İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Borç ve Gam

Şu borç batağından kurtulduğum tek bir gün göremedim. Yetişkin olduğum, kendi paramı kazanıp kendi paramı yitirmeye başladığım ilk andan beri sürekli borç içinde yüzer dururum. Kapattığım borçlarıma aldanmayın sakın! Çok çalışıp çok kazandığımı göstermez bu. Ne olsa, bunlar da başka borçlar alınarak kapatılmıştır. 

Eşten dosttan borç almak pek bana göre değildir. Kimseyle yüz göz olmak, kimsenin tepkisini çekmek istemem. Bir tanıdığınızdan borç aldığınızda ve üstüne bir de bunu ödeyemeyecek duruma geldiğinizde yalnızca alacağın tahsili yapılmaz, bunun yanında bir de hor gören, dışlayan bir tavır da sizlere fatura olarak kesilir. Bankalar öyle mi? Ne hoştur onlar! İkiyüzlü değillerdir hiç değilse. Bizlere yapacaklarını önceden bildirir, düş kırıklığına uğratmazlar. Ödeyemezseniz alacak tahsil edilmeye çalışılır, borcunuz arttırılır, en kötüsü evinizdeki eşyalar gasp edilir. Yalnız, gasp dediğime bakmayın! Önceden gerçekleşebileceği bildirilmiş bir tür gasptır bu. Gasptan bile sayılmaz belki! 

Nasılsa bana borç verecek pek keriz bir banka buldum. Düşünmedim, aldım. Yapacak başka iş var mı? Yıllar önce evlendirdiler beni. Koynuma bir kadın koydular. “Çalışacak, çabalayacaksın!” dediler. “İlk işin bu kadından bir çocuk yapmak. Birkaç tane olsa fena olmaz. Alem görsün şanını! Yalnız, kadın çalışamaz, çalışmayacak! Bir sen çalışacaksın! Enayisin ya, bir sen çalışacaksın!” Ne söylediler bilemem ancak sözleri kulağıma tam olarak böyle ulaştı. Belki de gerçeklik süzgecinden geçirdim bu sözleri. 

Eşime acıyorum. Ne hoş ne talihsiz bir kadındır bu! İnsan denen varlık da böyle ikiyüzlü düşünceler taşır işte! Hoş, güzel bir varlık gördüğümüzde içimizdeki acıma duygusu daha bir diri oluyor. Oysa kime yaraşır acı çekmek? Ne diyordum? Eşim… Acırım bu zavallı kadına. Ben de en az onun kadar zavallı durumdayım çünkü. Onu bir hizmetçiye dönüştüren ailelerimiz, beni de bir ırgata dönüştürdü. Bir gün şöyle söylemiştim. “İkimiz de çalışsaydık, ne iyi olurdu!” Gülmüştü. Bunu gülünç bulmuştu. Ailesi ona öyle bir aşılamıştı ki aşağılık öğretilerini, özgürlük ona yalnızca gülünüp geçilecek bir uzak düş olarak görünüyordu. Bu düşü kurmayı, hatta bunu hoş bulmayı bile uygunsuz buluyordu. Ne acımıştım ona o akşam! 

Üzerime yığılmış borç yükünü de bilir eşim. Sesini çıkarmaz. Öyle günler gelir, beklerim bunu. Artık dayanma gücü kalmasın, ses etsin, başkaldırsın diye beklerim. O ise her zor, sıkışık durumda takılarından birini sıkıştırır avucuma. Bağlılık duygusu kimi kez böyledir, kör bir şeytandır yalnızca! Kişiyi bulunduğu batağın daha da dibine çekmekten başka görevi yoktur onun. Eşim bu denli bağlılık duymasaydı eğer, içinde bulunduğu durumun vahametini sorgulayacak olsaydı; o vakit apayrı, tertemiz bir geleceğe açabilirdi gözlerini. O ise benimle birlikte bu çöplükte yok olmayı çoktan göze almış durumda. 

