İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yıl Dönümünde Cevdet Kudret: “Bir Soyadı yahut ‘Solok’ Meselesi”

Cevdet Kudret’i daha iyi tanımak için yaşamına bakmadan evvel soyadı meselesine değinmek gerekir. Sağcı-solcu meselesinden kaynaklanan bir soyad değişikliğidir onunki. Bir tarafın, bir azınlığın ya da grubun içinde bulunmak zordur o yıllarda. Sağcısı da solcusu da ifşa edildiği takdirde ya sonu müebbettir ya da idamdır. Cevdet Kudret Solok, 7 Şubat 1907 tarihinde İstanbul’da doğar. Henüz 1900’ların başında doğması onu Osmanlı’nın çöküş yıllarına denk gelmesine ve her iki dünya savaşına şahit olmasına neden olacaktır. Bu durum sadece onun kaderi değil, onun gibi o yıllarda doğanların da kaderi olacaktır.  Asıl adı Süleyman Cevdet Kudret’tir. Kendi deyimiyle “küçük bir azınlığın keyifli yaşamına değil, büyük bir çoğunluğun sıkıntılı yaşayışına aday olarak” dünyaya gelmiştir.

1934 yılında Soyadı Kanunu dolayısıyla aldığı SOLOK soyadını alır. Elbette o yıllarda başta sol’muş yahut sağ’mış gibi sıkıntılar henüz ülkede patlak vermediği için Cevdet Kudret bu soyadını almada herhangi bir sakınca görmemiştir. Ancak 1946 yılında çok partili sürecin devreye girmesiyle birlikte bu problemler kendisini fazlaca hissettirir. 1959 yılında bu sıkıntı ve zorunluluklar sonucunda SOLOK‘u Kudret’e çevirerek aslına döndürür. Çünkü o yıllar DP yıllarıdır ve DP’nin birçok yazar ve sanatçı üzerinde baskıcı bir tutumu vardır. Bu tutum da onu yaşamını ebediyete kadar etkileyecek soyadı değişikliğine götürür.  

https://www.cevdetkudretodulleri.com/v2/wp-content/gallery/cevdet/005.jpg

Kısaca Yaşamı

Babası Birinci Dünya Savaşı sırasında 1918 yılında Musul’da ölen terlikçi Sadullah Efendi’dir, annesi ise Hatice Hanım’dır. Cevdet Kudret, Numune-i İrfan İlkokulu ile Davutpaşa Ortaokulu’nu bitirdikten sonra İstanbul Erkek Lisesi’ne yazılır. Lisedeyken bir hastalık sonucu öğrenimine ara vermek zorunda kalır. Yarım kalan öğrenimini 1930’da İstiklal Lisesi’nde tamamlar. 1933’te Darülfünun Hukuk Fakültesi’ni bitirir. 1934’te Kayseri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği ile işe başlar. 1937’de ise İhsan Nisari Hanım’la evlenir. Öğretmenlik ve çalışma yaşamı, 1938-1939 Ankara Konservatuarı edebiyat ve diksiyon öğretmenliği, 1945-1950 yıllarında Ankara Erkek Lisesi öğretmenliği ile Türk Ansiklopedisi’nde edebiyat sekreterliğinde geçer. 1950 yılında Demokrat Parti’nin başa geçişiyle Bitlis Ortaokulu Türkçe öğretmenliğine atanınca öğretmenlikten ayrılıp kısa bir süre avukatlık yapar. 1963-1965 yılları arasında Türk Dil Kurumu’nda redaktör, 1967- 1970 yılları arasında Bilgi Yayınevi’nde danışman, 1970-1975 yılları arasında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışır. Emekli olduktan sonra Bodrum’a yerleşir. Ayşe adında bir kızı vardır. 10 Temmuz 1992’de yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak İstanbul’da Cerrahpaşa Hastanesi’nde ölür. Mezarı, Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’ndadır.

