İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Cazibe İstasyonu”: Bakın Ben Buradayım!

Cazibe İstasyonu Ahmet Büke’nin 2012 yılında yayınladığı öykü kitabı. “Cezb eden, çeken, çekici” anlamlarındaki cazibe kelimesinin bir istasyon adı olarak seçimi ve kitaba adını vermesi tabi ki tesadüfi değil. Çünkü dikkatimizi çekmek istediği çok önemli bir konu var. İroni, imge, metafor unsurlarıyla örülü Cazibe İstasyonu kitabı iki bölümden oluşuyor. “Taşın Dediği” adlı birinci bölümde on farklı hikâye yer alırken ikinci bölüm “Tuhaf Su” altı bölümden oluşan tek bir hikâye. Kitap ismini ikinci bölümdeki hikâyede geçen istasyondan alıyor.

Her hikâyenin kendine özgü ve yeni özellikler taşıdığı kitap hikâye yazımı için bir ders niteliğinde. Şiir dilinin derinliğini imgeselliğini, hikâye türünün sarsıcılığını ve romanın yoğunluğunu taşıyan hikâyelerden birini okuyup bitirince diğerine geçemiyor insan, hikâyenin etkisinden çıkamıyor. Hikâye, bir roman doluluğu ve yoğunluğuyla etkisini sürdürüyor bir süre daha okuyucuda. 

Kitabın ithaf ve sonsöz bölümleri;  yazarımız, anlatmak istedikleri, hikâyeciliğiyle ilgili önemli ipuçları veriyor. Hikâyeler,  insanı içinde yaşadığı doğayla birlikte gelenekseli de taşıyan modern bir anlayışla ve ustalıkla anlatabilmenin heykeli gibi duruyor karşımızda. 

İtaf: İş cinayetlerinde kaybettiklerimize

Sonsöz: Bu sayfaların tümünü Karapınar’da bir iğde ağacının altında, kumların arasında duran deri çantanın içinde buldum. Ümitsizlikten ağlamak üzereydim. Bir damla su içmeyi bile düşünemiyordum. Bölüm numaraları hariç hiçbir şeye dokunmadım sevgili rüyam.

Anne, kadın, devlet, asker, ordu, kayıp, cezaevi, işçiler, yoksulluk, kimsesizlik, şizofreni, intihar,  çevre, çöl, susuzluk, tabiat kavramları hikâyelerin temel unsurları. Mitolojik unsurlar, inanışlar, modern dünya ve insanı bekleyen gelecek hikâyelerde bir araya geliyor.

Her hikâyenin kendine özgü kurgu ve anlatım özellikleri taşıması, yeni farklı teknikler kullanılarak yazılmış olması dikkat ve özenli bir okuma gerektiriyor. Okuyucunun karakteri zihninde oluşturması, söylenmeyen ayrıntıları tamamlama çabası, ben anlatımıyla birlikte onu etkin ve yaratıcı bir okuma faaliyetine sokuyor. 

Ahmet Büke hikâyelerin giriş ve sonuç gibi yapı özelliklerini de değiştirmiş, yıkmıştır diyebiliriz. Zaman, olaylar alışılmış bir düzenle kronolojiyle işlemiyor.  Durum anlatan hikâyeler,  yaşanmışlıkları olayları da kapalı, hatta sezdirerek anlatıveriyor. Olayın başından başlamayan hikâye olayın sonunu da getirmeden bitiveriyor ve gerisi okuyucuya kalıyor. İşte hikâyelerin yoğunluğu da bu özelliklerden geliyor. Kısa cümleler, akıcı, süssüz, gerçekçi ve net ifadeler,  olay ya da durumla ilgili çok az şey söylerken merak duygusunu hep canlı tutuyor.

Hikâyeleri okurken hep soru işaretleri ve bunlara cevap arayışı oluşuyor insanda. Okuyucunun kendi kendine sorduğu ve cevap aradığı -kumrular neden dehşet içindeydiler, uçağın düşme nedeni neydi, bunu görenler neden hiçbir şey yapmadı ve çok olağan bir durum gibi hayatlarına devam etti gibi- sorular merak duygusunu canlı tutarken kurgunun şaşırtıcı unsurlarını vermek istediği duyguyu, yazarın anlatmak istediklerini de buldurmaya çalışıyor. Kısa cümleler ve imgesel anlatım hikâyelere yoğunluk, birden bire ve sarsıcılık özelliği kazandırıyor. 