İşte! Eşim sonunda kulağından küpesini de çıkardı. Kuyumcuya gittim. Bir süre için bu adamın kuşkulu bakışlarına katlanmak durumunda kaldım. Giysilerinizde görünür olan en ufak bir defo, bir kirlilik on yıl yatmış bir adamın sabıka kaydına bedel olabilir. Üzerimdekilerle ben de böylesi bir durumun içindeydim. Sonrasında bu kuşkulu bakışlar küpenin para eder görünmesiyle son bulmuş, ben de yaşamımı kim bilir kaçıncı kez kurtaran ve bir daha kurtarabileceği de belirsiz olan bu kuyumcu dükkanlarının arasından hızla çıkmıştım. 

Derhâl bankaya bağlı bir ATM cihazı bulup borcumun minimum tutarını ödedim. Böylelikle bir ay sürecek bir iç rahatlığını da kendime armağan etmiş oldum. Ancak bir ay sonra eğer bir mucize olmaz, örneğin bir sermayedar tüm varlığını tepemizden yağdırmayı aklından geçirmez ise yine aynı sıkıntıları çekecek, duruma göre bu kez yaşamımın ziyan olup gittiğine bile tanıklık edebilecektim. Bunu istemiyordum. Ne çocuklar hazırdı bunun için ne de eşim. Borç harç, ne olsa, bir biçimde geçinmeliydi bu ev. Çocuklarımdan herhangi birinin gelecekte saygıdeğer bir işi olana dek döndürmeliydim bu çarkı. 

Böyle düşüncelerle, öğlen güneşinin yüzüme kezzap gibi düştüğü bir anda telefonumun çalmakta olduğunu işittim. Arayan iş arkadaşlarımdan biriydi. Beni yanına çağırıyor, günlük bir iş bulduğundan söz ediyordu. O da bir arkadaşının evindeydi. Duvarları kir içinde ve dökük, içi de oldukça soğuk, sarı, özensiz bir apartmanın önündeydim sözünü ettiği yere vardığımda. Konuşmanın sonunda ise giriş katında, inince hemen sağda bulunan daireye gelmem gerektiğinden söz etmişti. Ancak nasılsa apartmana girdiğimde bunu unutmuş, bu yüzden de kararsız kalmıştım. Sol mu demişti? Yoksa sağ mı? Hangisiydi yahu? Bir türlü gelmiyordu aklıma. Yeniden aramak da öyle gülünç kaçacaktı ki! Hangi daire olduğunu sorduğumda akılsızlığıma, unutkanlığıma gülüp geçecekler, belki de ardımdan türlü sözler edeceklerdi. Bir süre daha kaldım apartmanın içinde. Öylece, hareketsiz. “En iyisi, arayıp geldiğimi söylemek. Böylelikle üstü kapalı sormuş olurum daireyi.” diye geçirdim içimden. Ancak bu da beni gülünç olmaktan kurtaramazdı. Sonuçta bu sözlerde de aptalca bir yan bulunuyordu. Geldiysen kapıyı çalsana be adam! Öyle değil mi? Sonra seslenmeyi geçirdim içimden. Bu kez de budalalığımın tüm apartmanda konuşulacağından korktum. Sağ mı? Sol mu? Her zaman sol! Doğruca yürüdüm soldaki dairenin önüne. 

Öncelikle, kapı açık duruyordu. Doğrusu, yarı açık sayılırdı. Yavaşça itmek yeterli olacaktı. Ne olur ne olmaz, deyip kapıyı çaldım. “Geldin mi?” dedi biri. Boğuk geliyordu bu ses. Tonu pek anlaşılmıyordu ancak ne dediği oldukça açıktı. Beni bekliyordu işte arkadaşım! Doğruca girdim içeri. Kapıyı kapattım. Uzun, dar bir koridordan geçtim. Sonra salon denebilirse, bir salon çıktı karşıma. Kanepede genç bir adam oturmaktaydı. Beni görünce düş kırıklığına uğrar gibi yüzünü ekşitti. Öyle ki, benden tiksindiğini düşündürdü bu. Beni pek tatlı olacağını düşündüğü bir lokma gibi boğazına atmış, ardından aldığı kötü tattan ötürü gerisin geri kusmuş gibiydi. Yüzü epey güzeldi bu genç adamın. Tertemiz, tıraşlıydı. Esmer, uzun saçlı, kahverengi gözlüydü. Orta boylardaydı. Elinde bir tabanca vardı. Bunu, bir tabanca gibi değil de bir çiçek tutuyor gibi durgun, kendinden geçmiş bir tavırla tutuyordu. Tabancanın namlusunu dizine dayamış, koltuğa iyice yayılmış, beni hâlâ tiksintiyle süzüyordu. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Siren sesleri dilimin çözülmesini sağladı. 