Bir Buhran Döneminin Sanatçısı: Cevdet Kudret

1940’lı yıllardan itibaren yaşadığı sıkıntılar, dönemin sosyal özellikleri, maddi problemler Cevdet Kudret’in kalemini fazlasıyla etkilemiştir. O kendisini, yaşamını, çocukluğunu etkileyen o günleri şöyle anlatır:

 “Benim çocukluğum 1. Dünya Savaşı yıllarına rastlar. O zaman dünya savaşı demek saman ekmeği yenen devir demekti. Yakup Kadri bir ozanı yermek için “Saman yiyen nesil” diye tarizde bulunmuştu. Ben savaş yıllarında sekiz dokuz yaşlarındaydım. Yani Saman yiyen neslin en küçük kuşağından idim” 

İşte, savaş yıllarındaki bu sıkıntılar ileride yazacağı öykü ve romanların da tematiğini oluşturur. Yine Cevdet Kudret, dönemin ağır ekonomik sıkıntılarını da şu şekilde dile getirir: “O döneme ait ikinci izlenimim ekmeklerin camilerde dağıtılması idi. Ya da bizim orada camide dağıtılıyordu. Müezzinin odasında. Belli saatlerde vesikalarımızı gösteriyor, ekmeğimizi alıyorduk. O gün bir adam, ekmek arabasından ekmekler boşaldıktan sonra kendisini arabanın içine attı. Ve arabanın zemininde kalan ekmek unlarını yalamaya başladı. Belki vesikası yoktu. Öylesine aç kalmıştı ki, o unları yalayarak karnını doyurmaya çalışıyordu.” O yıllarda çekilen sıkıntılar sadece siyasi kaynaklı değil aynı zamanda sosyolojik ve ekonomik nedenlerden de kaynaklanmaktadır.  Tüm bu ağır şartlar altında bir şeyler yazmak karalamak güç olsa da bir şeyler yazmanın, haykırmanın gerekliliğine inanırdı; hatta dönem sanatçılarının birçoğu inanırlardı. “İşte böyle bir aşamadan geçerek bugüne geldiğim için benim tabiatıyla ilk sanat eserlerimde aydınlık bir hava, neşeli bir hava yoktu elbette. İlk sanat eserlerimin yapısındaki karamsarlık işte buradan geliyor” diyen Cevdet Kudret bu sıkıntılar içerisinde asla karamsarlığa, umutsuzluğa düşmemiştir.

“Biz Böyle Kaçamak Şeylerle Okuma Fırsatını Elde Ettik”

Dönemin toplumsal ve ekonomik sıkıntılarının yanında bir de eğitim sistemindeki bozukluklar, Köy Enstitüsünün ve Halk Evlerinin kapanması gibi sıkıntılar o günün çağdaş yazarlarını etkilemiştir. Bu nedenle tüm bunlar, Cevdet Kudret’in yazı yazma ve kendisini yenileme noktasında bir engel teşkil etmekteydi. Cevdet Kudret, sıkıntısını teşkil ettiği dönemin eğitim sistemini ise şöyle değerlendirir: “Bu sakat eğitim sistemi bizden sonra da, son zamanlara kadar sürdü. Biz de bu yoldan kurtulabilmek için bir o kadar daha çaba sarf etmek zorunda kaldık. Bizim gençliğimizde, çocukluğumuzda ya da ilk gençlik çağımızda şimdiki kadar bol çeviri yoktu. Ben Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ini okuyabilmek için Abdullah Cevdet’in çevirisi Şehbal isimli bir dergide tefrika edilmiş vaktiyle, Ali Emirî Efendi Kütüphanesi’nde dergiyi buldum ve haftalarca okuldan kaçarak onu okudum. Biz böyle kaçamak şeylerle okuma fırsatını elde ettik. Bunlar şimdiki kuşaklar için hayal ve masal gibi geliyor. Biz edebiyatın kapılarını açmak için adeta kapıları zorluyorduk.” Bazen bizler için normal olabilen değerler, bazılarının damaklarında masal tadı bırakabiliyor ve bir heves ya da tutku yaşamı belirleyebiliyor.

