İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Whisky Film İncelemesi

Son güncelleme tarihi 21 Ocak 2022

Yönetmen: Juan Pablo Rebella, Pablo Stoll
Senaryo: Juan Pablo Rebella, Pablo Stoll
Yapım: Uruguay
Yıl: 2004
Süre: 1 saat 40 dakika
Ödüller-Festivaller:
Cannes Film Festivali 2004 – FIPRESCI Ödülü
Chicago Uluslararası Film Festivali 2004 – En İyi Film Ödülü
Selanik Film Festivali 2004 – En İyi Aktris, En İyi Senaryo
Tokyo Uluslararası Film Festivali 2004 – En İyi Film, En İyi Aktris
Goya Ödülleri 2004 – Yabancı Dilde En İyi Film

Tek Düze Yalnızlıkları Sessiz Bakışlara Gizlemek

Uruguaylı iki genç yönetmenin elinden çıkan 2004 yapımı Whisky birkaç kelimelik ve çok sınırlı olayın yer aldığı küçük bir öyküyü olabilecek en yalın haliyle anlatıyor bizlere. Kamera film boyunca iddialı hareketlerden, sert geçişlerden olabildiğince uzak dururken karakterler konuştuğunda ise sesleri asla bir fısıltıdan öteye geçmiyor. Juan Pablo Rebella ve Pablo Stoll, üç karakterin etrafında kurdukları bu dar dünya ile yalnızlığın ve rutin yaşamın en özgün örneklerinden birisini sinema dünyasına kazandırdı.

Tam da bu noktada bir parantez açıp çok yakından tanıdığımız bir isme ve onun Whisky filmiyle olan trajikomik anısına odaklanmamız gerekiyor: Zeki Demirkubuz. Bir film festivali için Avrupa şehirlerinden birisinde bulunan Demirkubuz, festival kataloğuna göz atar ve filmlerin çoğu hakkında bilgisi olmadığından ismi kulağa hoş gelen ilk filmi seçer: Whisky…

Zeki Demirkubuz filmi izler ve katalogdan rastgele seçtiği bu film o andan itibaren hayatında büyük bir yer kaplar. Yıllar sonra, sinemaya olan tutkusunu yeniden alevlendirir ve kendi deyimiyle acının ne denli farklı olduğunu anlar ve dışarıya doğru değil hep içeriye doğru bakarak yol aldığını ifade eder. Filmi çeken yönetmelerin 20’li yaşların sonunda iki genç olduğunu öğrendiğinde ise oldukça şaşırır.. “Ben bu yaşlarda, hayata dair bu denli güçlü bir kavrayışa sahip olsaydım sanırım intihar ederdim,” der. Yönetmenlerden Juan Pablo Rebella filmin çekiminden 2 sene sonra 32 yaşında intihar eder.

70 yaşlarında monoton bir hayat süren ve katı Yahudi olan Jacobo her sabah aynı rutini titizlikle tekrarlar: uyanır, neredeyse kendisiyle yaşıt olan aracına biner, ıssız ve hareketsiz başkent Montevideo yollarından geçer. Bütün bu rutin onu sadık ve çekingen çalışanı olan Marta’nın onu beklediği mütevazı çorap fabrikasına götürür. Adeta görünmez sınırların çizildiği atölyede mesafeli bir selamlaşmanın ardından Jacobo kepenkleri açar ve makineleri çalıştırır. Marta iş önlüğünü giyip kendine çay yaparken Jacobo ofisindeki panjurları düzeltmekle uğraşır. Marta bütün gün makine dairesinde kalıp çorapları inceler ve diğer iki çalışanı yönetir. Günün sonunda Jacobo fabrikanın kapılarını kapatırken vedalaşırlar… Filmin ilk yarısında oyuncuların çok nadir konuştuğuna rastlarız. Adeta mesafe ve saygı duvarlarıyla örülü bu atölyede karakterlerin mütevazı rutinlerine biz de izleyici olarak sessizce eşlik ederiz.  Özellikle filmin ilk yarısında birçok sahneyi tekrar tekrar izletiyor bize iki genç yönetmen. Farklı sekanslar ve günler izlememize rağmen planlar sürekli aynı kalıyor çünkü bu insanların hayatı bu, hiç değişmiyor, rutinlerinden dışarı çıkmıyorlar. Her gün aynı saat ve dakikada aynı şeyleri söylüyor, aynı hareketleri yapıyorlar. Bütün bu rutin sırasında Marta’nın her gün tekrar ettiği “Tanrı izin verirse yarın görüşürüz!” repliği aklımızda yer eder.