II 

Öncelikle bu manzara karşısında şaşkınlığa kapıldığımı söylemeliyim. Bunu söylemeye de gerek var mıydı, bilmiyorum. Ne olsa, her insan şaşırıp kalır böylesi bir durumun ortasında. Geri dönemezdim. Dönmek, üç beş kuruş kazandıracak gündelik bir iş için duruşuma çeki düzen vermeye çalışarak, rica minnet beklemek pek güç gelecekti bu saatten sonra. Bir itirafta bulunmak gerekirse, bu genç adamın olası intiharı olmasa bile zor gelecekti böylesi. Ancak o zaman dişlerimi sıkmamak için hiçbir nedenim olmayacaktı. 

Siren sesleri giderek yaklaşmış, rahatsız edici bir şiddete kavuşmuştu. Genç adam yerinden kalktı. Beni unutmuş gibiydi. Pencereye yöneldi. Perdeyi hafifçe araladı. Polisleri, hele bir de bulunduğumuz apartmana geldiklerini görünce pek bir sinirlendi. 

“Beni bunların kurtarmasını bekliyor. Oysa kendi gelmeliydi.” 

Düş kırıklığı içinde yeniden yerine oturdu. Bir dostu, kardeşiymişim gibi baktı yüzüme. Acı içinde bakıyordu. Az önce bilincine vardığı gerçeğin doğruluğunu bir de yüzüme bakarak anlamak, bunu bana onaylatmak istiyor gibiydi. Beklentisinin dışına çıkacağımı, az önce düşündüğünün tümüyle bir yanılgı olduğunu söyleyeceğimi umut ettiğini de yine bu yüzden, bu gözlerden anlamak oldukça kolaydı. 

“Sen kimsin? Neden geldin buraya? Beni yolumdan çeviremeyeceksiniz!” 

Sonra kalktı, pencereyi açtı. Başına silahı dayayıp polisleri güçlükle durdurdu. Apartmana girecek olurlarsa kendisini öldüreceğini söyledi. Biraz önce, gerçekleştirmek için can attığını görebildiğim ölümünü artık bir koz olarak kullanıyordu. Hem de ölebilmek için. 

“Endişelenmene gerek yok. Ben güçsüz, zayıf bir adamım. Görüyorsun. Seni yolundan çeviremem. Hem dışarıdakiler gibi ne tabancam bulunur ne de seni yere yığacak bir kurşunum. Lütfen otur şöyle! Bakalım sözcüklerin gücü var mı?” 

Düş kırıklığı sürüyor, içindeki yatışmaz merak da yavaş yavaş kendisini gösteriyordu. Bir pencereye bir bana bakıyor, neyi seçmesi gerektiğini bulmaya çalışıyor görünüyordu. Son kez kendisine kayda değer birtakım sözler edilecek olması umudu, onu şimdilik ayakta tutuyordu ancak bu umut, ölümün insanı büsbütün anlaşılır kılan o güçlü kolları karşısında yeterli direnci gösteremeyecek olursa, kararının kesin olduğu da açıkça ortadaydı. 

“İyi o hâlde, otur şöyle! Bakalım neler zırvalayacaksın tıpkı ötekiler gibi? Bir de şu pencereyi aç! Dışarıdakileri uyar, içeri girerlerse her şey biter. Bunu söyle onlara!” 

Dediğini yaptım. Pencereyi açtım. Tüm sokak toplanmıştı. Kalabalık gitgide büyüyor, polisler de ne yapılması gerektiğini kestirmeye çalışıyorlardı. İki polis memuru vardı yalnızca. 

