İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Çağdaş Norveç Edebiyatından Muazzam Bir Eser: Miras

Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum.
Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep.
Ve inançlı gitmenin bir şeyi değiştirmediğine..
.”

Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve yine de döneyim döneyim istedim.” (Birhan Keskin)

Norveç edebiyatının yükselişinin dikkat çektiği son yıllarda bizleri çağdaş Norveç edebiyatının özgün ve önemli isimlerinden Vigdis Hjort, Miras adlı eseri ile karşılıyor. Konusuyla, kurgusuyla, hissettirdikleriyle baştan sona kadar okuru ajite etmeden sarsan, çarpan, yakan bir etkiye sahip bu eser, babalarının ölümü ile aile mülkü iki kulübenin kardeşler arasında bölünmesini merkeze alarak bir aile sırrının ortaya çıkışını ve bir çocukluk travmasının çözülüş sürecini işliyor.

İnsan en büyük yarasını ailesinden almışsa evine tekrar dönebilir mi? Yazar bizi bağımlılık -kopuş-hesaplaşma üçgeninde bir yolculuğa çıkarıyor bu anlamda.

İlişkiden kurtulmak, ağlayıp sızlanmalardan, suçlamalardan, tehditlerden kurtulmak, özürler bulmaktan, durmaksızın kendini savunmaktan ve dinlenmediğin halde kendini anlatmaktan kurtulmak, kopmak mümkündü. (…) Sadece karar vermem lazımdı. (…) Yıkma, kırk yılı aşkın süredir içimde güçlü bir biçimde yaşayan hayal kırıklığı dolu, tehditkâr, suçlayıcı seslerini kısma ve yok etme eyleminde başarılı olmuştum…

Okur, meselenin özüne aşama aşama vakıf olurken bir travmanın su yüzüne çıkışını seyrediyor. Olayın tarafları susmayı veya görmezden gelmeyi yeğliyorlar. Mağdurun da bastırarak, yaşamını hatalarla inşa etmesine neden olan ve ilerleyen yaşı ile tırmanan bu çıkmaz, mirasın bölüştürülmesi olayıyla patlak veriyor. İçeriye doğru büyüyen sesler muhataplara yöneliyor, baraj kapakları patlıyor. 

Mesele annemin bir şey yapmamış olmasıydı. Mesele annemin görmemiş olmasıydı. (…) Annemin görmek istemediği ya da görmeye cesaret edemediği her şeydi beni kederlendiren, kaderime ve kederime yol açan şeyi görmemesi, bu, beni korumayı başaramadığı için ondan nefret etmeme sebep oldu.

Zavallı babam, gençken geri döndüremeyeceği, aptalca şeyler yapmıştı. Bununla nasıl yaşayabileceğini, bunu nasıl kaldırabileceğini bilemiyordu. Unutmaya, zihninde bastırmaya çalıştı… Ancak bastırılan, unutulan şey gün gelir unutulanlar, bastırılanlar arasından sıyrılıp çıkar, o zaman ne olacak?

Eserde çözülmenin,  bilinç akışı tekniğiyle psikanalitik yaklaşımın Freud ve Jungcı temelleri üzerine oturtulması, mağdurun parçalanmış benliğini ifade etmesinde son derece etkili oluyor. Yazar, bunu yaparken kendi duygularını, süreç boyunca nasıl hissettiğini çok iyi ifade ediyor. Hatta zaman zaman kendini aile fertlerinin yerine koyarak onların duygu dünyasını, nasıl hissetmiş olabileceklerini de veriyor bize. Yazar otorite figürü eril gücün diğer aile bireyleri üzerindeki gizli ve güçlü tahakkümüne de dikkat çekiyor. Ne yaparsa yapsın babanın takdirini kazanamayan, sürekli kendini bu yolda ispata adayan erkek kardeşin baba tarafından gölgelenmesi, sessizliğinin ödüllendirildiği ve bir mülk gibi algılanan intihara meyilli annenin çıkmazları incelikle işleniyor.

Babamızın bizi görmesini isteriz, dedi… Bir oğlan çocuğu için en önemli şeydir bu babası tarafından görülmek.

Annem babamın mülküydü. Babam bu güzel mülküyle gurur duyarken annem kaygılar içerisinde parıldardı. Annem saf ve tecrübesiz olduğundan masumdu. Pek çok erkek tecrübesiz, saf, içten, kolayca secde edebilecek çocuklukta, hayran, özverili, hevesli, bağımlı, ironi ile işi olmayan, gizlisi saklısı bulunmayan kadınlara bayılır. Annem tecrübesizdi, çocuksuydu, çocuk olmayı tercih etmişti. Annem o zamanlar tam da erkeklerin istediği türde bir kadındı. Tarla kuşu devrinde tarla kuşunun âlâsı…”

Yazar, ailesi ile geldiği bu uçurumun kenarında onlarla yüzleşirken her defasında inkarın yol açtığı öfkenin ağlarına takılarak öğrenilmiş çaresizlik haliyle çarptığı duvarından geri dönüyor. Peki, neden bu hiçbir şey olmamışlığın ardında yatan öfkeler, görmezden gelmeler ama için için büyüyen korkular?

Yazar, bunu 1973’ te Marina Abramoviç’in gerçekleştirdiği altı saat süren ve insan vahşetini gözler önüne seren acı verici bir performansın videosu ile çok güzel somutluyor bize. Bu performansta tepkisiz kalan bir insana karşı şiddetin dozunu giderek artıran bir grup insanın sanatçının hareket etmesi üzerine verdiği tepki ile örtüştürüyor durumunu.  Kendisi hareket ettikten sonra korku ve tiksinti içerisinde gerileyen insanlar karşısında Abromoviç’in dudaklarından şunlar dökülüyor: “Bana yaptıklarından dolayı bana tahammülleri yoktu.”

Eserin kahramanı uysal, uslu, itaatkâr mağdur;  farkına vardığında, tepki koyduğunda kara koyun muamelesi görüyor, görmezden geliniyor. Çünkü o artık diğerlerinin zayıflıklarının, eksikliklerinin, günahlarının bir hatırlatıcısıdır. Yine bilinen en iyi yöntemle sadece kaş altından izlenerek yok sayılabilir, yükselen başı bir öfkeyle, inkârla, retle bastırılabilirdi fakat çok azın bildiği veya geç fark ettiği şudur ki: Artık taşın kendisi olan Sisifos’u taş yuvarlamakla korkutamazdı Zeus. Bu haliyle o artık Zeus’un korktuğu bir varlıktır. 

Hayatta herkesin ailesinden farklı şekillerde aldığı miras, roman kahramanımız Bergljot’a yaşam boyu içinde taşıyacağı bir yara olarak düşmüştür. Bu eserde roman kahramanımız ile bilinç kazı çalışması yaparken Norveç’in gri soğuğuna, biteviye karına, orman yürüyüşlerine, Kuzeylilerin biraz mesafeli ama nezaketli ilişkilerine de tanık oluyoruz. Ödüllü kitaplar listesinde yerini alan Miras‘ı bu kadar güzel kılan bir etmen de kuşkusuz çevirinin güzelliği. Dilek Başak’ın çevirdiği eser Siren Yayınları tarafından çıkmaktadır. Çağdaş Norveç edebiyatına bakmak isteyenler ve harika bir eser okumak isteyenler için tavsiye olunur. 

Yorumlar kapatıldı.