İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Jellyfish (2018) – La Loi Du Marche (2015) – Takva Su Pravila (2014) Filmlerine Bir Bakış

Jellyfish 

Yönetmen: James Gardner
Oyuncular: Liv Hill, Sinead Matthews, Cyril Nri, Anguss Barnett, Tomos Eames  
Yapım: Birleşik Krallık 
Yılı: 2018 
Süre: 101 dk. 

James Gardner’ın yönetmenliğini yaptığı film, sosyal devlet anlayışının tekdüze ve kırılmaz bürokratik zincirlerini sorguluyor. Sorgulamaktan öte bu zincirleri sarsmaya niyetli diyebiliriz. Bu niyeti filmin başrolü Sarah’nın iş bulma kurumundaki görevli ile yaptığı konuşmadan da anlıyoruz zaten. Bu kırılmaz bürokrasi zincirini temsil eden görevliye yönelik sarf ettiği alaycı sözler, zinciri sarssa da zincirin yönünü değiştirmeye yaramıyor; çünkü bu bürokrasi zinciri içerisinde duygu barındırmıyor; o tamamen mekanik… 

Sarah psikolojisi bozuk, gelgitleri olan bir anne ve iki kardeşi ile beraber yaşamakta. Yaşamak demek ne kadar doğru olur bilinmez, belki de hayatta kalmaya çalışmakta demek daha doğru olur. Patronunun Sarah’nın içinde bulunduğu zor koşullardan yararlanıp onu istismar ettiği sırada, kameranın açısının iş yerinin hemen önündeki hayatın olağan akışına odaklanması da önemli bir ayrıntı olarak göze çarparken Liv Hill’in göz dolduran performansının çeşitli festivallerden ödüller topladığını da belirtmekte fayda var. 

İlk gösterimini Tribeca film festivalinde yapan Jellyfish, Tokyo dahil birçok festivalde boy gösterdi. 

La Loi Du Marche (İnsanın Değeri) 

Yönetmen: Stephane Brize 
Oyuncular: Vincent London, Karine de Mirbeck, Matthieu Schaller 
Yapım: Fransa 
Yılı: 2015 
Süre: 91 dk. 

Yönetmenliğini Stephane Brize’ın üstlendiği orjinal ismi “La Loi Du Marche” olan Fransız yapımı filmi izlerken, başrol Vincent Lindon’ın Cannes’ta aldığı en iyi erkek oyuncu ödülünü ne kadar hak ettiğini bir kez daha anladım. Yer aldığı bütün sahnelerde, gözünüzü kırptırmadan, size kendini izlettiren bir aktör olduğunu söylemek gerekir. Türkçe’ye “İnsanın Değeri” olarak çevrilen filmin İKSV sitesindeki kısa özetinden bir alıntı yapmak istiyorum: “Neredeyse iki yıldır işsiz olan 51 yaşındaki Thierry, ailesini geçindirmek için canını dişine takmıştır. İş Bulma Kurumu’ndaki bürokratik eziyetlerin ardından bir süpermarkette güvenlikçi olarak işe başlar. Ne var ki, yeni işinde her geçen gün ahlaki sıkıntılarla boğuşacaktır.” 

Herkes bir mücadele içerisinde şu hayatta. Pasif ya da aktif; ancak hep bir mücadele var. Kahramanımız Thierry (Vincent London) de bu insanlardan biri. Uzun süre işsiz kalan Thierry, eşiyle ve gelişim güçlüğü yaşayan oğluyla beraber huzurlu ve mutlu bir yaşam sürdürebilmek için yeni bir işe ihtiyaç duyuyor. Ancak daha filmin ilk dakikasında izlerken “Gerçekten de söylediklerinde çok haklı.” diyeceğimiz iş bulma kurumu sahnesi bize, hareketli ve mücadeleci bir film vaat ediyor görünse de ilerleyen dakikalarda böyle olmayacağını Thierry’nin arkadaşlarıyla yaptığı konuşma neticesinde anlıyoruz. 

Seneca, Lucilius’a yazdığı mektupların birinde şöyle demiş: “Şu iki tür insan da ayıplanmalı bence hem hep endişe içinde yaşayanlar hem de hep bir vurdumduymazlık içinde olanlar…” Kahramanımız Thierry hiç vurdumduymaz değil, ancak sürekli endişe içerisinde de görmüyoruz kendisini. Banka danışmanının, maddi zorluklar nedeniyle evlerini satma düşüncesine nasıl baktığını sorduğunda, net bir soğukkanlılıkla hayır diyebiliyor; ancak bu durumu eşiyle düşünmeden de geçmiyor.   

