Yazar: 17:17 Öykü

Albayı Öldürün

“Yazı mı tura mı?”

Metronun son vagonunda, dibimde bir çocuk oturuyordu. Masmavi gözlerini elimde tuttuğum metal parçasından alamamıştı. Konuşmuyordu ama beni dinlediğini gösterir gibi her cümlemden sonra başını sallıyordu. Onun bir yanında, annesi olduğunu düşündüğüm oldukça hoş bir kadın vardı. Benimle ilgilenmediği halde metal parçası havada dönerken merakına yenik düşmüş, göz ucuyla bakmıştı.

İstanbul’a alışmak çok zordu. Geçtiğimiz bir hafta şehirden sıkılmama yetmişti. İçimdeki kalabalığa nazire yapıyormuş gibi bir insan seliydi koca şehir.
Adliyenin girişinde beni genç bir polis karşıladı, kendisi geldiğim günden beri bana eşlik ediyordu. Arkadaş edinme konusunda iyi olmadığımdan ona pek yakınlık gösteremedim. Duygusal bir zafiyetti benimkisi.

“Günaydın amirim, istediğiniz bütün belgeleri getirdim.”

Elinde tuttuğu dosyayı uzattı bana. Bir anlığına orada ne için bulunduğumu unuttum. Bu bana sık sık olan bir şeydi.  

“Ben sizi burada bekleyeceğim, adliyede işiniz bitince merkeze bırakırım sizi.”

“Merkeze niye gidiyoruz?”

“Dün geceki cinayet…”

“Ha, tamam tamam. Uyanamadım hâlâ, sen beni burada bekle, hemen dönerim.”

Doğru ya, bir gece önce geç saate kadar şu cinayetle uğraşmıştık. Ne geceydi ama? Uğraş uğraş dur. Polislik muhabbetine de bir türlü alışamadım doğrusu. Temiz dağ havası varken şuraya görevlendirilmek canımı sıkıyor.  

Adliyedeki işim hızlı bitti, çıkışta yine aynı arkadaşla merkeze doğru yola çıktık. Trafik çok rahatsız ediyor beni, alışık olduğum bir şey değil, görevim bitince bu şehre dair unutmak isteyeceğim şeylerden biri. Bir yerden başka bir yere gitmek saatler sürüyor. Kaldırımlarda insanlar ayaklarını sürüye sürüye evlerine veya işlerine gidiyor. Çok insan meraklısı biri değilimdir ama mutsuzluk bir hastalık gibi çökmüş bu şehre. İnsan kendisini distopik kitaplardan birinin içinde hissediyor. Korna sesi eşliğinde bir sürü bağrışma… Bir bankadan öbürüne koşan insanlar… Şu malûm köşe başı dilencileri. Ne rahatsız edici.

“Amirim iyi misiniz? Haddim değil ama uykusuz gördüm sizi, dinlenemediniz mi acaba?”

Amirim kelimesine de alışamadım bir türlü. Cevap vermeden müziğin sesini biraz daha açtım. Bir şeyler düşünmekte olduğum izlenimini vermek istiyordum.

“Seri cinayetler sizin canınızı sıkıyor galiba, bir seri katille uğraşmak zor.”

“Arabayı sür sen.”

Biraz morali bozuldu, tekrar yola odaklandığını görebiliyordum. Hiyerarşi ile ilgili bir takıntım olmadı hiç ama lüzumsuz samimiyet beni hep rahatsız etmiştir. Cesaretini toplayıp birkaç cümle daha kurdu.

“Geldiğinizden beri size eşlik ediyorum amirim. Bence siz de herkes gibi biraz dinlenmelisiniz.”

“Beni dinle, eğer bir işi yapmak için görevlendirildiysen, o işten istenen sonuçları elde etme sorumluğu da sana verilmiştir. Bu bilince sahip olmak büyük bir erdemdir.”

“Bu bir kitaptan mı alıntı?”

“Alıntı değil, Gilbert yasası.”

