Yazar: 19:25 Öykü

Baran ile Ömer

Baran daha üç yaşındaydı, “kobra” dedikleri kamuflaj giydirilmiş üç araba toprak köy yolunu tozu dumana katıp meydanda durduklarında. Köylü elindeki işi gücü bırakıp meydana toplanmıştı yine. Arabalardan, arabayla aynı renk kıyafetleri olan adamlar inmişti. O günden hatırladığı tek şey bağırışlar, köylülerin sessiz bekleyişleri ve dedesinin yediği tokatla yere düştüğü andı.

Türkçe bilmiyordu dedesi. Bir soru sormuşlar, o da cevap vermişti, doğduğundan beri konuştuğu dilde. “Türkçe konuşacaksın,” diyen askeri anlamıştı fakat aynı dilde cevap veremiyordu işte, konuşamıyordu. Bir kez daha aynı soru, bir kez daha aynı cevap, aynı dilde. Bu kez bir şey çıkmadı askerin ağzından, hızla havaya kalkan eli dağ gibi gördüğü dedesini bir anda yere yıkmıştı. Baran’ın gözü, dedesinin gözlerine kilitlenmişti. Dedesinin yerden hafif hafif kalkan bakışları Baran’ın gözlerinde durdu. Zaman akmaya devam etti mi bilinmez, Baran öyle durdu o gün sessiz. O günden sonra hep sessiz.

Yıllar sessiz geçti. Altı yaşındaydı Baran. Okula başlayacaktı ama hâlâ tek kelime konuşmamıştı. Onlarca hastane ziyareti, doktor muayenesi… Hiçbiri netice vermedi, olmadı. Baran konuşmadı. “Çare tükendi,” dedi annesi, umutsuz sinesine çekti.

Ağustos’un sıcak günlerinden biriydi, her şeyiyle sıradan bir gündü. Herkes, herkes gibiydi. Köylülerin kimi tarlada, kimi ahırda, kimi bahçesinde… Kavrulurken güneşin alnında sıcağın farkında değillerdi ama karşıdaki tepeyi dolana dolana gelen toprak yoldaki askeri aracı fark ettiler. Çalar saatti sanki araç, bütün köylü elindeki işi bırakıp köy meydanına doğru konuşmadan yürümeye başladı. Köylü bilirdi askeri aracın ne demek olduğunu. En az üç araç gelirdi. Son sürat, sert bir duruş.

Köylü meydanda toplandığında tedirgindi yine, çekingen her zamanki gibi. Kavurucu sıcakta terleyen bedenlerinden ayrıymış gibi buz kesmişti yüzleri. Hepsi gözleriyle konuşuyordu sessizce ve hayret içinde, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Şaşkındı köylü ama farkındaydı bir farklı sakinliğin. Bu sefer bir tane araç vardı. Tek bir araç. Yavaş yavaş geldi köy meydanına. Araç öylece duruyordu. İçinde iki kişi, ikisi de araçtan inmiyordu.

Ömer Üsteğmen’in ilk doğu göreviydi. Âdet olduğu üzere karakola katıldığı gün baklava getirdi. Güneş karşı dağın ardına geçmek üzereydi. Tanışma faslından sonra hızlıca karakolu gezdi, sonra odasına çekildi. Yol yorgunluğu gözlerini uykuya karşı yeniverdi. Sabahın ilk ışıklarıyla kalktı, tıraş oldu. Bir yere yetişmek istercesine hızlıca geçiştirdi kahvaltıyı. İki bavulla gelmişti. Büyük olanı ağzına kadar oyuncakla dolu.

“Bir araç hazırlayın, şu bavulu da koyun içine. Hemen çıkalım. Sadece bir araç ve şoför olsun.”

İşte o araçtı köy meydanında sessizce duran. Araba gibi Ömer de sessizdi. Sessiz ve köylü gibi tedirgin. İlk köy ziyaretiydi. Hemen inmedi arabadan. Köylünün gözlerini gezdi önce. Yaşlılar, kadınlar, yorgunlukları gözlerinden okunan erkekler ve meraklı çocuklar. Köylü hâlâ şaşkın, hâla tedirgin; Ömer azıcık tedirgin, çokça heyecanlı, köylünün gözlerini geziyordu. Çocuk gözlerden birinde mola verdi Ömer.