Stephane Brize’ın üzerinde çok beklediği sahneleri, izlenilir kılan kişinin Vincent Lindon olduğunu söylersek sanırım yanlış olmaz. Kapitalist sisteme yapılan göndermeler zaman zaman dozunu artırıyor gibi görünse de yer yer izleyiciyi boğmayacak bir mizahi tonda ilerliyor. Toplu mülakat şeklinde yapılan iş görüşmesi esnasında Thierry’nin aldığı eleştiriler izleyiciyi kızdırırken aynı zamanda güldürüyor.  

Yönetmenimiz olayları, daha çok karakterlerinin ağzından aktarmayı seçmiş, Thierry’nin güvenlik görevlisi olarak işe başladığı marketteki acı olayı da bu şekilde öğreniyoruz zaten. Kahramanımız pek belli etmiyor gibi görünse de içten içe, sistemin paranoyasını ve insanlar üzerindeki baskısını sorgulamaya başlıyor. 

Takva Su Pravila (Kurallar Böyle) 

Yönetmen: Ognjen Svilicic 
Oyuncular: Emir Hadžihafizbegović, Jasna Žalica, Goran Bogdan, Ljubomir Bandović 
Yapım: Hırvatistan, Sırbistan, Makedonya, Fransa 
Yılı: 2014 
Süre: 78 dk. 

Yönetmenliğini ve senaristliğini Hırvat Ognjen Svilicic’in yaptığı bu anlamlı Balkan filmini 34. İstanbul Film Festivali’nde izleme fırsatı yakalamıştım. Filmle ilgili İKSV sitesinden alıntılayacağım küçük bir özeti aşağıda bulabilirsiniz: 

Kendi halinde orta sınıf bir ailenin hayatı bir gün içerisinde alt üst olur. Anne ve baba sabaha karşı eve dönen oğullarının dayak yemiş olduğunu anlayınca paniğe kapılır. Beyin kanaması geçirdiği anlaşılan genç komaya girdiğinde, onlar için zor bir sınav başlar.” 

Filmimiz, sıradan bir apartman dairesine girip, anne babasına fark ettirmeden odasına geçen ergenlik çağlarındaki genç bir çocuğu izleyerek başlıyor. Bundan sonra, kısa bir sürede kanınızın kaynayacağına emin olduğum, genç çocuğun anne ve babasına çevriliyor kameralar. Diyalogları, evimizin içinden bir yerlerden geliyormuş hissine kapıldığımız bu ikilinin oyunculukları zaten kendilerine çeşitli ödüller getirdi.  Hadzihafizbegovic, Minsk, Stockholm ve Cottbus film festivallerinde en iyi erkek oyuncu seçilirken, Zalica da yine Stockholm’de en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. 

Takva Su Pravila bürokrasi ağıyla örülü şehirlere göndermeler yapmaktan keyif alan bir film. Yönetmen Svilicic, oyuncularına ara sıra: “Kurallar Böyle” dedirterek, paragrafın ana fikri aşağıdakilerden hangisidir? sorusuna kolayca yanıt verebilmemizi sağlamak istiyor. Zaten filmde zaman zaman rastladığımız, yetkililerin önemsemez tavırları, beklenen sıralar, doldurulan formlar ve belgeler, izleyiciyi içinden çıkılması mümkün görünmeyen bir kurallar yığınının ortasına sürüklüyor.

Bu söylemlerin benzerini yönetmenliğini Danis Tasovic’in yaptığı “Bir Hurdacının Hayatı” nda da görmüştük. Ancak oradaki ailemizin maddi sıkıntıları büyüktü. Yoziç ailesinin ise, daha orta direk bir hali var; ancak bu prosedürlerle çevrili kurumların üstesinden gelebilmek için yeterli görünmüyor. Evin oğlu Tomiça’nın feci şekilde dövülmesi ve devamında gelişen olayların arasında anne ve baba figürünün, bürokrasinin yaptığı uyuşturucu etkisiyle hareket ettiklerini söylemek yanlış olmaz. Bürokrasi, böylece hegemonyası altına aldığı anne ve baba figürüne prosedürlere istençli bir katılım göstermeleri yönünde bir enerji aşılıyor. Balkan sineması varoluşçuluğu bir süredir gayet iyi işliyor ve işlerken de izleyiciyi yormuyor. Sakin hissediyorsunuz. Ama anlamdan da asla uzaklaştığınızı söyleyemem. Sakinlik ve anlamlılık. Takva Su Pravila buna güzel bir örnek. 

 

Latest posts by Onur Özkoparan (see all)

Yorumlar kapatıldı.