“Anladım amirim.”

Ama haklıydı, seri cinayetlerle uğraşma işi hiç hoşuma gitmiyordu, hele çevrenizde bu kadar meraklı birileri olunca işin içinden çıkamayabiliyorsunuz. Asıl hata insanların canavarları karanlıkta, kendilerinden uzakta arıyor olması fakat en tehlikeli yaratıklar genelde insanın içinde oluyor. Bunu biliyorum, birinci elden tecrübe ettim. Hayatımda gurur duymayacağım şeyler yaptım ancak benim gibi yetiştirildiğinizde gururunuz çok önemi olmuyor, hatta hiçbir duygunuzun önemi olmuyor. Beni bu cinayetler için görevlendirdiklerinde de tereddütsüz kabul ettim. Ne yazık ki bizi yetiştiren toplum zamanla değişiyor, böylece bize tüm bunları yaptıran, aynı zamanda yargılayan oluyor.

Merkezde bizi bekleyen komiser yardımcısı, son gelişmeler hakkında uzun uzun konuştu. Kendi fikirlerini eklemeden konuşamaması rahatsız etse de iyi birine benziyordu. Tatlı bir Türkçesi vardı ve her cümlenin sonunda aklına bir şey gelmiş gibi parmaklarını şıklatıyordu.

“Bu beş oldu. Dün öldürülen şahıs, iş adamı ve üç çocuğu var. Diğerleri ile hemen hemen aynı yaşta, aynı şekilde öldürülmüş, yine sırtına aynı şekilde yazı yazılmış, görüntü yok, parmak izi yok ve…”

“Moral bozmak için seminer mi veriyorsun Hasan? Bunlar artık aşinası olduğumuz bilgiler. Lütfen varsa daha spesifik bilgiler, onlara değinelim. Yeni bir şey yok mu?”

Dosyaları kurcalamaya başladı. Diğerleri çaylarını yudumlarken kimsenin anlatılanları dinlemek istemediği kanısı doğdu içime. Saatlerini kontrol ediyorlar, saçlarıyla oynuyorlar ve hiç çekinmeden aralarında konuşuyorlar. Kimi kiracısından yakınıyor kimi kirasından. Eşinden şikayetçi olan, bekarlıktan şikayetçi olan, kadın olduğu için zorlanan, erkek olduğu için zorlanan, maaşı yetmeyen, borsada büyük kayıplar yaşayan… Sanki burası koca bir dert yuvasıydı, insan ne diye yaşar burada. Hâlbuki dağlar öyle mi? Dağlar, tek derdi hayatta kalmak olanın evi.

“Hah buldum, şahısların yaşının hemen hemen aynı olması tesadüf olmayabilir. Elimizde hepsinin eski asker olduğunu gösteren bazı belgeler var ama net değil…”

“Bak bu yeni, başka?”

“O dönem aynı yerde eğitim almış çok sayıda asker var. Belki katile karşı bir zorbalık veya taciz olmuştur sonuçta bunlar orduda sık sık oluyor.”

“Olabilir…”

Üst devresinden zorbalık görmeyen yoktur herhalde. Hele söz konusu doksanlı yıllar olunca kötü anılar edinmeden askerliği bitirmek mümkün değildi.

“İşin tuhaf kısmı bu beş kişi arasında başka hiçbir bağın olmaması. Ne bir arkadaşlık ne tanıştıklarına dair bir bilgi.”

“Bunu tuhaf yapan nedir?”

“Bu tamamen benim fikrim ama birbirinden bu denli bağımsız şahısların aynı kişiye zorbalık yapıyor olması fikri bana çok mantıklı gelmiyor. Üstelik bunlar sıradan er değil hepsi rütbeli, ordunun bu seviyede disiplinden taviz vereceğine ihtimal vermiyorum. Yani işin zorbalıkla alakası da olmayabilir ki bence yok.”

