Yazar: 20:30 Öykü

Çarpıntı

Bugün o gündü, bir umut beslemeden beklenen zaman. Nefesini daraltan bu an kimi için bir iki gün konuşulduktan sonra unutulup gidecek olsa da onun için büyük önem taşıyordu. Geçmişte ne olduysa orada donacak, başını yastığa her koyduğunda uzun zamandır kendince kafa yorduğu her şey akıp gidecekti. Adım atmak onun yarını, durduğu yer ise eşiği olacaktı. Nihayet gelecek ona durabilme özgürlüğü sunacaktı.

Bugün, yarından bir önceki gün olmasının yanı sıra, bu saatlerde geleceği şekillendiren bir imza atılmadıysa, hayatımıza yön verecek icat yapılmadıysa, bir ülkenin kaderini belirleyecek bir gelişme olmadıysa eğer, hiç tanınmamış bir kadın için kendi tarihine milat başlığı altında düşülecek bir nottan ibaretti.

Bir aksiyon sahnesinde filmin asıl kahramanı düşmanından kaçarken arabalar zincirleme çarpışır, kimisi tepetaklak olur, insanlar oradan oraya savrulur, birilerinin kafasına kocaman betonlar düşer, şehir yerle bir olur. Biz o insanların kim olduğunu, sonrasında başlarına neler geldiğini düşünmeyiz. Onlar figürandır ve olay örgüsü asıl kahramanlarla birlikte akışını sürdürür. O hikâyede kaç insan ölmüştür, kaç aile yıkılmıştır, cenaze törenlerine kaç kişi katılmıştır umursamayız. Mutfakta kendine bir bardak su koyarken böylesi sahnelerde bile göremedi bedenini, şunun şurasında televizyonda izlediği sayılı filmler dışında film mi görmüştü? Oysaki arka planda kalmış silüetlerden farksız değildi. Karınca gibi, üzerine basan bir ayağın farkına bile varmadığı bir candı. Bardağı şöyle bir akıtıp kireç tutmuş bulaşıklığa koydu. Eliyle mutfak masasının örtüsünü düzeltti, perdenin pililerini eşitleyip mutfaktan çıktı.

Kalbi elleriyle aynı hızla titriyordu. Banyonun kapısını kapayıp sırtını kapıya asılı bornoza dayadı ve derin bir nefes aldı. Aynada kendine bakıp saçlarını kulak arkasına attı. Alt dudağı bir çocuk gibi sarkmış, gözleri dondurulmuş balık gibi saydamlaşmıştı ve tüm bunlar kafasında hâlâ net olmayan şeylerin işaretiydi. Musluğu açtı ve kapadı, sonra tekrar açıp yüzüne öylesine bir su çaldı. Ferahladı. Başını kaldırıp aynaya baktı, kendini göremedi.  

Salona doğru yürürken evde duyduğu tek ses parkelerin gıcırtısıydı. Kapıdaki askılıktan el örmesi bir yeleği alıp özenle katlayıp valizine koydu. Kalorifer peteğinin üzerindeki mermerde duran mor menekşenin yanına öylesine iliştirilmiş fotoğraf çerçevesini aldı, fotoğraftaki birinin yanağını okşadı ve tekrar yerine bıraktı. Tülü aralayıp karşı pencereye baktı. Güneşlikleri pencere sanki sonsuza dek açılmayacakmış gibi kapalıydı. İçini bir hüzün kapladı, bir daha asla kimsenin gitmeyeceği bir yermiş hissi yarattı sıradan pencere onda. Ocağı sönmüş bir yuva, taziyelerden sonra kapatılan bir yaşlı evi gibiydi. Acıdı o evde yaşayanlara. Kulağında bir bozlak çınladı. Hızlıca valizini kapadı. Anahtarı masanın üzerine bıraktı. Kapıyı çekecekken bir an durakladı ve eli beynine direnmeye çalıştı. Menteşedeki dil içeri girince duyduğu tak diye bir ses kapının onun için sonsuza dek kapandığının habercisiydi. Bu, saniyelik bir müjdeydi. Önce korktu ama bu tedirginlik kendini güçlü hissettirdi.

Merdivenlerden aşağı inerken apartmana has bu yemek ve rutubet karışımı kokuyu bir daha duyumsayamayacağının farkındaydı. Şimdi bir bir indiği basamakların kan revan içinde kaldığı günü hatırladı, içi ürperdi. Karnına yediği okkalı bir tekmenin ardından bacaklarını sıyıran pıhtı pıhtı kanlar bir balçık topu gibi merdivene yayıldığında içinden birçok şeyin kopup gittiği o anı anımsadı. Kaynanasının feryat figanı çınladı kulaklarında. Ve sonra arabanın arkasına bir çuval gibi atılıp hastane yolunu tuttuklarında zamklı kağıda yapışmış fare çığlığını andıran korna seslerini duydu kalp atışında.