“İçeriye girmemenizi istiyorum. Kendisiyle konuşacağım. Yalnız, ne olur içeri girmeye kalkışmayın!” 

Sorumluluğu üzerime almıştım. Bir aralık iş arkadaşımı da gördüm kalabalığın içinde. “Başına iş aldın sersem herif!” der gibi baktı yüzüme. Geçtim, koltuğuna çoktan kurulmuş, ölmeyi kafasına koymuş bu gencin karşısına oturdum. Sözü önce adından, kim olduğundan açmak gerek diye düşündüm. 

“Adın nedir?” 

“Ferhan.” 

“Benim adım da Taylan. Dışarıdakilerin yerine kimi bekliyordun?” 

“Seni ilgilendirir mi bu? Doğru ya, beni yolumdan çevireceksin. İlgilendirmez olur mu? Sevdiğim kadın. Onu da beklemiyordum aslında.” 

“Yalnızca biraz acı çekmesini istedin, hepsi bu. Değil mi? Ne bencilce bir düşünce!” 

“Yalnızca onun değil, hepsinin acı çekmesini istedim. Benim gibi birinin artık yapabileceği en büyük iş bu: Ölmek. Bir ölmek paklar beni! Sözlerimin, düşüncelerimin -daha da ileri gidiyorum- varlığımın bir öneme kavuşması için gerekli bu. Sana ne dememi istersin? Şöyle bayağı, hiçbir işe yaramayacak bir söz etmem yeterli olur sanıyorum. Tek can alan veba. Ne diyecekler bunun karşılığında? Ne boş bir söz bu böyle! Söyleyenin bir budala olduğu kesin. Ancak ölümün büyüsü de burada işte! Bu söz öyle bir anlam kazanacak ki, herkes şaşacak buna. Tek ölüm, salgın, yalnızlık… Bir yığın sözcük havada uçuşacak. Acıyacaklar bana. Yaşamım boyunca ilk kez birileri başımı okşamak isteyecek. Bunu yapamayacakları için bunun yerine beni yere göğe sığdıramamakla yetinecekler. Ne hoş! Aman ne hoş!” 

“Böylesinin bir değeri var mı peki? Biri başını okşamak isteyecekse eğer, böyle bir baş olmalı ortada. Uçup gitmesi neye yarar? Dur! Karşı çıkmaya çalışma! Konuşması gerekli olan benim. Bu durumda ölecek olan ben değilim çünkü. Sensin. Senin düşüncelerinin değiştirilmesi gerekli. Susmalısın. Yoksa sözcüklerimin içi boşalır, hiçbir işe yaramayacak olurlar. 

Onu öldürecek olsaydın, ona bundan daha büyük bir kötülük etmemiş olurdun. Birini öldürmek ya da onu, pek erken bir ölümün baş nedeni olarak göstermek. İkisi de bir. Bunu yapmaman gerekirdi. Ben, kendiliğinden ölmüş, daha doğrusu bir hastalık sonucu ölmüş bir arkadaşımın ölümünde bile kendime ait bir pay aradım yıllar boyunca. Kendimi suçlu sayıp saymamak konusunda gidip geldim bir süre. Bir aralık, neredeyse aralarında bir koca yıl bulunan iki olayı birbirine bir biçimde bağlayıp bu arkadaşımın ölümünden kendimi suçlu çıkardığım bile oldu. Böyleyken, hiçbir suçu bulunmayan bile olağan bir ölümü kendine ait bir cinayet sayacak kadar çıldırıyorken üzüntüden; bir kimseye, hele ki sevdiğini söylediğin bir kadına canına kıymanın sorumlusu olduğunu haykıramaz, onu böylece suçlayarak çekip gidemezsin. Buna hakkın yok! Öldüreceksen bile kendini, onun suçsuz olduğunu kanıtlayacak bir not bırakıp yap bunu! Hiçbir yargıç yargılamaz onu bu yüzden ama benim dilediğim, vicdan denen yargıçtan kurtarmandır onu. Çünkü hiç mi hiç hak etmiyor böylece yargılanmayı. 

