İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Vurun Kahpeye Roman İncelemesi

1.Romanın Kimliği

Vurun Kahpeye, Halide Edip’in ikinci romanıdır. Roman 1923 yılı sonlarında Akşam gazetesinde tefrika edilmiş ve 1926’da ilk defa kitap olarak yayımlanmıştır. Vurun Kahpeye romanı, milli mücadele yıllarını konu edinen bir romandır. Bu roman milli mücadeleye bizzat katılmış cephe gerisinden olayları izlemiş bir kişi olan Halide Edip’in tanık olduğu olayları da içermesi yönünden oldukça önem taşır. Romanda, idealist öğretmen olan İstanbullu Aliye’nin Anadolu’da bir kasabaya gidip Milli Mücadele’ye destek vermesi ve bu esnalarda başından geçen olaylar ele alınır.  Roman; öğretmen Aliye’nin yaşadıklarından ve gözlemlerinden yola çıkarak o günlerdeki Anadolu halkının milli mücadeleye bakışı, tutumu Kuvayı Milliye’ye karşı tavırları ile Osmanlı devleti yanlılarının ve eski düzen karşıtlarının veya taraftarlarının çatışmalarını yansıtır. Halide Edib, Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün karargâhında görev yapmış, cephe gerilerinde dolaşmış,  o vakitler bir gazeteci olarak cepheden haberler yazmak için cephe gerilerindeki halkın ve askerlerin içlerinde bulunmuş pek çok olaya ve durumlara ve görüşlere şahit olmuştur. Bu bakımdan roman Halide Edip’in gözlemlediği olayları yansıtmıştır denilebilir.

Roman bazı yönleri ile Çalıkuşu ve Yaban romanlarından etkilenmiştir denilebilecek konu ve içerik özellikleri taşır. O yılların coşkusu ile yazılan vatanseverlerle vatan hainlerinin çatışmaları üzerinde kurulan roman gericiliğe karşı duruşu ve eğitimin önemini vurgulaması bakımından önem kazanır.
Roman yayınlandığı ilk günden bu güne defalarca yeni baskı görmüş, MEB tavsiye kararı aldığı Yüz Temel Eser arasında da gösterilmiştir. Halide Edip’in en sevilen romanlarından birisi olan Vurun Kahpeye  birkaç kez beyaz perdeye de aktarılmıştır.  

2. İsimden İçeriğe

Halide Edip Adıvar’ın bu romanı, Kurtuluş savaşı günlerinde Anadolu’ya giren düşman işgalinin ve mücadelenin hikayesini ele alırken İstanbul’lu öğretmen Aliye’nin baş kişisi üzerinden olaylar zinciri ile anlatılır. Burada kitaba ismini veren ‘’Vurun Kahpeye’’tanımı Aliye’ye aittir. Halide Edip Milli Mücadeleden bahsederken bir yandan da yanlış algılanan din olgusunu irdeler. O, İslam dinine hümanist yanından yaklaşır. Kasabaya öğretmen olarak gelen bekar, genç ve güzel bir kadın olan Aliye hakkında dedikodular yayılır. 

‘’Aliye, Hacı Fettah Efendi’nin şeriat uğruna kurban ettirdiği, Kantarcıların Uzun Hüseyin Efendi’nin milliyet namına parçalattığı ilk hain kahpeydi.’’

Bütün cahil toplumlarda olduğu gibi söz konusu kasabada da genellikle kendi kadınına namus deyip dışarıya karşı korurken, kendinden olmayan kadını potansiyel ahlaksız gören zihniyet güçlüdür. Kitaba da ismini veren “kahpe” kelimesi de kadına bakışın sonuçlarındandır. Ahlaksız kadın anlamına gelen kahpe kelimesi son kısma kadar fiilden ötürü suçlamak için değil aşağılama amacıyla kullanılmıştır. 