Üst kurmaca tekniği olarak da gördüğümüz soru sorma tekniğini, kitabın adını aldığı ikinci bölümde karakterin diliyle söyler Ahmet Büke:

Bütün kavramları buraya yazmaya karar verdim. Tek tek. Ama bunu sorular ve yanıtlar halinde yapacağım. Yeni bir tarz deniyorum. Yalnızlık ve yaratıcılık çalışmaları konusunda büyük bir çığır açabileceğimi düşünüyorum. İşte başlıyorum!

Hikâyelerin ilk cümleleri de çok etkileyici. Bir cümle büyük bir kurgu yapısını tasvir kullanmadan her okurun kendi zihin geçmişiyle canlandırıveriyor. Son cümlelerde de bu etkileyici özellik görülüyor. Soru sorarak “Esker mi büyük, Allah mı?” sözüyle biten Herkes Ana Kuzusu, “Siz gördünüz mü ertesi güneşi?” cümlesiyle biten Ramazan ve Jeoloji, hikâyenin son cümlesi hikâyenin adını oluşturan “Gelen Evrak: 28.02.2012. TEM: 1245/89”, anlatılmak istenileni susarak veren Bayrak İnmez Devlet Bitmez hikâyesi:  “Avuçlarım terledi ama sustum.”, dilin yapı unsurlarını kullanarak yeni bir anlam oluşturan “İyi oldu-M.”, “Ki.Litler”M Tipi Kapalı hikâyesi örnek olarak verilebilir. 

Ölüm, yaşamda kalma mücadelesi,  kimsesizlik, çaresizlik, yalnızlık gibi temaların ele alındığı hikâyelerde yaşanan olumsuzluklara rağmen hep umutlu bir bakış açısı var. Acıyı yaşarken de gücü ve zaferi hissettiren bir umut.

Ey burada kavramlarla boğuşan mühendis! Bil ki, çektiğin acının bir ânı bile boşuna değil.”

“Avuçları gökyüzüne bakan benim, senin, bizim ağaçlarımız. Onlar öyle mahzun, kimi zaman fısıltıyla ama hiç umudu kesmeden beklerken…” 

Hikâyeleri kurgu ve anlatım yönünden değerlendirdiğimizde de farklı özellikler taşıdıklarını görüyoruz. Gerçekçi ama anlatılanlar aynı zamanda akıl ilkelerini zorlayıcı, sindirilmesi zor olayların hem gerçek hem gerçeküstü unsurlar taşıdığı, geleneksel anlayışlarla modern yapının bir arada olduğu hikâyeler. Bayrak İnmez Devlet Bitmez hikâyesi fantastik ögeler taşırken, son hikâye bilimkurgu özellikleriyle kurgulanmış. Diğer hikâyelerde sayfayı ikiye, dörde bölerek kurguyu oluşturması, açıklama dipnotu kurgu unsuruna dönüştürmesi, ilk hikâyede beş karakterin bağımsız gibi görünen hikâyesinin birleşmesi ve bir metafora dönüşmesi eserin sanatsal yönünün gücünü gösteriyor. Metaforlarla anlatım: imgeler, çağrışımlar, kapalı dil şiirsel ifadeler. Yeni dil kurma kelime türetme, kelimeler yapısında türetme oyunları ve sapmalar da bu başarıyı arttırıyor. Hikâyelerdeki şiirselliği arttıran imge ve metaforlara dikkat çekmek isterim.

İlk hikâyede ince yağmur- gözyaşı- bulut metaforu.

Dört hikâyede yer alan kırmızı karınca imgesi.

Kutu: İç konuşma tekniğiyle karakterin savunma mekanizması konuşur,  geçmişin karakutusu gibi olanları, gizli kalanları anlatır.

Çukur: İçinden çıkılmayacak kadar derinlik çukur kuleleri.

“Çukur kuleleri tersine çevirip en derin kuleleri toprağa batırıp çukur yapmışlar.

Ardımız mezarlık: ata yurdu.

Şiirsel özellik katan diğer anlatım unsuru da duyu aktarımı, birkaç örnek verirsek:

Zaman denilen bir koku.

Eski bir tarhana çorbası kıvamını aldı hayat.”