Hasan aklı başında biri. Yeni evlenmiş, eşi şehirden taşınmak istiyor ama Hasan’ı sevdiği için bu konuda baskı yapmıyor. Henüz arabası veya kendi evi olmasa bile bunların hayalini kurmasına izin veren bir mesleği var. Bitik değil, her şeyden şikayetçi değil, işini severek yapıyor. Buraya ait değilmiş gibi göründü bana. Konuşması bitince yanıma sokuldu, gizli bir şeyler söyleyecekmiş gibi eliyle ağzını kapatıyordu. Zaten kimsenin kendisini dinlemediğinden bihaberdi sanırım.

“Sizinle özel konuşabilir miyim?”

“Tabii.”

Sigara içmesi için terasa çıktık. Ben sigara kullanmıyorum ama şöyle bir alışkanlığım var, yılda iki üç kere bir dal sigara alır, yaktıktan sonra yanı başıma bırakır, kendiliğinden içten içe tükenmesini, bitmesini izlerim. Böylece hayatın nasıl akıp gittiğini seyrederim.

Hasan sigarasını yaktı, duman yüzüme gelmesin diye soluna dönüp üflüyordu, nezaketen yapıyordu tabi yoksa işe yaramadığı belliydi. Bu şehirde herkes sigara içiyor olmalıydı, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde.

“Şu sıralar bu dosyayla çok uğraştım ve anlatmaya çekindiğim bazı şeyler buldum.”
Dosyadan birkaç kâğıt çıkarıp uzattı. Şöyle bir gözden geçirdim ama anladığımı söylemem zor. Ona baktım, gözlerimle anlatacaklarını merak ettiğimi belli ettim. Dumanı iyice içine çektikten sonra başını gökyüzüne çevirdi, nefesini tuttuğunu görebiliyordum.

“Sizi Ankara’dan bu dava için özellikle seçip gönderdiler değil mi?”

Bakışlarındaki ciddiyeti hissetim. Bahar aylarında kırlarda gezerken çiçekleri koparıp cebime atardım, sonra en büyük abim bunu görünce önce beni bir temiz döver, ardından çiçekleri niçin öldürmememiz gerektiğini anlatır dururdu. Ama ben abimden nefret etmezdim aksine belki severdim fakat sorgulayan bakışları oldum olası sevmemişimdir. Sessizlik uzun sürmedi, konuşmasını sürdürdü.

“Herkes kendi karanlığında yaşar. Bu sözlerin bizi katile götüreceğini düşünüyorum. Biliyorsunuz, hani şu cesetlerin sırtlarında yazılı olan. Rahmetli Albay Alper Yılmaz’ı tanıyor musunuz? Hani şu görevi başında eceliyle ölen komutan. O öldüğünde bu adamların hepsi onun astıymış. Rahmetlinin eşini aradım, sözleri duyar duymaz tanıdı.”

Tam burada yanıma sokulup sessizleşti, birilerinin duymasından çekiniyordu. Onu anlıyordum, hepimizin sırları vardı.

“Albayın en sevdiği kitabın ilk sayfasına yazdığı yazıymış.”

“Ne diye bana anlatıyorsun bunları?”

“Elbette anlatacak bir sürü arkadaşım var ama muhtemelen fikirlerime önem vermezler çünkü bunların dayanağı yok. Ayrıca düşündüğümüzden çok daha büyük bir iş olmasından endişe ediyorum. Tanıdığım kimsenin bu işe burnunu sokmasını istemiyorum, iş büyürse başımız belaya girer.”

“Benim bu konuya önem verdiğimi nerden çıkardın, ya senin gibi düşünmüyorsam?”

“Birincisi siz önem vermezseniz daha az umurumda olur. Üstelik görünen o ki Ankara size çok güveniyor, bizim de size güvenmekten başka seçeneğimiz yok. O yüzden bu işe önem vermek zorunda olduğunuz kanısındayım.”