Önemsenmek istediğini yadsıyor değilsin. Bunu değerli buluyorum. Ben de yalan söyleyemem bu konuda. Dinlediğim şarkıların sözlerinin, ölmeden önce söylediğim son sözler olduğunu düşlüyorum. Böylece daha çok duygulanıyor, ağlayacak oluyorum. Eşimi pek severim. Yanımdadır. Kalacak gibi de duruyor yaşamı boyunca. Yine de nereden geldiği belirsiz bir uzaklık var aramızda. Bugüne dek benimle bir tek gün, yalnızca bir gün bile olsun arzu ile seviştiğini sanmıyorum. -Gülme öyle! Ölü bir adamsın diye açık konuşuyorum.- Tek düşüncesi çocuk yapabilmekti onun. Çocuk yapmak için yeni bir yöntem bulunacak olsa, örneğin günün on saati taş taşımakla anne-baba olunsa, eşim bunu yüreğinin tüm gücüyle, seve seve yapar. Ne acınası bir yaşam, değil mi? Böyle bir uzaklık bizimki. Ben onun beni bir gün olsun anlamasını isterdim. Bir gün olsun gözünü açmasını isterdim. Aramızdaki yakınlığın başka türlü olabilmesini isterdim. Ne yazık ki bunların hiçbiri olmayacak. Artık çok geç. Ben kendimi anlatırım anlatmasına ama o asla değişmeyecek. Çocuk yapmak, kölelik etmek daha güzel görünecek gözüne! Diyeceksin ki, neden onun sana kölelik etmesine şans tanıyorsun? Bunu isteyen o, ben değilim. 

Bir İdam Mahkumunun Son Günü, ne hoş bir yapıt değil mi? Çocukken okumuştum. Hiç unutmam. Küçük kız babasıyla vedalaşıyordu ancak bunun ayrımında bile değildi. Ne acı! Eşimin karşısında, ona aramızda gerçek bir aşkın, ikimizi de yüceltecek dolu dolu bir aşkın filizlenmesi gerektiğini anlatmak istiyorum ancak bu durumda kendimi kızına veda bile edemeyen şu baba gibi hissediyorum. Sonunda pes ediyor, bir yabancı olarak bu kızcağızın belleğine yerleşmeyi kabul ediyor. Ben de pes ettim, eşimin belleğinde dilediği sıradan adam olmaktan başka çarem yok. Boşanmak mı? Bizim oralarda yasak bir düştür bu. 

Bunları neden anlatıyorum? Evet. Eşim duysun, işitsin isterim son sözlerimi. O sırada ölmüş olayım, beni geri getiremeyeceğini anlasın. Sonra girişsin şöyle amansız bir çabaya! Geri gelemeyecek, sözlerini açıklayamayacak olan bu ölü adamın yerine o sözleri açsın, irdelesin, yeni anlamlar yüklesin. Belki yürüyecek, sonunda varacaktır istediğim yere. Ama düşün! Öldükten sonra neye yarar? Bizim çocuklar zaten aç. İki üç parça kemikten de yoksun kalmasın çocukcağızlar.” 

“Kendini anlatman hiçbir işe yaramaz. Öyle ya, sen benden daha büyük acılar çekiyor olacaksın. Bunun üzerine ben utanacak, acılarımı ortaya sürmeye bile değmez olarak göreceğim. Böyle mi cayacağım canıma kıymaktan? Güldürme beni!” 

“Kuşkusuz, böyle olmayacak. Üzgünüm! Kaç senedir böyle bir konuşmaya özlem duyduğumu biliyor musun? İlk kez biri bu denli uzun süre dinledi beni. Hoşuma da gitmedi değil he!” 

“Dalga geçme! Tabanca var elimde.” 

Gülüyorduk bu anda. Ne o cayabilmişti düşüncesinden söylediklerimle ne de ben amacıma ulaşabilmiştim. Yeniden şansımı denemem gerekiyordu. 