Öyle çekingen ağırlandı ki; “Geldin ama hele bir deyiver neden geldin? Her ne için geldinse hoş gelmişsin,” derken o masum gözler, Ömer biraz rahatladı.

Bir misafir gülümsemesi vardı şimdi yüzünde, tedirginliğini buruşturup yere attı. Arka koltuktaki bavuldan bir bebek, bir de uzaktan kumandalı araba aldı eline. Arabadan inerken, gözlerini ev sahibi gözlerden hiç ayırmadı.

Artık, hayalini kurduğu, gözünde canlandırdığı gibi köydeydi. Köylünün bastığı toprağa basıyor, köylü ile aynı havayı soluyordu. Şapkasını arabada bırakmıştı, gölge düşmesin istedi gözüne ve tebessüm eden yüzüne. Gölge olmuştu çünkü yıllarca şapka, öne geçmişti yüzden, gözden, yürekten, vicdandan hep bir adım öteye. Şapkasız hoş bulacaktı, hoş geldin denilen yere. İnsandı önce, insan olan önde kalacak, şapka arkadan ona uyacaktı.

İki elinde iki oyuncak, iki adımda geçti arabanın önüne. Apaçık ortadaydı şimdi, köylüyle yüz yüze. Arada ne şapka ne araba. Köylü hâlâ tedirgin, Ömer hâlâ mütebessim.

Ağustos sıcağında, herkes donmuştu. Ömer, gözlerini hafifçe aşağıya indirdi, ev sahibi gözlerden izin almadan. Üzerinde rengi solmuş, mavi bir tişört vardı. İki küçük delik desen gibi duruyordu. Toz rengi olmuş pantolonunda tam dört yama saydı. Ayaklarda siyah lastik ayakkabı. Kıyafetlerin markası yokluktu.

Sonra hızla ev sahibi gözlere döndü Ömer. “Haydi çekinme,” diyen gözleri cevap beklemeye devam ediyordu. Omzunda duran annesinin ellerinden sıyrılıp yavaşça ilk adımı attı çocuk. Bir adım daha, bir adım daha atarken annesine döndü. Yeşil ışık yanmış gibi, hızlı adımlarla koştu. Durduğunda bir kol mesafesindeydi Ömer’e.

“Bi xêr hatî, çawa yî başi?” (Hoş geldin, nasılsın iyi misin?) dedi Ömer.

“Spas ez baş im.” (Teşekkür ederim, iyiyim.) dedi Baran, gözlerinin içi gülerek.

“Ev pêlîstok ya te ye. Wê bigire.” (Bu oyuncak senin için. Al bakalım.) Elindeki oyuncağı uzattı Ömer.

Baran, oyuncağı alırken diğer çocuklar da toplanmıştı Ömer’in yamacına. Şoförle birlikte dağıttılar oyuncakları. Oyuncağını alan çocuk anne-babasının yanına gitti hemen. Bir tek Baran, öylece duruyordu. Meraklı gözlerle bir Ömer’e bakıyor, bir kumandalı arabaya, heyecanlı heyecanlı sorular soruyordu.

Baran, durmadan konuşuyor, annesi eli kalbinde uzaktan izliyordu. İzledi, izledi… Bölmek istemedi, yıllardır duymak istediği sesi. Baran’ın sesini. Baran bir ara dönüp annesine baktı, “Gel artık,” der gibi.

Annesi yürümedi, koşmadı. Bir çırpıda uçtu Baran’ın yanına. Şaşkınlık ve sevinç vardı annesinin gözlerinde; “Baran’ım, oğlum, konuştu,” derken. Ömer’in yüzündeki ise şaşkınlıktı, Baran’ı dinlerken.

Kaldılar öyle köyün orta yerinde. Anne sevinçten ağladı, Ömer’in yüreği dağlandı. Baran konuşmayı bıraktı, arabaya daldı.

“Anne bırak askeri, bana kumandalı arabayı sürmeyi gösterecek,” dediğinde durdu gözyaşları ikisinin de. Ömer oyuncağı kutusundan çıkardı, pillerini taktı. Dizlerinin üzerine çöküp Baran’a anlatmaya başladı. Baran bir iki denemeden sonra çözdü işi.