Giriş katının parmaklıkları arasında sıkışmış kırmızı sardunyaları gördü. Hayriye Teyze belli ki bir süredir kapının önünü temizlememişti, yoksa eliyle koparıp ölü yaprakları yere atar ve çalı süpürgesiyle mazgala doğru ittirirdi. Bu defa daha bir farklı baktı onlara, her gün gördüğünden daha farklı gördü alı solmuşları. Çünkü bir daha açtıklarına şahit olamayacaktı.

Çantasında yeni açılmış bir paket sigara olmasına rağmen sokağın köşesindeki bakkala girip bir paket Samsun daha almaya karar verdi. İnsan alışkanlıklarından kolayca kopamıyordu ve o bakkal da çocukluğundan beri onun bir parçası, her yaşının tanığı olmuştu. Sokağın bir köşesinden çıkan eşyaları, beline kırmızı bir kurdele takılmadan bir hafta önce, sokağın diğer köşesine taşınmıştı. Geçmişi üç bohça, bir valiz ve bir koliye sığmıştı. Aynı sokak içinde bir eve kundakta, diğerine karpuz kollu ve arka sokaktaki tuhafiyeden alınmış ucuz pullarla işlenmiş beyazlar içinde girmişti. Babadan oğula geçen bu bakkal yaz günlerinde pipetli bir sarı gazoz, kapı önünde komşunun kızlarıyla akşam ezanı duyulana dek çıtladığı çekirdek, sevdiği oğlana sokakta rastlayabilmek için bahane ettiği gofret olmuştu. Şimdi direnmekten bitap düşmüş küflü elli metrekare dükkânla vedalaşmadan bir sonraki gününe gidemezdi.

Yoldan geçen mahalleliye laf atılan, hal hatır sorulan, çocuklara, komşulara sepet sarkıtılan genişçe balkonların daracık, is kokan odalarla birleştiği, atılan son katın tuğladan dış cephelerinin yarım kaldığı binalar arasında yürüyüp gitti. Sokağın sonuna geldiğinde içinden geçirse de dönüp bir daha ardına bakamadı. Sola döndü ve yoluna devam etti. Umarım tanıdık birine rastlamam, diye geçirdi içinden ve yol ortasında duran bir minibüse bindi. Valizine zar zor bir yer bulup elinde hazır ettiği bozuk paraları “Kardeş şunu bir zahmet uzatır mısın?” diyerek başı önde iliştirdi bir adamın eline. Kendi sesini yadırgadı. Minibüsten indiğinde kendini yabancı bir ülkede hissetti, gurbetçilik bundan çok farklı olmamalı diye düşündü.

Dünya küçülür gibi oldu gözünde. Kaldırımdaki çatlak karoları, çizgilerle bölünmüş ülkeler gibi gördü. Yağmur damlaları yüzüne tokat gibi vurmasaydı kendine gelemeyecekti. Neden orada olduğunu anımsadı. Adımları sıklaştı. 47 numaranın giriş kapısında durdu. Eski ama görkemli bir apartmanın önündeydi. Apartmanın ismi altın rengi bir el yazısıyla işlenmişti ferforje kapının camekanlı kısmına. Böyle apartmanların girişinde koca koca saksılar, büyük yapraklı çiçekler mutlaka olurdu. Çiçeklerin bakımı apartman görevlilerinden sorulurdu. Pahalı parfüm ya da losyon kokusu gelirdi burnunuza adımınızı atar atmaz. Köklü insanların inşa ettiği, soyları ta nerelere dayanan, yalısını satıp apartman devrine geçenlerin yaşadığı yerlerdi bu yapılar. Tereddütü takip etti onu peşi sıra. Kıvrımlı merdivenlerden yukarı doğru tırmanırken her inişin bir çıkışı vardır, diyebilecek cesareti buldu kendinde.

Zile bastı. Kapı belki otuz saniye sürmeden açıldı ama o aralık ona çocukken duvar saatinin yelkovanını bir saat boyu takip edişi kadar uzun geldi. Tam karşısında kruvaze yaka siyah elbisesiyle, kalın kaşları ve dolgun dudaklarına rağmen yumuşak hatlı bir kadın gülümseyerek belirdi. “Demek geldin, hoş geldin, çok iyi bir karar verdin,” dedi kadın. Ne hoş gelmişliğine ne de verdiği karara pek de emin olamamış bir onay verdi başıyla. Sanki ağzından çıkacak sözcükleri sakınır gibiydi. “Gel çay yaptım,” dedi hanımefendi. Valizini portmantonun yanındaki boşluğa yerleştirip salona geçti. O güne değin tozunu aldığı biblolar yabancı geldi ona. Vitrindeki saatin sesi tüm salona yayıldı. Kadın gümüş çay tepsisiyle geldi mutfaktan. Çayı iki üç kremalı bisküvi ve yanında çubuk krakerlerin olduğu tabakla fiskos masasının üzerine bıraktı. Karşısındaki berjer koltuğa oturup kadının yüzüne baktı. Ne kadar kararlı olup olmadığını anlamaya çalıştı. “Heyecanlı mısın?” diye sordu evin hanımı. Kadın bu defa başını iki yana salladı. “Bak biz sana söz verdiğimiz her şeyi hazır ettik,” dedi ve yanındaki sehpanın üzerindeki sarı zarfa uzandı. Bir yandan karşısında omuzları çökük başı dik oturan kadını süzdü, diğer taraftan zarfı açıp içinden önce pasaportu, sonra bileti, son olarak da biraz yabancı parayı yelpaze gibi sallayarak çıkardı.