https://www.cevdetkudretodulleri.com/v2/wp-content/gallery/cevdet/031.jpg

Bizler Cevdet Kudret’i asıl, cumhuriyet devri Türk şiirinin ilk edebi topluluğu olarak bildiğimiz “Yedi Meşale”nin bir üyesi olarak biliyoruz. Bu topluluk 1928 yılının Nisan ayında çıkardıkları Yedi Meşale adlı kitapla, üyelerinin bile ummadığı bir ilgiyle karşılaşır. Cevdet Kudret, yıllar sonra Filiz Nayır Deniztekin’in kendisiyle yaptığı söyleşide Yedi Meşalecilerin bir araya gelişini ve ortak kitap çıkarma düşüncesinin doğuşunu şöyle anlatır: 

“(…) 1926-1927 yıllarında, o dönemin genç ozan ve yazarları Servet-i Fünûn dergisinde yazmaya başlamışlardı. Kimisi çeşitli liselerde, kimisi darülfünunun (üniversite) ilk sınıflarında okuyan bu gençler sık sık gidip gelmeye başladıkları derginin yönetim yerinde birbirleriyle tanışmışlardı. Bunlardan 7 tanesi arasında yakın bir arkadaşlık doğdu. Dergi yönetim yerindeki toplantılar kendilerine yetmez olunca, hafta sonu tatillerinde evlerde toplanmaya başladılar. Çoklukla da, Yaşar Nabi’nin Şehzadebaşı’nda, Vefa’ya giden yoldaki evinde toplanılırdı. Günün birinde, o güne dek yazdıklarımızdan seçmeler yaparak onları bir kitapta toplamayı düşündük. Çeşitli önerilerden sonra, Yedi Meşale adı üzerinde anlaşmaya varıldı.”

İşte Cevdet Kudret’in edebiyata olan bu azim ve isteği ileride onu büyük bir sanatçı yapmaya yetecektir. Nitekim lise yıllarında ilk şiirleri yayımlanmaya başlar. 1929 yılında ilk şiir kitabı Birinci Perde yayımlanır. Birinci Perde adlı şiir kitabı yayımlandığında Cevdet Kudret henüz yirmi iki yaşındadır. Yedi Meşalecilerden Yaşar Nabi Nayır, Cevdet Kudret’in Birinci Perde’si ve şiir anlayışını şöyle açıklamaktadır: “Bütün bu mini mini şiirler ne ahenktar bir şekilde bina edilmişlerdir. Cevdet’in kendisine mahsus hiç de ağdalı olmayan fakat şayan-ı hayret bir ifade tarzı vardır. Bakınca hiçbir fevkaladelik fark edemezsiniz, fakat bir aynını yapmak imkânsızdır.” Şair kitabına ölüm şarkılarıyla başlıyor; çünkü bu şarkı İkinci Dünya Savaşı’yla başlıyor. Ölüm hakkında şimdiye kadar çok şey söylenmiştir, fakat daha söylenecek şeyler kalmış olduğunu bu şiirler bize ispat ediyor: 

Ben böyle yapayalnız yaşıyorken daha dün 
Şimdi ne çok adamla doldu boş odalarım. 
Yirmi yıl yer üstünde sürünüp duran beni 
Omuzda götürdüler, omuzda götürdüler… 
Sevincinden omzunda taşıdı cihan beni…