Güçsüz kadına kahpe damgasının kolayca vurulması sığ insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda yaygındır. Hüseyin Efendi Aliye’ye kızgınlığını “ben o kahpeye gösteririm” diyerek sergilerken Fettah Efendi halkı Tosun Bey’in para almamasını “bir kahpenin nüfuzundan mı biliyorsunuz?” diye sorgulamaktadır. “Bu kahpenin bir ortadan kalktığını görsem”,”Aliye kahpesinin güzelliği bize Yunan belasını getirdi”,”Aliye yalandan Müslüman görünen bir gavur kahpesi de, Kumandan’a efsun mu okumuştu?” gibi cümlelerde Aliye’ye hakaret amacı vardır. Son olarak Aliye katledilirken şu sözler söylenir:

“Kahpeyi daha söyletiyor musunuz? Bunu dinleyenler kafirdir.Vurun, vurun, vurun, kahpeye vurun! Kafasını, hala söz söyleyen dudaklarını parçalayınız; erkekleri baştan çıkaran haram saçlarını parçalayınız, yolunuz,vurunuz, vurunuz! “Vurun kahpeye, vurun kahpeye.”

3.Olay Örgüsü

Vurun Kahpeye eseri 13 bölüme ayrılmıştır. Bu bölümleri sırasıyla aşağıda göstereceğim:

                   3.1. Aliye Kasabaya Geliyor

– Aliye’nin geçmişinden bahsediliyor. İstanbul’dan, ismi geçmeyen Anadolu’nun bir kasabasına öğretmen olarak gelişi anlatılıyor.

– Aliye’nin Maarif Müdürü ve Ömer Efendi ile tanışması

– Aliye’nin Ömer Efendi ve eşi Gülsüm halanın evine yerleşmesi

– İki ihtiyarın ( Ömer efendi, Gülsüm Hala) kıymetli ve rahmetli Emine’sinin yerini Aliye’nin doldurması

                     3.2. Aliye Mektepte

– Aliye mektebe gitmeye başlar ve Maarif Müdürü’nün şüpheli işlerine alet olan ikinci muallime Hatice Hanım ile tanışır.

– Mektepte eşraf çocuklarından biri olan Sabri’nin kavgası üzerine Aliye onu evine gönderir.

– Kantarcıların Hüseyin Efendi’nin oğlu Uzun Hüseyin Efendi, Aliye’nin okuldan kovduğu Sabri’nin babasıdır.

‘’Ben o kahpeye gösteririm.’’ (sf35) Diyerek okula gelip sınıfa dalar ve genç muallimeyi tehdit eder.

–  Aliye yarı ciddi yarı gülerek Gülsüm Ana’nın boynuna sarılırken: ‘’ Sizin toğrağınız benim toprağım, sizin eviniz, benim evim, burası için, buranın çocukları için bir ışık, bir ana olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım, vallahi ve billahi’’ der.

Hakikaten, Aliye bütün dedikodulara, bütün güçlüklere karşın kalbinin en genç ve imanlı kudretiyle mektepte çalışmaya devam eder.

– Aliye onu istemeye gelen eşraf oğullarının taleplerini bir bir reddeder. Bu durum Maarif Müdürü’nün ümitlerini kabartır, ötede beride Aliye’nin kendisine aşık olduğu için taleplerini reddettiğini söyler.

– Bütün kasaba leh ve aleyhinde yalnız Aliye ile alakadar, yalnız Aliye’yi konuşur. Hatta Aliye, Yunanlıların İzmir’i işgali kadar heyecanlı bir mevzuya dönüşür.

                3.3. Hacı Fettah Efendi ile Tosun Bey

Memleket ikiye ayrılır. Hemen herkes Yunanlıları istememekte hemfikir ancak bir kısım aynı derecede Kuvayı Milliye’ye karşıdır.

Aliye çok çoşkun bir ruhla çocuklara milli marşlar öğretiyor, çocukları ellerinde bayraklarla sokaklarda, halkla mektebi karıştıran bir milli heyecanla dolaştırıyor.

Hacı Fettah Efendi halkı meydanda toplamış, yüksek sesle Kuvayi Milliye aleyhine vaaz veriyor. Bu sırada çocuklarla meydana gelen Aliye’yi görüyor ve onun aleyhinde de konuşmaya başlıyor:

’ Görüyor musunuz? Erkeklerin içinde yüzü gözü açık namahremler Müslümanların kalbini fesata vermek için şarkı söyleyerek dolaşıyorlar. Bunlar, bunlar me’lundur, bunların eline çocuklarınızı teslim etmeyiniz, eğer bir gün içimize Yunan girdiğini değil, başımıza taş yağdığını görmek istemiyorsanız, bu karıların üstleri başlarıyla beraber kendilerini de parçalayınız, yoksa Cenabı Hakk’ın bütün gazabları üzerimizden eksik olmayacaktır.’’ Der.