Köylünün yüzündeki buz eriyip gitmişti. Ağustos’un sıcağı değil, Ömer’di eriten buzları. Çocukların yerini köylü aldı bu kez Ömer’in etrafında.

“Hoş gelmişsin komutan,” dedi köyün en yaşlısı.

Başka biri atıldı hemen, “Buyur soluklan, bir ayranımızı iç,” dedi.

“İçerim ya, bu sıcakta ne iyi olur bir soğuk ayran,” deyince Ömer sayamadı kaç elin omuzuna, kollarına dokunduğunu.

Ömer, şoför ve köylü; kerpiç, mavi kapılı eve yürürlerken Baran bir elinde kumandalı arabasını, bir elinde Ömer’i tutuyordu. İlk arkadaşıydı Baran bu diyarda Ömer’in, hep arkadaşı kalacaktı.

Ömer, fırsat buldukça geldi köye. Hep tek araba. Bazen şoförle, bazen tek başına. Ama hiç tek başına kalmadı. Ömer, bütün köydü, bütün köy Ömer’di. Her seferinde Baran karşıladı onu. Uzun uzun konuşurlardı. En çok da İstanbul’u anlatmasını isterdi Ömer’in. Ömer de Sarayburnu’ndan girer, Rumeli Kavağı’ndan çıkardı. Baran okumayı söktükten sonra her gelişinde bir kitap getirdi Ömer. Baran, en çok resimli İstanbul kitaplarını sevdi.

Kar, köy yolunu kapatmadıkça, yağmura çamura aldırmadı Ömer. Tayini çıkana kadar aksatmadı arkadaşını ve parçası bildiği köyü ziyaret etmeyi. Hoş geldiği bu köyde, hep hoş buldu. Hoşça kalma günü geldiğinde, Baran’a telefon numarasını verdi, adresini yazdı.

“Ne zaman istersen ara beni. Ama ayda en az bir kez mektup yazmak şart olsun. Adresim değişirse ben sana yazarım, sen de bana yazmayı unutma,” diyerek sarıldı Baran’a Ömer.

Annesi, iki çift patik örmüştü.

“Biri sana, biri de gelin kızıma olsun. Yarın bir gün evlenirsin. Gelemeyiz biz düğüne. Yok yoka karışmış bu diyarda. Elde yok, avuçta yok. Olsa bir altın takmam mı? Kabul buyur, bu da bizce bir düğün hediyesi olsun,” dedi.

“Ben ayrılıkları beceremem, bir hediye getirmedim kusura bakmayın,” dedi Ömer.

“Evlat,” dedi annesi en anaç sesiyle.

“Sen Baran’a dil oldun. Sen bu köye yoldaş oldun. Sen bu diyara barış oldun. Seni sevmek ne demek bildin mi sen? Senden önce, bize küskün sandık her şapkalıyı, sen bizi şapkayla barıştırdın. Bundan âlâ hediye mi olur?” dediğinde meslek hayatının en değerli ödülünü almıştı Ömer.

Köylü hep birlikte uğurladı Ömer’i, ilk gün hep birlikte karşıladığı gibi. Hepsi su döktü arkasından geri gelsin Ömer diye, Ömer olmasa da Ömer gibiler gelsin diye.

Ömer gibiler de şapkasız yaptı köy ziyaretlerini. Gölge düşmesin istediler gözlerine ve tebessüm eden yüzlerine. İnsan oldu önde kalan hep, şapka onlara ayak uydurdu. Sevgiyle gittiler her köye, sevgi gördüler. Yüzleri de şapkaları da hep güldü o köylerde. Ta ki, şapkaya çatık kaşlar dikmek isteyenler, Ömerlerin şapkalarını zorla çıkarana dek.

Ömer şimdi sürgün bir başka ülkede, şapkası yok artık. Üsteğmen değil, sadece insan. Baran on beş yaşında lisede. Yüreğinde hatıralar var sevdiği şapkadan. Arar görüşürler hâlâ telefonla. Ama ayda bir hiç aksamazlar mektupları. “Bi heviya em rojeki hev bibînin.” (Bir gün görüşmek umuduyla.) sözleriyle bitirirler ikisi de.

Editör: İlknur Sıdar Gülbay

Ahmet Kalkan
Latest posts by Ahmet Kalkan (see all)
Visited 42 times, 1 visit(s) today
Close