“Dört duvardan ibaret bir odada, başucunda bir mumdan başka arkadaşı olmadan can vermenin ne derin bir hüznü vardır. Sonra onu hayatında aramayan bir sürü dostun cenazesine koşması ne iğrenç bir riyakârlıktır” (Nayır, 2007, s. 82). Şairin şiirlerinde gerçekliği ve ironiyi; hatta ölüm duygusunun iç dünyasında yarattığı yalnızlığı ne derece ustalıkla kullandığını yukarıdaki dizelerde görmekteyiz. Birinci Perde adlı şiir kitabı dışında da Cevdet Kudret, şiir yazmaya devam etmiştir. Şiirleri yayımlanmasa da şiir yazmayı bırakmamıştır. Bu dönem Cevdet Kudret için “İkinci Perde” dönemi sayılır. Bu şiirlerde halk şiirinin izlerini ve dönemin toplumcu hassasiyetlerini görmek mümkündür. Onun şiirlerinde Nazım Hikmet’in ve “Toplumcu Gerçekçiler”in etkisinin Cevdet Kudret’i özellikle Anadolu’da öğretmenlik yıllarında derinden etkilediğini söylemek yanlış olmaz. 

https://www.cevdetkudretodulleri.com/v2/wp-content/gallery/cevdet/015.jpg

Şiir dışında Cevdet Kudret’in en önemli özelliklerinden biri de edebiyat tarihi alanında yazdığı eserlerdir. Eski Türk edebiyatı alanında yazdığı monografiler, eleştiri yazıları, liseler için yazmış olduğu edebiyat ders kitapları oldukça önemlidir. Edebiyat tarihi alanında yazdığı eserlerde sağlam belgeler ve izlediği akılcı yöntemler önemlidir. Dili oldukça başarılı bir şekilde kullanır. Sade, açık, özlü ve kısa anlatımı tercih etmiştir. Özellikle, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman adlı eseri edebiyat tarihi alanında önemli bir yere sahiptir. Bu eser iki ciltten oluşur. Birinci cildi 1859- 1910 yılları arasındaki Tanzimat’tan Meşrutiyet’e uzanan dönemleri kapsar. Eserde dönemin dil, tema ve çeviri gibi sorunları ele alınmıştır. İkinci cilt ise 1910-1923 yıllarını kapsamaktadır. Cumhuriyet döneminin roman ve öyküleri ele alınmış, örnek metinlerle incelenmiştir. Yazarın iki ciltten oluşan Örneklerle Edebiyat Bilgileri adlı eseri de edebiyat tarihi açısından önemle incelenmesi gereken bir yapıttır. Birinci cildinde Cevdet Kudret, anlatım yolları ile anlatım çeşitlerini, ikinci ciltte de edebiyat akımları ile edebiyat türlerini anlatıyor. (Hızlan, 2007, s. 53). Hemen hemen yazınsal türlerin tamamında eser veren Cevdet Kudret’in önemli bir yönü de denemeciliğidir. Şiir, öykü, roman tiyatro, dil ve farklı konular üzerine yazdığı denemeleri “Bir Bakıma” (1977) adlı kitapta toplar. Denemelerinde birey-toplum ilişkisi apaçık ortadadır. Denemelerinin bir diğer önemli özelliği de denemelerindeki yergi gücüdür. 

