İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mehmet Eroğlu ile Edebiyat Üzerine

Yarım Kalan Yürüyüş’ü bir okurdan görerek almıştım. Okumaya başladığım ilk anda roman beni kendine esir etti. Diğer eserlerinizi incelediğimde oldukça verimli bir yazar olduğunuzu gördüm. Böylesine verimli olmanın sırrı nedir bizimle paylaşır mısınız?

Her konuda olduğu gibi yazma konusunda da verimlilik, disiplinle başlar. Disiplin, süreklilik ve tutarlılık gösteren davranışlar bütünüdür. Bu nedenle yazmak, ancak yazmayı gündelik hayatınızın bir parçası haline getirirseniz mümkün. Bu ilkeyi hep  akılda tuttum ve uyguladım, çok yoğun bir biçimde, mühendis olarak çalışırken bile. Basit bir hesap yapalım: Günde bir sayfa yazarsanız, her yıl ortaya 365 sayfalık bir roman çıkar. Tabii böyle sürekli yazmak ancak elinizde –daha doğrusu yüreğinizde ve kafanızda- yazacak konunuz varsa mümkündür. Önemli diğer nokta, ben romanlarımı ya yüzerken ya da yürürken, yarım saatte yazarım. Olayı baştan sona düşünüp yazacağınız tasarlarsanız gerisi altı, sekiz ay süren beyninizdeki ve yüreğinizdekileri kâğıda aktarma işçiliğidir. Son not: Verimlilik, hedef belirginse sağlanır. Ben yazmaya sonu, son paragrafı, hatta cümleyi bilerek başlarım. 

Biyografinizi incelediğimizde 1994 sonrasında yazmaya beş yıl ara vermişsiniz. Neler oldu o yıllarda? Yazmaya tekrar başlamanız nasıl oldu bahseder misiniz?

Çok sigara içiyordum. Günde üç pakete yakın. Sağlığımı tehdit ettiğinden değil ama bu alışkanlığın beni boyunduruk altına aldığını fark etmem sonucunda sigarayı bırakma kararı aldım. Kim esarete evet der? Neredeyse yirmi beş yıl boyunca hep yanımda olan, üstümden başımdan ayrılmayan, her yanıma, hareketlerime sinen bir şeyden vazgeçmek, deri değiştirmek gibi çok zor bir meseleydi. Sonunda bir zorluktan ancak yerine başka bir zorluk yerleştirerek vazgeçebileceğimi düşünerek, hiçbir bilgimin, birikimimin olmadığı yeni bir uğraş edinmeye karar verip müziğe döndüm. Sonraki üç yıl boyunca, sıkı bir disiplin ve inatla, nota okumayı, solfeji bilmeden, müzikle ilgili hiçbir bilgim olmadan, her şeye sıfırdan başladım ve saksafon çalmayı öğrendim. Sonraki iki yıl boyunca da edindiğim bu uğraşın keyfini çıkardım. Otuz yaşında, kendime, elli yaşından sonra sadece yazacağım, çalışmayı bırakacağım diye söz vermiştim. O sözü tuttum. 2000 yılında mühendislik geçmişimi bir daha açmamak üzere kapattım ve tekrar yazmaya başladım. O tarihten beri sadece yazıyor ve edebiyat işliklerinde ders veriyorum. 

MEHMET EROGLU

Romanlarınızda genelde bölüm başlarında kullandığınız çeşitli alıntılar var. Bu alıntıları neye göre seçiyorsunuz? Okurken not mu alırsınız, yoksa konuyu kurgularken aklınıza mı gelir?

Nasıl müzik parçalarının başında anahtarlar varsa, o alıntılar da romanın nasıl okunması ya da hangi bakış açısıyla, duygularla yazıldığı hakkında ipucu vermesi için konuyor. Kullandığım alıntılar aklımda yer etmiş alıntılar. Yeri ve zamanı gelince geri dönüp romanlardan alıyorum. Bazen bir alıntı, sayfalar boyunca anlatmak istediklerinizi özetler, bazen de yazdıklarınızı vurgular, doğrular.