Büyük bir felaket önüne Kuvayi Milliye’nin dört nala süvarileri geçmiş olur. Kumandan Tosun Bey gür sesiyle meydanın gözlerini üzerine toplar. Onlar gelmeseydi Hacı Fettah Efendi neredeyse halka, namuslu bir kızı Aliye’yi parçalatacaktı.

Tosun Bey, Aliye’nin kalmış olduğu Ömer Efendinin evinde misafir edilir. Ancak daha meydanda görüp etkilendiği menekşe gözlü kızla yani Aliye ile burada henüz karşılaşmazlar. Aliye hasta olmuştur.

Tosun Bey ilk olarak Ömer Efendiden başlayarak kasaba ile ilgili malumatlar almaya başlar.

Daha sonra mektebe giden Tosun Bey, Aliye ile ilgili olumsuz konuşan Hatice Hanıma sert çıkışır:

‘’ Muallime Hanım, namus kadının yüzünü açıp açmamasında değildir. Öyle kapalı kadınlar vardır ki kapı arasından her türlü rezaleti yaparlar. Onun için yeni Hoca Hanıma yüzü açık diye kasabanın hücuma hiç hakkı yoktur.’’ Der.

 – Kuvayi Milliye’nin komutanı Tosun Bey köyün ileri gelen zenginlerinden bir yıllık ihtiyaçları için otuz bin lira ister.

                3.4. Aliye’nin Nişanlısı

– Halk karışmaya başlar. Eşraf evvela bu hale Ömer Efendinin sebebiyet verdiğine, Kantarcılardan ve Hacı Fettah Efendiden intikam almak için Aliye’nin güzeliğini kullanarak Tosun Bey üzerinden nüfus yaptığına inanırlar.

Kasabanın  kadınları son çare olarak Aliye’nin yanına mektebe giderler. Ağlayarak hep bir ağızdan Hacı Fettah Efendinin asılacağından, kaybolan eşraftan, gizli işkencelerden inanarak, korkarak bahsediyorlar, ıstırap içinde Aliye’ye yalvarrnaya başlarlar.

Aliye hiddetle Tosun Bey’in karşısına çıkar:

’ Tosun Bey, bu zavallı kasabaya niçin ne hakla zulmediyorsunuz? Bütün kadınları ve bütün çocukları matem içinde, düşmanı kovmak için sizler gibi silaha sarılanlara, ahaliye eziyet etmek yaraşır mı? Fettah Efendi’yi ne yaptınız? Sakat karısı sokaklarda ağlayarak dolaşıyor. Adamlarınız herkesi dövüyormuş, kasabadan binlerce lira istiyormuşsunuz?’’ der.

Aliye’ye aşık olan Tosun Bey, kasabadan hiçbir şey almayacağını yalnız kendisinin eşi, karısı olmasını ister. Aynı kudretle aşık olan Aliye, Tosun Bey ile evlenmeyi kabul eder.

O akşam tekrar bir toplantı olur. Tosun Bey, kasabanın eşrafından bir çöp dahi istemez. Yalnız Aliye’yi onlardan Allah’ın emri ile ister:

‘’ Aliye Hanım’ın kasabayı böyle sevmesi sizin hepinizi bana baba ve kardeş yapmıştır. Ben yarın vazife ile buradan gideceğim. Aliye Hanım benim nişanlımdır. Onu size emanet ediyorum.’’ Der ve kasabadan ayrılır.

Yalnız Hacı Fettah efendi’nin öfkesi azalacağı yerde giderek artar.

‘’Bizden para almamasını bir kahpenin nüfusundan mı biliyorsunuz?’’ der. Hacı Fettah Efendi, Kantarcıların Hüseyin Efendi ile baş başa korkunç bir plan kurarlar.

                 3.5. Hacı Fettah Efendi Yunan Karargahında

Hacı Fettah Efendi ile Küçük Hüseyin Efendi, Tosun’un hareketinden kasabadaki Yunan kumandanını haberdar etmek, Tosun’un on beş gün sonra dönüp Aliye’yi almasını menetmek için kasabanın girişindeki Yunan karakoluna giderler.

