İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Yüklük” Kitap İncelemesi

Bir şeyin ağırlığı anlamına gelen “yük” kelimesi ve bu kelimeden türemiş bir sözcük olan “yüklük”. Bir aracın, bir hayvanın ya da bir insanın taşıdığı ağırlık, yük… Anneanne evindeki yorganları taşıyan dolap, yüklük… Omuzlarımızdan ağırlığı hiç eksik olmayan yükler… Hem fiziksel hem de ruhsal ağırlığı olan kelimeler: yük ve yüklük.

Kitabına Yüklük ismini vermeyi tercih eden yazarımız Ahmet Büke, 1970 yılında Manisa iline bağlı, Ege Bölgesinin bir ilçesi olan, Gördes’te dünyaya gelmiş. Eğitim hayatını Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olarak tamamlamış. Hayatına İzmir’de devam eden Büke, çeşitli ödüller kazanacak olduğu yazın dünyasına ilk adımını 32 yaşında öykü yazmaya başlayarak atmış. Bu ödüllerden öne çıkanları ise: Alnı Mavide adlı eseriyle 2008 yılında aldığı Oğuz Atay Öykü Ödülü ve Kumru’nun Gördüğü adlı eseriyle 2011 yılında aldığı Sait Faik Hikâye Armağanı.

Öykülerinde kötülük, adaletsizlik, gayr-ı meşru ilişkiler, işsizlik, cinayet, açlık ve yoksulluk gibi toplumsal meseleleri politik bir bakış açısıyla ele alarak konu edinen yazarımız Büke, aynı zamanda politikleşmeyi dışlayan bir edebiyattan da çok uzakta konumlandırıyor kendini. Kızı Zeynep’e adadığı, 2014 yılında yayımlanmış olan Yüklük kitabı “Hâl” ve “Bakiye” isimli iki bölümden meydana geliyor. Toplam on beş öykünün yer aldığı kitapta ilk bölümü dokuz, ikinci bölümü ise altı öykü oluşturuyor. 

“Hâl” başlıklı ilk bölümdeki öykülerde askerlik, çocuk işçiler, aile içi ilişkiler ve yoksulluk temaları öne çıkıyor. Büke, dert edindiği ve bizlerin de dert edip unutmamamızı istediği toplumsal sorunları kaleme alıyor bu öykülerde. 

-çocuklara kıyıyorlar hâlâ-“

“süngerli odalarda…”

İlk okuduğumuzda bizlere anlaşılmaz gibi gelebilecek öyküler, kendimizi yazarın kalemine teslim ettiğimiz zaman anlam kazanmaya başlıyor. Anlaşılması zor gözüken betimlemeler, yazarı tanımaya başladıkça kendilerine çabucak eşlik ettiriyor bizleri. Eşlik edebiliyor ve o sade, bir o kadar da derin anlatımlara dalıp gidiyoruz Büke’nin öykülerinde.

Biliyorum, hepsini biliyorum. Bilmek başka bir görmek haliymiş.

Yaşamın ve yaşamanın ağırlığını, yaşarken pek düşünmemeye çalışırız. Hemen hemen hiç aklımıza gelmez taşıdığımız bu yük. Hayatta ilerleyebilmenin en büyük dayanaklarından biri de bu varoluş sancısını, bu çıldırtıcı yükü, az da olsa görmezden gelebilmektir belki. Tanıdığımız biri amansız bir hastalığa yakalandığında, kâğıt toplayan üstü başı dağılmış bir çocuk gördüğümüzde, canını dişine takarak çalışan ama hiçbir zaman emeğinin karşılığını alamamış değer verilmeyen o insanları gördüğümüzde, belki öldürüldüğümüzde hatta belki de özellikle yaşarken öldürüldüğümüzü fark ettiğimiz anlarda, işte o anlarda, bir anlık durup düşünürüz. Yaşamı, benliğimizi, bizi biz yapan her şeyi; toplumu, ölümü ve evreni düşünürüz. Yaşamak, yaşamanın farkında olmadığımızda mı yaşamaktır, yoksa durup bütün yükleri sırtlamayı göze alıp sona doğru gittiğimizi bile bile yürüdüğümüzde mi?

Bildiklerimi kendime tekrar ettikçe hayret ediyorum. Artık olamamak ama bir izinle -şimdilik- kalmak burada, nasıl da ağır bir yük.