Cevdet Kudret, bir şair, öykücü ve romancı olarak dil konusuna çok önem verir. Türkçenin sadeleşmesine, Arapça ve Farsçadan aldığımız kelimelerin arındırılmasına kafa yorar. Dil konusunda yazmış olduğu Dilleri Var Bizim Dile Benzemez (1966) adlı kitabı bu yönüyle önem arz etmektedir. Cevdet Kudret’in tiyatro alanındaki çalışmaları da önemlidir. Karagöz (1968- 1970) çalışması hacimli ve büyük bir eserdir. Üç cilt olan bu eserde 37 oyun, 19 muhavere ile 56 örüye ulaşılmıştır. Geleneksel gölge oyunu hakkında etraflı bilgilerin yer aldığı bir eserdir. Tiyatro üzerine yazdığı ikinci eser iki ciltten oluşan Ortaoyunu’dur. (1973-1975) Tıpkı Karagöz’de olduğu gibi geleneksel halk tiyatromuzu irdeleyen bir yapıttır. Tamamı yirmi dört oyundan oluşan bu eser tiyatro severler için faydalı ve rehber bir kitaptır. Birçok tiyatro eseri veren yazar diğer türlerde olduğu gibi tiyatroda da yerli ve milli konulara yer verilmesi gerektiğini savunmuş, Tanzimat’ta Batı tiyatrosu ile karşılaşan aydın yazarlarımızın, halk tiyatrosu geleneğini küçümsemelerini sert bir şekilde eleştirmiştir. Bunun yanında Tersine Akan Nehir (1929), Rüya İçinde Rüya (1930), Kurtlar (1933) adlı oyunları Darülbedayi’de sahnelenmiştir. Danyal ve Sara adlı oyunu “Varlık” dergisinde  (1938), Yaşayan Ölüler adlı oyunu “Ağaç” dergisinde (1936) tefrika edilmiştir. Cumartesi Çocuğu adlı güldürü biçimindeki bir oyunu ise tamamlayamamıştır.

Cevdet Kudret’in yazın hayatımızda eser verdiği bir diğer alan da öykü ve romandır. Öykü ve romanlarında kendisini ve içinde yaşadığı toplumu, gerçekçi ve etkileyici bir dille anlatmıştır. Cevdet Kudret, öz yaşamını şöyle dile getirmiştir: “Ben özel yaşamımı her zaman arka plana çekmişimdir. Halkın genel yaşayışı içinde sıradan bir insan olarak yaşamayı yeğledim. Onun için özel yaşayışımın önemli dönemleri halkın yaşayışının önemli dönemleri ile iç içe girmiştir” (Milliyet, 1992). İstanbul’da doğup büyümesine rağmen Anadolu’yu ve Anadolu insanının sorunlarını işlemesi onun halkçı özelliğini göstermektedir. Cevdet Kudret, 1976 yılında “Bir Sanatçının Günlüğü” başlıklı radyo programındaki konuşmasında öykü ve romana yönelişini şöyle açıklar: “Romancılığa yönelince onda da Gogol’u yeğledim. Gogol’un özellikle Ölü Canlar’ının büyük etkisi altında kaldım. Bu etki dediğim taklit değil; ondan esinlenmek, ondan ders almak anlamında söylüyorum. Stendhal’i sevdim. Kırmızı ve Siyah’ı bilhassa. Yani üslubundaki yalınlık bakımından sevdim, ki kendi üslubumu, o demin söylediğim hani, “Güneş battı” diyemeyip de “Güneş intihar etti” sözünden dönmeyi ve yalın üsluba yönelmeyi Stendhal’den öğrenmiş oldum. Bizim edebiyatımızda da beni ilk etkileyen yazar Halit Ziya, Mai ve Siyah’ı oldu” (Kudret, Kabacalı, 1993, s. 146). 

Yazdığı ilk üç romanı üçleme olarak nitelendirilebilir ve savaş yaşamının, DP’nin topluma yönelik yaptırımlarının ve şehirleşmenin olumsuz etkisinin bir aynası sayılabilir. Edebiyata genç yaşta giren ve Yedi Meşaleciler arasında yer alan Cevdet Kudret’ in ilk romanı 1942’de yayımlanan Sınıf Arkadaşları’dır. Bu romanda Cevdet Kudret, Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki çocukluk anılarını ve yaşamını toplumcu bir gözle anlatır. 1958 yılında çıkan Havada Bulut Yok adlı romanında ise tek parti dönemi Türkiye’sini anlatır. Cevdet Kudret, bu dönemde edebiyat öğretmenliği mesleğini sürdürür. Bu roman otobiyografik özellikler taşımaktadır. 1976 yılında yayımlanan üçüncü romanı ise Karıncayı Tanırsınız’dır. Bu, roman üçlemesinin son cildi sayılır. Bu romanda Kudret, İstanbul’un Cumhuriyet döneminde, tıpkı işgal dönemini andıran bir biçimde zorlaşan yaşam koşullarını anlatır. Düşüncelerinden dolayı çektiği sıkıntıları, iş bulma noktasında yaşadığı problemleri ve emek sömürüsü romanının ana başlıkları sayılır. 