Yunan komutanı Bimbaşı Damyanos, Hacı Fettah ile çevirmen vasıtası ile konuşur. Hacı Fettah Efendi kasabada cereyan eden her şeyi anlatır: Kuvayi Milliye için canını feda edebilecek olan Ömer Efendiden, Tosun Bey’den ve Aliye’nin şeytani güzelliğinden.

O akşam Damyanos birliği süratle harekete geçer.

                3.6. Mevlit ve Ertesi

Kasabanın incir bahçelerinde yatan köylü bekçi gece yarısı muntazam bir hışıltı ile uyanır. Yunan ordusu kasabayı basmaya geliyordur. Şimşek gibi bir korku ile beyninden vurulmuşa dönen bekçi, çarıklarını bile giymeden yalın ayak kasabaya koşmaya başlar.

Aliye mevlit namazından sonra gece kabus ile uyanır. Sokakta kadın, erkek, çocuk ayak sesleri ve gürültüler eşliğinde, ‘’Yunanlılar geliyor.!’’ Çığlıkları duyulur. Kasabanın  bir başından öteki başına bu dehşet haberi karayel gibi eser, geçer.

                3.7. Yunanlıların Adamı

– Ömer Efendi her şeyden habersiz kasabadan uzak şehre gitmiştir. Gülsüm hala ile Aliye ise korkuyla evdedir. Sabahın erken saatlerinde evin kapısı vurulmaya başlar. Gelen kişi Kantarcıların Uzun Hüseyin Efendi’dir. Gülsüm hala ile Aliye’yi Yunanlar tamamen gelmeden kurtarmak istediğini söyler.

– Kadınlar, Uzun Hüseyin Efendi’nin ahlaksızlığını ve Aliye’ye göz diktiğini bildiklerinden ona itimat edemiyorlardı. Bundandır ki iki kadın bu teklifi reddederek eve sığınmaya devam ettiler.

– Damyanos kasabaya gelir. Kendisi için en güzel evleri hazırlatır. Aliye’nin evinin önüne korumalar diktirir. Yerli, Yunan kim ona dokunacak olursa yahut kaçırırsa idam ettireceğini söyler.

– Bütün bu günlerde Aliye’nin evinin önünden nöbetçi kalkmıyorsa da, kimse ile görüştürülmüyor, yiyeceği kapıdan veriliyordu.

4.Zaman

Vurun Kahpeye, zaman ve mekan açısından Kurtuluş Savaşı romanlarının pek çok özelliğini yansıtır. Romanda tarihler çok net olarak belirtilmese de, yaşanan olaylar bu romanı Milli Mücadele yılları içine yerleştirmeyi mümkün kılar. Örneğin, Aliye’nin kasabaya gelişinden kısa süre sonra, onun kişiliğinin İzmir’in işgali kadar önemli bir konu haline geldiği ifade edilir.

Vaka zamanı tam olarak belirtilmez ancak yer yer genel zaman ifadeleri kullanılır.

‘’ Sabah hayli erkendi; sandığını arabada bıraktı, Maarif Dairesi’ne girdi.’’(s.23)

‘’Bu, bir cuma günü ve cuma vakti oldu.’’(s.42)

‘’Perşembe sabahı eşraf, Ömer Ağa’yı çağırmadan, Kantarcıların evinde bir toplantı yaptılar (s.59)

‘’Aliye, o sabah, mektepte çocukların hepsinde kapanık ve biraz da kindar bir hava sezdi.(s.60)

‘’Kasabanın üstünde şaşaalı bir sonbahar ayı vardı.’’(s.71)

‘’Çok erken, pek çok erkendi; ıssız Anadolu’nun tozlu yollarına girmemişlerdi…’’(s.73)

‘’Kasabanın incir bahçelerinde yatan bir köylü bekçi, gece yarısı, düzenli, muntazam bir hışıltı ile uyandı.’’(s.82)

‘’Eylül’ün sonu idi, havada ılık ve tatlı bir sükunet vardı.’’(s.83)

‘’Sabahın ilk donuk ışığıyla açılan gökten, sönmüş beyaz bir ay…’’(s.97)

‘’Yunanlılar gireli iki haftayı geçmişti.’’(s.100)

‘’Yine o gün Perşembe idi. Öğle vakti çocukları azat edip çıkınca…’’(s.139)

‘’Durmuş’un teşrinlerin* soğuyan rüzgarlarına rağmen, küçük ayakları çıplak, mintani hayli ince idi.’’(s.140)

Not: teşrin*: yılın onuncu ve on birinci ayına verilen ortak ad.