Bu adam gerçekten saygı duyulası biri. Kafası başka çalışıyor, ötekiler gibi değil. Kendi fikirlerinin küçümsenmesinden korkuyor ama yargılanma korkusu onu düşünmekten geri çekmiyor, her şeye rağmen otomatikleşmeyi reddediyor.

“Söylesene, yazı mı tura mı?”

“Efendim?”

Yüzünde anlamadığını belli eden bir ifade vardı. Ellerimi cebime götürdüm, tenime bir metal parçası değdi.

“Yazı veya tura gelme ihtimalinin gerçekte yüzde elli olmadığını biliyor muydun?”

“Hayır, bilmiyordum.”

“Bir ihtimalin gerçekleşme olasılığı hep daha fazladır. Hayat da böyle ihtimaller üzerine kuruludur.”

Ellerimi cebimden çıkarıp uzattığı belgeleri iyice inceledim. Bana güvendiği için teşekkür ettim. Başka bir şey öğrenirse haber vermesi için de telefon numaramı verdim. Dediğim gibi o diğerlerinden farklı biri, böyle insanlarla karşılaşmak okyanusta bir cevher bulmak gibidir.

Şehri gezmeye vakit bulacağımı umduğum bir an oldu. Sonuçta tarih ve sanat dolu bir şehirdi burası, çoktandır ölmüş olduğunu görmek canımı sıktı. Her yerde birileri, her yer ve herkes bir şeylerden dolayı yıkılmış.

Sirkeci’de bir kafeye oturdum. Kahvemi içerken dışarıda bir sürü insan ve araba gördüm. Düşündüm, ben kimdim ve bu işe ne zaman başladım? Kendimden ve duygularımdan ne zaman vazgeçtim? Yaşlı bir adam, yaslanmakta olduğum pencerenin önünde durdu ama beni görmedi. Sonra hayat dolu, tatlı bir çift geçti gözümün önünden, bana tekrar insan olmak isteyip istemediğimi hatırlattılar.

Telefon çaldı, çalacağını hissediyordum, bunu bekliyordum ve kimin arayacağını da iyi biliyordum.

“Alo?”

“Amirim, Hasan ben.”

“Tanıdım tanıdım. Bir şey mi oldu, yeni bir şey mi var?”

“Aslında yeni değil, dün öldürülen adamın yazıştığı bir mail adresi olduğunu öğrendim. Sahibine ulaştım ancak biraz obsesif birine benziyordu. Ona cinayetler hakkında bir şey bilip bilmediğini sordum, cevap vermedi. Konuşma bitmeye yakın ona albayın kitaba yazdığı cümleyi söyledim. Bir şeyler öğreneceğimi umuyordum ama adam çıldırdı ve telefonu kapattı.”

“Başka şeyler de öğrenmiş olmanı diliyorum”

“Öğrendim, adam siz çıktıktan birkaç saat sonra beni arayıp özür diledi. Güvenebileceği birisinin adresine gelmesini istedi, her şeyi anlatmak için. Ben de sizin isminizi verdim. Bu gece yarısı beraber gideceğiz, başka kimse bilmeyecek.”

Elimdeki metal parçasını kahve fincanına iki kere sertçe vurdum. Muhtemelen ikincisi bana servis yapan çocuğun dikkatini çekmişti. İçtiğim en güzel kahve dedim ve elimle de anlamlı bir işaret yaptım. Kabul etmem gerekirse hiç bana göre olmadığı halde biraz sabırsızlanmıştım. Buluşma saatini ve adresi bir yere yazmamı istedi, ben aklımda tuttum.

Henüz gece yarısına epey vardı, karanlık çökmüş ve ben yürümeye başlamıştım. Bir yerlerde kaybolmayı umuyordum, binaların veyahut insanların arasında ama bu şehrin sokaklarında kaybolmak zormuş bunu anladım. İnsan insanın içinde daha rahat kaybolur.