Filmde, senaryo diliyle “çatışma” ya da bir diğer ifadeyle hikayenin gelişimini sağlayan gizli gerilim tam olarak giriş sahnelerinde tanık olduğumuz rutini istikrarsızlaştıran bir durumdan kaynaklanır… Yahudi geleneği, bir kişinin ölümünden bir yıl sonra mezar taşı merasimini emreder. Jacobo’nun annesinin ölümünün birinci yıldönümünde, Brezilya’da yaşayan, kendisi gibi çorap imalatıyla uğraşan ve görece daha başarılı olan erkek kardeşi Herman törene katılmak için başkent Montevideo’ya dönmeye karar verir. Jacobo ise kardeşini mutlu bir hayat sürdüğüne inandırmak için neredeyse hiç detaylara inmeden Marta’dan Herman’ın ziyareti sırasında eşi gibi davranmasını ister. Sıradan bir hayat süren Marta ise hiç düşünmeden kabul eder ve Herman gelmeden önce küçük bir dönüşüm gerçekleştirerek hayatına yeni bir rutin ile devam eder: saçlarını yapar, Jacobo’nun dairesini temizler, evlilik fotoğrafı için çekim ayarlar ve Iguazú Şelaleleri’nde hayali bir balayı doğaçlaması yapar…

Rutinlerine sıkı sıkı bağlı kalan Marta karakterine özel bir yer ayırmak gerekiyor…

Whisky filmine kadar oyunculuk deneyimi olmayan Mirella Pascual, belki de sinema tarihinin en sade ve etkili performanslarından birini ortaya koyarak birçok festivalden de ödülle dönmeyi başardı. İki kardeş arasında bir köprü görevi üstlenen Marta, yıllardır ensesinde adeta gölge gibi onu takip eden yalnızlık hissine rağmen bir okyanus kenarında yaktığı sigara ile birlikte çocukluk anılarının içerisinde kaybolup mutlu olacak kadar mütevazı ve gençlik ümitlerini yeniden göğüsleyecek kadar da güçlü bir karakter…

Jacobo, kardeşi Herman’ı etkilemek için çok az konuştuğu sadık çalışanı Marta ile evliymiş gibi davranır ancak iki karakterin de rutinlerinin dışına çıkıp yeni bir kimliğe büründüğü bu olay sonrasında durumlar kontrolden çıkmaya başlar. İlerleyen dakikalarda karakterler arasındaki gerilimin giderek mizahi bir hal alışını izleriz.

Herman’ın ziyareti Jacobo için son derece rahatsız edici bir hale bürünür. İki kardeş arasında sürekli devam eden sessiz bir çatışmaya tanıklık ederiz. Jacobo’nun annesinin hastalığının yükünü taşıması gerektiğini ve Herman’ın bu sırada Sao Paulo’daki çorap fabrikasını daha modern ve başarılı bir şekilde ilerlettiğini öğreniriz. Bütün bu sessiz gerginlik sırasında Marta’nın içine sığmayan fakat sadece küçük tebessümler ile dışa vurduğu heyecanı, Jacobo’nun ilgisizliği ve Herman’ın girişken naif karakteri arasındaki zıtlık, bu ziyareti absürt bir komediye dönüştürür. Whisky, hiç bilmediğiniz bir istasyonda mahsur kalmış ve gelmeyecek olan bir treni endişeyle bekliyormuşsunuz gibi sınırlar içerisinde yaşamanın, aynı günlük rutinlere saplanıp kalmanın etkilerini büyük bir yalınlık ve muazzam oyunculuk performanslarıyla izleyiciye aktarıyor. İki genç yönetmenin kaleminden çıkan bu hikaye, tekdüze hayatımızda meydana gelen küçük şeylerin önemsiz görünse de bir gün mutlaka anlamını kazanacağını ve belki de ilerde dönüp gülümseyerek bakacağımız anılara dönüşeceğini hatırlatıyor…

Yorumlar kapatıldı.