“Kaç yıl oldu bizimlesin. On beş? En az on beş. Çocuklarımı sen büyüttün, onlara abla oldun. Ben de Süleyman abin de seni hep evin kızı bildik. Süleyman Bey hiç ikiletmedi, neden diye bile sormadı, hemen hak verdi bana. Bilirsin eli uzundur, hemen tanıdıkları soktu devreye, sekreteri Nermin de sağ olsun çok ilgilendi, senin belgeleri hallettik. O da biliyor çünkü, aklım hep ablamda. Eniştem her konuşmamızda ablanıza bakıcı dayanmıyor diyor. Gurbet zor, oradakilerin huyları farklı. Ablamı biliyorsun, titiz. Ee yatalak kadınla da uğraşmak hiç kolay değil hani, o da az çekmedi. Başkası olsa senden asla vazgeçmezdim, teklif bile etmezdim ama ablam işte, kanım. Bu yol sadece bizim değil senin de derdine deva olacak. Sen de şu kocan olacak itten ve fesat anasından kurtulacaksın. Bu defa bulamazlar da hem seni. Az mı çektin, canım benim! Bak daha gençsin. Daha önce de söyledim sana, kalacak yer derdin olmayacak. Kazandığın cebine kalacak. Kaynanan şimdi köyde, tarhanalar, salçalar hele bir olsun bir aya kalmaz yine gelecek başına. Eskileri dökecek önüne, konuşacak da konuşacak kocana. Yetmez mi bu kadar hor görülmek! Ana-oğul ağırlasınlar şimdi birbirlerini… Sana çektirdiklerini unuttun mu a benim merhametlim! Biraz da kendi geleceğini düşün. Çoluğun çocuğun olsa diyeceğim ki tamam kızım, onlar için dayan ama bu saatten sonra da… Ama yok yok, senin de bir tane hayatın var. Bilmediğin yerlere gideceğine güvende olacağın yere git. Kaç kurtar kendini bu vicdansızların elinden.”

Kaçmak kurtulmak mıydı? Doğduğu mahalle ve çevre semtlerden öteye gidememiş, köyüne giden tepelerden başka bir yola çıkmamış biri için uçak bileti miydi kaçış? Her şeye yeniden başlamanın nasıl bir şey olduğunu nereden bilecekti? Bugüne değin ağzını açıp da tek bir duygusunu dahi ifade edememiş bir insan için kolay mıydı yeni bir dil? Kimliğinin hakkını verememiş bir kadın pasaportu nasıl taşıyacaktı? Nasıl olurdu, nasıl yapardı? Ne farkı olacaktı gelecek günlerinin bir önceki gününden!

Zarfı alıp çantasına koydu. Çıktığı merdivenleri birer birer indi. Hanımının parfüm kokusu takip etti onu. Kendini hiç bu kadar boşlukta hissetmemişti ama bu karanlık ve belirsizlik kalp ritmini düzenlemiş, içindeki çarpıntıya son vermişti.  Kaybedecek neyi vardı kendinden başka. Kendini feda etmek yıllardır en iyi yaptığı şeydi, son bir defa daha yapsa ne olurdu sanki.

Caddenin köşesindeki gazete bayisinin önünden geçerken gözü gazetelere ilişti. Pek gazete okumazdı. Sildiği camlarda deterjan lekesi kalmasın diye haşır neşir olurdu önceki günlerin gazeteleriyle. Bazen yaprakları buruşturup top haline getirirken üçüncü sayfa haberlerine göz gezdirirdi. Kendi ölümünü düşünürdü. Acaba bir gün sadece bir günlük haber olur muydu?

Ana caddenin iki arka sokağında tenha bir yer buldu. Çantasından zarfı çıkardı. Önce sigarasını yaktı, sonra zarfı tutuşturdu kibritle. Zar zor alev aldı pasaportun kapağı, baş parmağı hafif yandı ama canını çok yakmadı. Sigarası bitene kadar ‘Lütfen Çöp Atmayın’ yazan kepenklerin köşesindeki duvar dibine terkedilmiş delik bir soba kovasında zarfın yanışını izledi. İçi soğudu ateşin karşısında.

Valiz, hanımının portmantosunun yanında duruyordu, kendi gibi o da fark edilmemişti ve terk edilmiş evinin yatak odasında makine örmesi halının üzerine damla damla kan akıyordu.

Yağmur durdu, damlalar vedalaştı. Küçük bir serçe gördü kaldırımın kenarında. Ürktü serçe, uçtu ve büyümekte olan bir ağacın dalına kondu. Son beş basamak kalmıştı geleceğine. Merdivenlerin sonunda gördüğü ilk üniformalının yanına yaklaştı. Gözünü bile kırpmadan “Kocamın canına kıydım,” dedi.

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Çağrı Oral
Latest posts by Çağrı Oral (see all)
Visited 64 times, 1 visit(s) today
Close