Tarihin En Acı Sahnelerinden Biri: “Ölü Yemeği”

Cevdet Kudret’in 1940’larda yazdığı hikâyeleri derlediği Sokak (1974) ise klasik öykü anlayışı ile çağdaş öykü anlayışını birleştirme açısından önemli bir eserdir. Sokak’ta on iki hikâye bulunmaktadır. Altışar öykülük iki bölümden oluşur. Birinci bölüm eğlencelik, yani güldürü öyküleri, ikinci bölüm ise ağlamaklı yani dramatik yanı ağır basan öykülerdir. Özellikle Cevdet Kudret’in Ölü Yemeği adlı öyküsünde ise yoksulluk son noktaya ulaşmıştır. Öykünün baş kahramanı Dursun Ağa, sakalık yaparak geçimini sürdürmektedir. Dursun Ağa’nın ani ölümü karısı Gülnaz Kadın ile iki çocuğunu ortada bırakmıştır. Ölü evine komşuları tarafından üç-beş gün yemek getirilir. Yemeğin kesilmesiyle birlikte çaresiz kalan Gülnaz Kadın iki çocuğuyla ne yapacağını kara kara düşünmeye başlar. Yoksulluk probleminin beraberinde getirdiği beslenme sıkıntısı ile baş başa kalan çocuklar dayanamazlar ve hasta düşerler. Gülnaz Kadın’ın küçük çocuğu ile arasında geçen diyalog ise yoksulluk trajedisinin son noktasıdır: 

“Küçük oğul yattığı yerden onu dikkatle seyrediyordu. Hasta sayıklamağa başladığı zaman çocuk, yatağının içinde doğruldu, yalnız anasının duyabileceği kadar hafif bir sesle:

 -Anne, dedi, ağabeyim ölecek mi? 

Kadın, tenine soğuk bir rüzgar değmiş gibi ürperdi; ürkmüş gözlerle oğlunun yüzüne baktı:

 -Niye sordun? 

Çocuk, anasının bakışları önünde bir an durakladı, sonra kulağına doğru uzandı, ağabeyine duyurmamağa çalışarak, fısıltıyla söyledi: 

-Beyaz Evden (Komşudan) gene yemek gelir mi?”

Öyküden alıntılanan bu örnek belki de tarihin en acı ve dramatik sahnelerinden biridir. Çünkü öyküde yoksulluk sıkıntısı nerdeyse tüm çıplaklığıyla okuyucuya aktarılmıştır. Açlığın vücuttaki sızısı ve dürtüsü ölümün soğukluğuna karşı galip gelir çocukta. Abisi öldükten sonra eve yas yemeğini getirmek için konu komşu gelecektir ve çocuk bunu biliyordur. Çünkü Müslüman adetlerinden biri de ölü evine yemek götürülmesidir. Babasının ölümünde eve gelen yemekleri düşünen küçük çocuğun ölü yemeğinden medet umacak düzeyde açlık ve yokluk içindeki küçük bir çocuğun yemek gelir ümidiyle abisinin ölümünü düşünmesi trajedinin son noktasıdır. Cevdet Kudret’in bu öyküyü yazması ilham dışıdır, yani tesadüfîlikten uzak yazılmıştır; her şey bilinçli bir şekilde tasavvur edilmiştir. Çünkü öykünün yazılış tarihi, İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü bir döneme denk gelir. Ekonomik problemlerin toplumun geniş kesimini kuşattığı bu yıllarda yoksulluk kronik bir hale dönüşür. Öykünün kahramanları olan anne ve çocukların bu durumlarına karşı çevrenin, komşuların duyarsız kalması, insanlığın ve vicdanın önemini yitirdiği bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Yoksulluğun sebep olduğu ahlâki yozlaşma bu öyküde açıkça görülmektedir.