“Toplumumuz pek ilginç. Gençleri pek beğenmiyorum. Ne yapıyor oldukları bile belli değil. Senin gibi. Biraz olsun sıkıntı duymayı başarmış bir kimse, bu sıkıntısını toplum yararına kullanmak yerine kötümserliğe, acemice bir kötümserliğe harcıyor. Kötümserlik fena değildir. Her şeyin yolunda olduğunu söyleyen bir aptaldan daha ileri gittiğini bile gösterir. Gülüyorsun. Hoşuna gitti bu. Evet, öyle. Ancak kimi gençlerimizin kötümserlikleri öyle içi boş, sığ bir durumda ki! Onulmaz yaralar edinmişler kendilerine. Üstelik hiçbiri gerçek değil. Tümü yapay bunların. Aşk acıları, bilmem neler! Hiçbirine inanmıyorum. 

Kuşkusuz, böyle bir acı var. Ancak gerçek olup olmadığını anlamak hiç de zor değil. Ben bunların gerçek olmadığını görüyorum. Yine de bak! Politik sorunları, toplumsal sorunları, felsefi sorunları kendilerine dert edinmiş olanlar da var. Böylesi hep birkaç adım öndedir. Aşk acısı çekenlere gelince, gerçekçi olanları da alalım bu yana! Bunların tümünü ele alalım. Bu sıkıntılarını kullanamadıklarında ne işe yarayacak bu sorunlar, bu düşünceler, bu içe kapanmalar? Bu toplumda sizden, sıkıntı duyabilmiş kimselerden bir şeyler bekleyen insanlar var. Beni unut! Ben ne olsa ziyan olacağım. Daha adil bir yurdun, daha adil bir dünyanın susuzluğundan ölecek olanlar var. Onları böylece bir başına bırakıp gitmeye hakkınız yok. Bunu anlamıyorsunuz. Açlıktan ölen çocuğun, fabrikada kolu kopan adamın, çocuğunun gözü önünde öldürülen bir kadının hesabını sormak gerek. Kim soracak? Ben mi? Sen sessiz kaldıktan, kendini öldürdükten sonra ne işe yarar benim kol gücüm, bu düzeni yıkmakta? Siz konuşun, susmayın diye çekiyorsunuz bunca sıkıntıyı. Gelin görün ki hiçbirinizin umurunda değil bunlar. Ölmek daha kolay, daha şanlı. Aman ne güzel! 

Burası senin inin. Burada oku, burada izle, burada düşün! Burada biriktir içindeki sıkıntıyı. Sonra dışarı çıkıp taşır bunu çevrene. Tutma içinde. Yaz, çiz, yönet, söyle! Ne olursa, yap bir şeyler! O insanlar zaten ölmek üzereler. Diri kalmak gibi bir umutları yok. Ayağa kalkmayı beklemiyorlar bile. Öldür kendini! Pek kolay olur bu. Kaçınılmaz olan olur. Ölümü zaten bekleyen o insanlar ne kadar acı çekebilirler ki, değil mi? Sen de kavuşursun şu pek beklediğin şanına!  

Şimdi dışarı çıkıyorum. Kendini öldürürsen, o insanların önünde beni yerin dibine geçirmekle başlarsın işe. Sonra sürer bu kötülük, önünü almak varken.” 

Çıktım. Bu denli uzun, bu denli oturaklı konuşabildiğime şaştım. İçimde büyük bir sıkıntı vardı çıkarken. Risk almıştım. Böyle yapmak yerine üzerine atlayıp alabilirdim de silahını! O vakit daha tez, daha kolay olurdu kurtarmak bu adamı. Kim bilir! Belki de aklının başına gelmesini istemiştim. 

Apartmanın önüne çıktım. Korkunç bir kalabalık beni izliyor, edeceğim tek bir sözü bekliyordu. Benimse kulağım ardımda, kumarımın sonucundaydı. Bir ses işittim. Ne yürek parçalayıcı bir sesti bu! 

“Yardım edin! Yardım edin bana!” 

Genç adam, çıldırmış gibi ağlıyordu. 

Varol Mengüverdi
Latest posts by Varol Mengüverdi (see all)

Yorumlar kapatıldı.