Adımlarım yavaştı, bir yerlere gidiyormuş gibi değil de rüzgârda sürükleniyordum sanki. Suya değiyordum fakat ıslanmıyordum çünkü ayaklarımda davasında kararlı bir isyancı edası vardı, batmayı reddediyorlardı. Şehirdeki son saatlerim böylece akıp gitti. Avucumda sıkı sıkı tuttuğum metal parçasını havaya fırlattım ve her yakaladığımda aynı şeyi sordum kendime.

Yazı mı tura mı?

Çok geçmeden Tophane’nin arka sokaklarında tek katlı bir evin önünde durdum. Kapısı beni itmiyor aksine çekiyordu. Zile basıp bir süre bekledim. İçeriden birisi seslendi ama ne dediğini anlayamadım. Çok sürmeden ikinci bir ses duydum, bu sefer daha yakın ve netti. Kimliğimi göstermemi istiyordu. Uzun boylu olduğuna inandığım bir adam, kapıyı hafifçe araladı. Bir eliyle kimliğimi almak için uzanıyor diğer elini göstermemeye gayret ediyordu. Bir şeyler sakladığını anlayabiliyordunuz, bu muhtemelen bir silah. Kimliğimi aldı, gözünün ucuyla beni baştan aşağı süzdü. Yavaşça kapıyı açıp içeri davet etti. Arkası dönüktü, kırklarındaydı ve yaşına göre oldukça genç görünen biriydi.

“Daha kalabalık gelirsiniz sanıyordum. Neyse bir kişi de kâfi benim için.”

Kapıyı kapattım, silahı çekmecelerden birine bıraktı, içecek bir şeyler isteyip istemediğimi sordu. Başımı, hayır anlamında salladım. Elinde bardağıyla salondaki gri koltuklardan birine oturdu, ben de öylece karşısında oturmuş onu dinliyordum.

“Yıllar sonra bunları söyleyecek olmak belki anlamsız gelecek size ama diğerlerinin aksine ben yaşamayı seviyorum. Hayatta kalmak için ne anlatmam gerekiyorsa herkese anlatırım.”

Hayatta bazı anlar vardır, insan yaşamaktan keyif alamaz ve bir şeylere veya bir yerlere ait olma hissi doğar içinde. Bunun nasıl bir his olduğunu iyi bilirim. İnsana geri dönülmesi zor kararlar verdirir fakat hayattan bir kere zevk almaya başladığınızda artık orada duramıyorsunuz ve bunu kaybetmek istemiyorsunuz. Evet, kitabınızın kahramanı olduğunuz doğru ama ne yazık ki yazarı değilsiniz.

“Yıllar önce kara kuvvetlerinde teğmendim. Gençtim, aileme bakar, vatanıma hizmet ederim diyordum. O zamanlar hepimiz öyle diyorduk. Alay komutanımız Alper Yılmaz, iyi bir komutandı, subayları toplayıp seminerler verirdi, ülkenin geleceği konusunda kaygılarını dile getirmekten çekinmiyordu. Hiç unutmuyorum cebinde bir akçe taşırdı ama özel bir akçe. Madeni paralardan biraz büyüktü, bir tarafında teşkîlât-ı mahsûsa logosu diğer tarafında ise herkes kendi karanlığında yaşar, cümlesi vardı.”

Elinde tuttuğu içecekten bir yudum aldı. Parmakları ile gözlerini ovuşturdu, gözleri kızarınca uykusuz kaldığını belli eden göz altı morlukları iyice belirginleşti.  

“Bir gece dolabımda bir mektup gördüm. Dokunmaya çekindim ama sonunda açtım, içinde rütbemle beraber ismim yazılıydı. Anlam veremedim ve doğrusu biraz korktum. Mektubu hemen üstlerimden birine verdim, o halledeceğini söyledi. Bir ay sonra hiç tanımadığım beş kişiyle beraber şehir merkezine götürüldük. Bir çeşit görevlendirme yazısı vardı sanırım. Her şey bağlantılıydı, aslında neler döndüğünü çok sonraları anladım. Orada bize o reddedemeyeceğimiz malûm talimat verildi”

“Hangi talimat?”