 Cevdet Kudret Gösteri adlı bir gazetede kendi öykü ve roman anlayışını şu cümlelerle özetler: “Ben biyografik romanla başladım işe. 1914’ten 1945’lere kadar getirdim. Birbirini tamamlayan ayrıca her biri bağımsız birer cilt olan üç roman yazdım. Böylece Türk toplumundan otuz yıllık bir kesit vermek istedim. Hatta bu tarz romanlara -yazmadım, söylemedim ama- “kesit roman” diye bir ad taktım kendi kendime. Uyguladığım roman tekniğinde kendimce yapmak istediğim şey şu: O zamana kadar olaylar tek kahraman üstünde örülür, tek kahramanın serüveni ile roman biterdi. Ben ise asıl kahramanı Süleyman’ın çevresinde toplumun türlü kişilerini vermeye çalıştım. Bu fikri de Gogol’un ünlü romanı Ölü Canlar’da uyguladığı teknikten aldım. Bilirsiniz, Ölü Canlar’da roman kişisi, çeşitli çevreleri dolaşır başka başka kişiler verilir. Ben de o tekniği benimseyerek Türkiye’ye uyarlamaya, o verilerle çeşitli çevreleri vermeye çalıştım” (Gösteri, 1992, s. 5).

https://www.cevdetkudretodulleri.com/v2/wp-content/gallery/cevdet/039.jpg

Cevdet Kudret, kendi romanını yazmıştır. Yani kendi romanını kendi kalemiyle yazmıştır. Düşüncelerinden ödün vermediği için güç bir yaşam sürmüştür. Bu sadece onun kaderi değil, dönemindeki sanatçıların da kaderidir; coğrafya kaderidir. Yasaklara ve baskılara karşı olduğunu, özgür düşüncenin yazınsal türlerle halka ulaştırılması fikrini benimser. Cevdet Kudret, öykü ve romanlarında toplumcu halkçı ve gerçekçidir. Edebiyat-toplum ilişkisinin önemli olduğunu bilir ve ona göre yazar. Ama asla eserlerinde ideolojik öğelere yer vermez. Kendi dünya görüşünü eserlerine siyasi bağlamda yansıtmaz. Onun eserlerini okurken kendi geçmişinle yüzleştiğini hissedersin ve bu durum belki de otobiyografik roman anlayışına yaklaştırır. Cevdet Kudret’in romanında hepimiz kendimizden ve çocukluk, ilk gençlik ve gençlik hayatımızdan birer parça buluruz. Kendi geçmiş hayatımızı yeniden yaşarız. İşte bu nedenle Cevdet Kudret’in romanı için senin romanındır, benim romanımdır; bu karakter benim; şu karakter aynı sensin diyebiliriz ve bu da biz’i biz yapar. 

Bizi biz yapan Cevdet Kudret Solok’u yıl dönümünde bir kez daha anıyor ve onu okuyucularımıza bir kez daha hatırlatıyoruz.


KAYNAKÇA

ARSLAN, Orhan, Cevdet Kudret Solok’un Öykü ve Romanlarında Yoksulluk ve İkinci Dünya Savaşı’nın Etkileri

HIZLAN, Doğan, Edebiyatı Öğretmek, Cevdet Kudret’e Saygı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993.

NAYIR, Yaşar Nabi, Birinci Perde, Edebiyatın Ağır İşçisi Cevdet Kudret, (Haz. Adnan Özyalçıner), Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2007.

KABACALI, Alpay, Bilimin Işığı ile Edebiyatımızı Aydınlatan Araştırmacı, Cevdet Kudret’e Saygı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993.

KUDRET, Cevdet, Sokak, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 2010.

Yorumlar kapatıldı.