Sürekli politik bir tavırla öykülerini kaleme alan Büke, “Annem, bütün anneler gibi bu dünyada adalet istiyor,” diye yazıyor bir öyküsünde. “Öteki dünya” dedikleri inanç mekanizmasının karşısında durarak bu dünyadaki adalete dikkat çekmek istiyor. Öteki dünyanın nasıl da buradaki yaşamın üstüne basa basa onu değersizleştirdiğini, bu söylemin altına sığınılarak yapılanları düşündürtüyor.

Uzayda zaman varsa bizim memlekette kader vardı sonuçta. Ondan öte olmuyordu hiçbir şey.

Öyküleri okudukça zaman ağırlaşıyor. Toplumsal gerçekliği, çürümüşlüğü, adaletsizliği birkaç sayfada önümüze seriyor Büke. Bunu hem o kadar hızlı hem o kadar örtük anlamlarla yapıyor ki durmak ve düşünmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Yapacak hiçbir şey olmadığında sadece durup düşünmek bile yapılacak en iyi şeydir. Zaman zaman nasıl acı eşlik ediyorsa kalemine, ironi de eşlik ediyor ve biz bazen sanki Büke’nin bilinç akışında yürümeye başlıyoruz. Yürüdükçe gerçeklikle karşılaşıyor, acı duyuyor ama dudağımızda bir gülümsemeyle yürüyebildiğimizi de öğreniyoruz. Bütün o yüklerle yürüyebilmek, daha çok yürümenin bilincinde olarak yürümek…

Bizim hikâyemiz hızla söylenen bir şarkı gibidir. En açık hikâyeyi bile yavaş okumak gerekiyor. Şarkının devrini düşürmeyin. Bunu demiyorum. Zamanı ağırlaştırın okurken. Televizyonu kapatın ve etrafınızdaki insanları uzaklaştırın.

Kitabın ikinci bölümü olan ”Bakiye” kısmındaki öykülerde yazar kendisi ve toplum için önemli olan, saygı duyduğu ve artık aramızda olmayan sanatçılara yer veriyor. Onların ölümünü akılda tutarak diyaloglar kuruyor. Biz bu diyalogları okurken kendisini de ölü kıldığını fark ediyoruz. John Fante, Vüs’at Bener, Sait Faik Abasıyanık, Andrey Platonov, Tina Modotti ve Sevgi Soysal ile ayrı ayrı sohbet ediyor. Değerli olan yazar ve sanatçılar ile hayali diyaloglarını kaleme alırken onların ölmüş olmasının yanında kendisini de ölüymüş gibi anlatması belki de hayattayken edebiyat ve sanatın değerinin nasıl da bilinmeyişinin bir yansımasıdır kim bilir?

Romanın arkasına saklanabilir yazarlar. Trençkotla siste yürüyen insanlar gibi.” Öykülerinde Büke de biraz bunu yapıyor gibi. Okurken, “Trençkotuyla önümüzden geçen kim?” diye düşünüp duruyoruz ama sadece yürüyüşüne odaklanıyor ve sonra da gözden yitiriyoruz yürüyeni. Elimizde geriye kalan tek şey, trençkotlu birinin yürüme eylemi oluyor. Durup düşünmek kalıyor bir de neden trençkot giyip gizlendiğini. Öyküler sisli bir akşamda yanımızdan trençkotlu birinin geçişi gibi hızlı, hafif, saklı ve derin.

Bunları göremez insan ama kokusunu duyar.

“Üstelik her baharın ayrı kokusu var. Doğduğunuz günden ölmeden önce gördüğününüz son bahara kadar düşünün. Tek tek. Hepsinin ayrı kokusu yok mu? Öldükten sonra gelen baharların da rahiyası farklı. Onları bulup çıkarmak biraz daha zor ama…

Toplumun sorunlarını görmezden gelemeyen, bu sorunlara tanık olan belki bizzat da yaşayan ve anlatmaktan çekincesi olmayan bir yazarla tanışmış oluruz Büke’yi okuduğumuzda. Bu toplumda yaşayan herkes gibi dertleri olan fakat bunları görmezden gelemeyen, kanıksamayan ya da şerhini yazdıklarıyla ortaya koyan bir yazar. İşte bu yüzden hamallık yapan yaşlı birinin sırtında sürüklediği yükler gibi Yüklük eseri. Okurken çok zor gelmeyen ama biraz durup düşündükçe yutkunacağımız öyküler. Kısacık, özgün, gerçek, acı ve ironi dolu öyküler. İnsan dolu öyküler…

Editör: Elif Türkoğlu

Kaynakça:

Büke, Ahmet. Yüklük. İstanbul: Can Yayınları, 2019.

Yorumlar kapatıldı.