“Albayı öldürün.”

Sessizliğimi korudum, yutkunmasını izliyordum. Dinlemek bazen insanı yorar ama doğru insanı dinlemek size çok şey kazandırır. Gerçekten de bekleseydim her şeyi anlatacaktı, muhtemelen sarhoş olduğu için ama insanın sarhoş olması için bir şeyler içmesine gerek yoktur, bazı duygular da insanı sarhoş edebilir, mesela korku. İnsan sarhoşken iradesini kaybediyor, aslında saklaması gereken şeyleri söyleyebiliyor. Yine edebi düşüncelere dalmıştım, bir anlığına daha sık kitap okumam gerektiği geldi aklıma.

“Yaptığımız şeyden pişman mıydık? Hayır. Bir görev verildi bize, onu yaptık. Bir gece yarısı infazı gerçekleştirdik. Devlet üstünü kapattı ve bizi birkaç ay arayla, geride hiçbir iz bırakmadan ordudan uzaklaştırdı.”

Asker olmanın en iyi yanlarından biri, gerektiğinde duygusal davranmamayı öğretmesidir. Orada bir birey olmadığının farkına varıyorsun. Dünyanın senin etrafında dönmediğini kabullenmek, seni genç yaşında eğlencenin, sahte sevincin, romantik komedinin zehirli ihtişamına kapılmaktan kurtarır fakat nihayetinde bu disiplin gerektirir ve disiplin kolay kazanılmaz. Erkekler acı ile olgunlaşır, gece yatmak için yatağına uzanan erkeklere dolu silah versen çoğu intihar etmeyi şöyle bir düşünür.

“Şimdi bir şeyler değişmiş olmalı, yıllar önce bize bu emri verenler şimdi ölmemizi istiyorlar. Onlar beni bulmadan ben bildiğim her şeyi anlatacağım. Kaleminiz var mı? Yazmak istediğim şeyler var.”

Korku içindeydi, terliyordu, ne dediğinin farkında olduğundan bile emin değildim. Ellerimi cebime attım, bir defter veya kalem çıkaracağım umuduyla elini uzattı. Ellerimi çıkarırken cebimde tuttuğum metal parçası avuçlarımdan düştü, yerde üç kere sekip yuvarlanarak karşımda duran adamın ayağının dibine kadar gitti. Adam metal parçasını eline alırken yüzünün bembeyaz kesildiğini görebiliyordum. Dudakları hareket ederken, ruhu donup kalmıştı.

Herkes kendi karanlığında yaşar…”

Kısa süreli bir dehşete kapılmıştı, gözlerini benden kaçırmaya çalışıyordu, başına dayalı silaha bakamıyordu. Korku böyle bir şey işte, insanı derinden yaralar, ona hayatı durmaksızın sorgulayan bir sızı verir, aşinaydım bunlara. Artık sokaktan geçerken bile kanın kokusunu alabiliyorum.

“Haklısın, pişman olmayacağız çünkü bizi bunu yapmaya iten aynı zamanda bizi öldüren…”

“Nasıl bu kadar kör olabildim?”

Aldığı derin nefesler yerini bir sükunete bıraktı. Şimdi nihayet göz göze gelebilmiştik. İnsan ölüme yaklaşınca korkar derler ama bu herkes için geçerli değildir, bazıları cesaretlenmek için ölümün karşılarına çıkmasını bekler. O eski bir askerdi nihayetinde, bakışları çelik kadar soğuk ve sertti. Akçeyi masaya bırakıp yavaşça arkasına yaslandı, her şeyin biteceği anı bekledi. Tetiği çekmeden hemen önce o metal parçasını elime alıp havaya fırlattım.

“Yazı mı tura mı?”

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Fahrettin Çin
Latest posts by Fahrettin Çin (see all)
Visited 32 times, 1 visit(s) today
Close