İlk romanlarınızda darbe konusunu işlerken daha sonraki romanlarınızda varoluş kaygısı, yabancılaşma, vicdan eksikliği gibi toplumsal ve bireysel konularda yazmışsınız. Bu farklılaşma sürecinin etkenleri nelerdir?

Romanın odağında hep insan vardır. İnsanda var olan bir insanlık halini keşfetmeye çalışmayan ya da bunun için çaba göstermeyenler, kalıcı yazar olamazlar. Ben bu saptamaya inanırım. Hatırlayın, birçok unutulmaz ölümsüz diye adlandırdığımız roman, kahramanlarının yani bir insanın adını almıştır: Robinson Crusoe, Don Kişot, Hamlet, Macbeth, Romeo Jülyet, Madam Bovary, Anna Karanina gibi. Ancak yazarın insanı anlatırken unutmaması, ihmal etmemesi  gereken yöntem, onu toplumsal bir kanaviçenin içine yerleştirerek anlatması gereğidir. Yazdığı, yarattığı kahramanı, insanı onu oluşturan koşullarla birlikte ele alması gerekir. İlk beş romanım, ben öyle demesem de, 1968 kuşağı diye adlandırılan, kendilerini kurtarıcı gibi gören, genç romantik eylemcileri, onların dramlarını ele alıyordu. O kuşak, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle büyük bir kıyıma uğradı. Söz konusu romanlarda darbelerin yer almasının nedeni budur. 

Bazı kavramları kitaplarınızda içerik olarak bize sunmaktasınız. Örneğin Belleğin Kış Uykusu’nda bellek kavramını, Kusma Kulübü’nde Oedipus Kompleksi’ni. Mühendislik eğitimi aldığınızı biliyoruz. Psikolojiyle olan bu bağınız nasıl bu kadar kuvvetli? Açıklarsanız sevinirim.

Psikoloji diye bir bilim varsa bunu Stendhal’a borçluyuz derler. Konuyu şöyle de ifade edebiliriz. Romanlar olmasa psikoloji olmazdı. Çünkü az önce belirttiğim gibi roman, insanla ilgilenir, onu dilim dilim keser, her şeyini ortaya koyar. Önemli bir not daha: Yazmak her şeyden önce insanın kendini itiraf edebilmesidir. Bu saptamalara bakarak psikolojiyle –eğer dediğiniz gibiyse- bağımın gücünü anlayabilirsiniz. İlgim, insanı bir roman kahramanı yapan insanın iç dünyasına yönelik.

Çağdaşlarınızdan okumayı sevdiğiniz kimler var?

Çağdaş! Malraux, Graham Greene, Romain Gary, Schoendoerffer, Semprun, Margareth Yourcenar… Aynı damardan kan aldığım bu yazarlar telefon rehberi yazsalar okurum… Ancak bir uyarı. Okumaya klasikleri okumadan başlamak, üzerlerindeki gökyüzü bulutlarla kaplı bir okyanusa, pusulasız açılmaya benzer. 

Edebiyatçı kişiliğinizin dışında neler yapmaktan hoşlanırsınız?

Yüzmek, yürümek, denize açılmak, satranç ve trigonometri sorularının çözümlerini okumak desem… Tabii caz dinlemek de var.

Son olarak edebiyatseverlere vermek istediğiniz tavsiyeler var mıdır?

Okumak okumak okumak. Ancak kitap değil, yazar okuyun derim. Ancak sizi besleyecek, yeni ufuklar açacak yazarları seçerek. Akılda tutulması gereken bir şey daha var: Genel kabul gören her şey en fazla ikinci sınıftır. İlyada çok satmıyor ama tam 2700 yıldır satıyor.

Sizinle bu keyifli söyleşiyi yaptığım için çok mutluyum. Teklifimizi kabul edip zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Nihal Baysal

Yorumlar kapatıldı.