‘’Yarım saat sonra Aliye, aynı sokağın başında, elinde Durmuş, başı önünde, dönüyordu.’’(s.141)

‘’Damyanos, Aliye’yi kırk sekiz saatten beri müthiş bir sabırsızlıkla bekliyordu.’’(s.151)

‘’Bahar ve yaz, kasabaya en muhteşem, en şaşaalı güzelliği, bahçelerin olgun ve altın üzümleri, bal akan incir zenginliği ile geldi.’’(s.161)

‘’İşte kasaba da bu vaziyet içinde ağustosa kadar bocaladı durdu.’’(s.162)

‘’Yine bir sonbahar ayı, ılık ve berrak mavi boşluktan kasabanın damlarına bakıyordu.’’(s.163)

‘’Sonbahar ayının, asmalardan süzülüp Aliye’nin bakir yatağına baktığı gece…’’(s.166)

‘’Kasabaya bir ay sonra gelen İstiklal Mahkemesi’nin muhakeme ettiği adamlar arasında…’’(s.203)

‘’Cephaneyi atmak için 24 Ağustos akşamı kasabaya gelince büyük bir zaaf gösterdim.’’(s.206)

Alıntılardan da anlaşılacağı üzere yaklaşık olarak roman bir sonbahar mevsimi başlayıp yine bir sonbahar aylarında son bulur. Tahminen roman bir sene içerisinde vuku bulan olayları içerir. Bu zaman milli mücadele yıllarıdır.

5. Mekan

Romanın en önemli unsurlarından bir tanesi hikayenin geçtiği kasaba olsa da, burası bir “mekan”dan çok yaratılan atmosfer açısından önemlidir. Zira Halide Edip bu kasabada yaşanan olayları gündeme koymasına karşın, kasabanın ismini roman içinde hiçbir zaman ifade etmez.

5.A Çevresel Mekanlar

İstanbul, Atina, İzmir ve Afyon gibi şehirlerin isimleri açık olarak belirtilirken olayın geçtiği kasaba ve Yunanların daha önceki karargahı olan yer […] şeklinde belirtilmiştir. Yazarın gerçek vilayetleri romanla ilişkilendirmesi gerçeklik olgusu katarken olayın geçtiği kasabanın isminin verilmemesi, anlatılanların gerçek mi kurgu mu olduğu noktasında merak uyandırmaktadır. Olayın geçtiği yerin Afyon’a yakın olduğunun sezdirilmesi ve incir ağaçlarının çokluğunun vurgulanması kasabanın bulunduğu coğrafyayı tahmin etmemize yardımcı olmaktadır.

5.B Olgusal Mekanlar

Kapalı/Dar/Labirent Mekan

5.B.1. Maarif Dairesi ve Okul

Birbiriyle ilişkili bu iki mekân, aşağı yukarı birbiriyle aynı görünüme sahiptir. Aliye, kasabaya indiği sabah önce Maarif Dairesine gider. Gördüğü manzara hiç de iç açıcı değildir; odanın kapısında bir gözü kör, başı beyaz paçavrayla sarılmış ihtiyar bir adam, sac bir mangalda kömür yakmakta, bir ayağı kopuk hasır iskemleyi dengede tutarak üzerine oturmaya çalışmaktadır. Aliye’nin oturtulabileceği doğru dürüst bir iskemle yoktur. Loş ve tavanı örümcekli bu dairenin “çok ağır, insanın içine çöken bir kokusu var”dır. “Yerde kabarmış kirlerin, üzeri sulanmış sıkça tesadüf edilen, donmaya yüz tutmuş tükürük ve balgamlara basmamak için ihtiyatla yürümek lazım”dır (s. 23). Okul da Maarif Dairesinin bu tiksinti verici ve bakımsız görüntüsünden çok farklı değildir. Daha içeri girmeden göze çarpan “pis ve karanlık toprak avlusunda” kokusuna mâni olunmamış “kırık kapılı hela” bile başlı başına fikir vericidir. Aliye’nin sınıfa ilk girdiğinde dikkatini çeken de “pencerelerine kâğıt yapışmış pis dershanede epeyce birikmiş sigara dumanı”dır (s. 29). Aynı sağlıksız koşullar, pislik, bakımsızlık okula da hâkimdir. Resmî kurumların bu genel durumu, mevcut yönetim erkinin ilgisizliğini, eğitim-öğretim meselesini umursamazlığını, ülkenin ekonomik sıkıntılarını yansıttığı kadar görevlilerin boş vermişliğini, sorumsuzluğunu, duyarsızlığını da yansıtmaktadır. Bunlar, hükümetinden memurlarına kadar, devletin yönetim anlayışına ve (özellikle Anadolu’ya yönelik) eğitim-öğretim politikasına ilişkin okura sunulan göstergelerdir. Okulun durumu, Aliye ile değişmiştir. Tosun Bey’in ziyareti sırasında dikkatini ilk çeken, okulun tertemiz oluşudur. Aliye, yozlaşmış sistemin yarattığı sorunları çözecek anlayışın bir temsilcisi olarak bunun bir örneğini okulun fizikî koşullarını düzelterek gösterir. Mekân ögesi üzerinden yazar, öne çıkardığı bu birkaç ipucuyla, Osmanlı’nın genel yönetim politikası içinde roman açısından özel bir önem taşıyan eğitim politikalarının sonuçlarına ve onun alternatifi olabilecek anlayışa ilişkin düşüncelerini de sergilemiş olur.