Hikâyelerin kurgusunda tekrar eden sözler, kavramlar leitmotiv özelliğiyle karşımıza sıkça çıkıyor. İlk hikâye Buluttan Buluta’da ağlama- bulut – ince yağmur leitmotiviyle olay bağlantıları verilmeden davranışların nedensiz ve bağlantısız gibi görünmesine karşın merak duygusuyla ve tabiatın diliyle alt metinde verilen nedensellik, bütünlük, duygu birliği sezdirilmiş. Yazar, anlatmak açıklamak yerine hissettiriyor.

Dünyayı içine alacak. Derin nefesler verecek.

Kedi kadına yeniden baktı. Sonra bulutlara baktı.

Hikâyelerde tabiatın dili var. Herkes Ana Kuzusu hikâyesinin Taşın kendi dilinden dediğiydi giriş bölümünde taş konuşur. Tufan ve yaradılış motiflerine göndermeyle hikâye başlar.

“Yerimde ağırım. Çok oldu kalkamadım. Çok oldu bile diyemem. O zaman ‘zaman’ yoktu daha. Zamanın zıddı vardı. Bir çukur gelsin aklınıza. Çok derin…”  

Ses, sözcük, cümle tekrarlarıyla ritim ve ahenk özellikleri şiirsellik katıyor hikâyelere. Sözcük seçimleriyle yapılan çağrışımlar imgesel bir anlatım sağlıyor. Sade, süssüz bir dil ancak imgelemi yoğun, kapalı bir anlatım.

“Komşular nem koydu dudağıma: iki nokta su, iki serin çocuk, iki damla çeşme suyu. 

Gözümdeki kar çözülüyor iyice.

Daldaki yaprağım. Kar var üstelik hala bende. Düştüm, düşeceğim.

Ağır Zamanlar hikâyesinde tekrar eden “hız” leitmotivi: “Trenler hızlıdır.

Martılar hızlıdır.

Hayat insandan hızlıdır.

Limon zeytinden hızlıdır. (İlk o biter)

Geleneksel anlatım unsurlarının modern tekniklerle birleşimini görüyoruz demiştik. Herkes Ana Kuzusu hikâyesinde misafirin kendi dilinden dediği bölüm Dede Korkut hikâye geleneği dil özelliklerini taşır. Dedim-dedi söyleyişi gelenekselin modern hikâyede yerini almasıdır. 

Ben dedim dereye bizi Pir Hesen’e götür. O dedi tamam. Ama benden bir taş al, ne olur ne olmaz. Belki göremem bir daha sizden birini.

Dedim bu kar benden mi düşüyor? Dedi, ben kar değilim, ben sütüm.

Saçım dedi ki, ben beyaza gidiyorum torunların var senin.

Ekmeği, peyniri ağızda çiğneyip vermek (yaşamda kalama çabası)”

Gelen Evrak hikâyesinde yolcuların derviş özelliği taşıdığını görüyoruz. Hiç acıkmıyorlar, su içmiyorlar, uyuyorlar. Onların bir amacı yok ama ana karakter ne aradığını biliyor.

Kurgu unsuru olarak zaman oynamaları, sondan başlayıp öncesine dönen bir zaman kullanımı olan hikâyeler görüyoruz. İlk hikâyenin ilk cümlesi, başlangıç cümlesi şu şekildedir:

Sonra bunlar oldu.

Hikâyelerde mekân unsuru olarak gördüklerimiz: çöl, göl, kasaba, ilçe,  yurt, cezaevi, istasyon, metro,   dağ, tarlalar, bahçe, ağaçlar, (Dut, Nar, İğde, Asma). İsmiyle geçen yerler Gördes, Karapınar, İzmir, Akhisar, Kıbrıs.

Yapı ve anlatım unsurlarıyla incelediğimiz hikâyeleriyle Ahmet Büke insanın acısını, gerçeğini, görmek istemediklerini gösterir, sezdirir, hissettirir, “işte ben buradayım!” dedirtir onlara. Şu sınırlı yaşamımız ve varoluşumuz içinde farkındalığımızı arttıran bu hikâyelerle karşılaşmaktan dolayı mutlu olduğumu belirtmek isterim. Gerisi siz okuyucular ve metin arasında oluşacak derinliğe kalıyor. 

Yorumlar kapatıldı.