İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Anten

        “… Ah! Yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin,
büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü;
kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.
Kim anlayacak bu kor işaretleri?..”

Birkan Keskin, Karınca

Portakalı soydu, başucuna koydu. 12’ye beş var. Dansözün kıvrak kalçaları ekranda belirince ayağıyla dürtüverdi divanda koca bir porsuk gibi yayılan kocasını.

“Çıktı işte.”

Portakalı uzattı.

“Nebiye kız, hele şöyle oynasana be!”

Tiksinerek baktı adamın suratına, “Kalk da kendin oyna. Sen iyi bilirsin kıvırmayı,” dese ya. Diyemez ki. Gözünün yaşına bakmaz, alır ayağının altına alimallah. Darbukanın titreşimleri göbeğe, kalçalara, göğüslere yayıldıkça çizgili pijamasının içindeki adam portakalın suyunu akıta akıta yedi.

“Hele bir tane daha soy.” Sanki dansözü soyup yiyecek geberesice… Bir yıl daha dansözün kıvrımlarında sona erdi. Sonra karıncaların dansı başladı. “Lütfen alıcınızın ayarıyla oynamayınız.” Alıcının ayarının da gözü kör olsun. Karıncalar, yüzlerce hatta binlerce. Başladığı noktaya tekrar ve tekrar geri dönen karıncalar. Halbuki antenleri de var. Yoksa onların da mı alıcısının ayarları bozuk?

“Nebiye kız! Kalk hayde, döşeği ser.”

 “…”

Yüklükten döşeği, yorganı, yastığı aldı. Sakız gibi çarşafı serdi. Bembeyaz çarşaf sabaha kadar yağdan, kirden ne hale gelecekti kim bilir? Gelinlik giymemişti ya… Çarşafları, yastık yüzlerini hep böyle bembeyaz olsun diye elleri çatlayıncaya dek çitiler, kaynatır, ütülerdi. Düşündükçe ürperdi. Sanki az önce televizyondaki karınca ordusu yolunu şaşırıp da koynuna girivermiş gibi huylandı, kaşındı.

Öteki, kahkahayı basarak, “Ne o kız,” dedi. “Bitlendin mi? Kaşınıp duruyon hatır hatır.”

Kapkara ağız açılıp kapandıkça dipsiz bir kuyuya benziyordu. Her gece bu adamın koynuna girilir mi? Mecbur olmasa girer mi hiç?

“Şu çarşaflar kefenin olsun. Pis adam.”

Sofrayı topladı. Portakalın kabuklarını sönmeye yüz tutan sobanın içine atıverdi. Mis gibi koktu. Bir de şu çarşafların üzerindeki adamın kokusuna bak. Masayı bir güzel klorakladı. Çatal kaşığı da suya yatırdı. Terekeden aldığı kaba, kalanları koydu, “İnşallah uyusun hemen,” demeye kalmadan horultusunu duydu. Ayakyoluna girdi. Çıkınca köpürte köpürte yıkadı ellerini. Bekçinin düdük sesiyle köpekler uzaktan havladı. Çok uzaklarda kalan köyünü düşündü. Babası borçlu olmasa verir miydi onu bu yaban ellere küçücük yaşında? Mutfak penceresinden gökyüzüne baktı. İsli puslu bir karartı. Şimdi köyde olsaydı ya!  Köyde geceler masal gibi olurdu. Yıldızlara bakarken insan hayaller kurar, bilmediği alemleri seyre dalardı.  Yıldızlar da karıncalar gibiydi aslında. Milyonlarca. Televizyondaki karıncaları ilk gördüğünde nasıl da korkmuştu. Şu tuhaf kutunun içinde yok yok. Sonra zamanla alıştı her şeye. Vızır vızır otomobillere, yüksek binalara, garip insanlara, televizyona… Sadece şu adama alışamadı. “Yıldızların ışığını çalmış hepsi de.”

Kafasından geçen düşünceleri okumuş gibi homurdandı adam.

“Gene mi yıldızlara bakıyosun deli karı. Gel de ısıt azcık beni.”

Görevini ifa etmeye hazır bir asker gibi çabucak etekliğini, yün çoraplarını çıkarıp girdi yatağa.

“Yahu kaç kez dedim sana. Şu klorağı bari yatarken kullanma. Azıcık kadın kok be. Bana bak yoksa sen kafayı mı çekiyosun bununla?”

Ses etmedi. Açıverdi bacaklarını. Üzerine abanan şu kıl yumağını çitilediğini hayal etti. Bembeyaz oluncaya değin köpürttü, köpürttü. Kaynar sulara daldırıp daldırıp çıkardı.  Adamın işi bitince hayal de son buldu. Kendini yıkayıp kırklamaya koştu hemen. Güğümü usulca alıp kovaya boşalttı, kutusunda sakladığı lavanta sabununu saçlarına sürttü. Kokusunu içine çekti. Köydeyken Sabuncu Ali vermiş, çeyizine koyarsın demişti. Ne zaman köyü özlese çıkarır koklar, azıcık başına sürterdi böyle, “Niye bana verdi ki bu sabunu?” diye düşünürdü. Başka kızlara da böyle hediye verir miydi ki? Neyse ne işte. Şimdi köyü yıldızlar kadar uzaktaydı. Saymak istese kaç yıldız eder köyünün yolu? Sonra üzüntüyle, “Belki evlenmiştir. Karısına verir artık sabunları,” diye iç geçirdi. İşi bitince titreye titreye giyindi bembeyaz geceliğini. Bir hayaleti andıran silueti yansıdı pencereye. Sımsıkı kapattı perdeyi. “Yıldızlar görmesin beni.” 

Öğlene doğru ev dolup taştı. Mahalleli ölüyü alıp götürdü. Gasilhanenin kapısında yalvaran bakışlarla ricacı oldu adama. Eline parayı sıkıştırıp “İyice, köpürte köpürte yıka. Öte tarafa cenabet gitmesin,” dedi utanarak. İkindiyle bir gömdüler. Herkes yavaş yavaş evinin yolunu tutunca çantasından çıkardığı bir şişe klorağı boca ediverdi toprağa. Karıncalar, bir o yana bir bu yana antenlerini oynatarak kaçıştı. Başını yukarı kaldırdı. Koca koca evlerin arasına sıkışan mezarlıkta çıt çıkmıyordu. Biraz dikkatle bakınca çatıların üzerinde asılı duran demir yığınlarının arkasında bir parıltı gördü.

Latest posts by Ebru Özdemir (see all)

Yorumlar kapatıldı.