5.B.2. Cami ve Meydan

Romanda cami ve onun hemen önünde yer alan kasaba meydanı, gerek merkezî kişinin gerekse kasaba halkını inanç bakımından yönlendiren anlayışın dine bakışı ile bunların sonuçlarını yansıtmada işlevsel olmaktadır. Dış görünüşü, mimari özellikleri, ezan sesi ile Aliye’de yüce manevi duygular yaratan cami; aynı duyguları daha içsel boyutlarda ona iç yapısı, cemaati ve okunan Kuran/mevlit dolayımında yaşatır. O nedenle gerek önündeki kasaba meydanından dış görünüşü ve dışa yayılan ezan sesiyle gerekse kapalı mekân özellikleriyle cami, Aliye’nin güçlü inancını duygusal boyutlarıyla vermede aracılık eder. Hacı Fettah Efendi’nin burada verdiği vaazların içeriğini, Kuva-yı Milliye karşıtlığı ve Aliye gibilerin linç edilmesinin dinsel gerekçeleri oluşturmaktadır. “Bıyıksızlar, gâvurlar gibi yakalık takanlar” biçiminde betimlediği Kuva-yı Milliyecileri halka din düşmanı olarak tanıtmakta, “ellerine kudret geçer geçmez mukaddesatı çiğner, kadınlarımızın örtüsünü kaldırır, sünnet ve farzı inkâr ederler” diyerek onları büyük bir tehlike gibi göstermekte ve “onların kanı kâfirlerin kanı gibi helaldir” fetvasıyla halkı bir iç savaşa çağırmaktadır. Tabi olunması gereken güçler konusunda topluluğa önerisi de şudur: “Herhangi bir kuvvet ve hükûmet, nereden gelir ve kim olursa olsun, camilerimizi, dinimizi siyanet ederse ona biat ediniz” (s. 42, 43). Yine “Erkeklerin içinde yüzü gözü açık namahremler Müslümanların kalbini fesada vermek için şarkı söyleyerek dolaşıyorlar” sözleriyle işaret ettiği ve hakkında “bunlar mel’undur, bunların eline çocuklarınızı teslim etmeyiniz” uyarısını yaptığı Aliye için halka gösterdiği hedef, Kuva-yı Milliyeciler için takdir ettiğiyle aynıdır: “Eğer bir gün yalnız içimize Yunan girdiğini değil, başımıza taş yağdığını görmek istemiyorsanız, bu karıların üstleri başlarıyla beraber kendilerini de parçalayınız, yoksa Cenabı Hakk’ın bütün gazabları üzerimizden eksik olmayacaktır” (s. 45). Sonunda bu emelini aynı mekânda gerçekleştirir; ama bura, kendisinin ve yandaşının da idam yeri olur. İstiklal Mahkemelerinin müdahalesi ile bu mekânın öz nitelikleri, saygınlığı geri alınmış olur.

Açık/Geniş Mekanlar

5.B.3. İncir Bahçesi 

Ömer Efendi’nin bahçesinin arkasında bulunan incir bahçesi, romanda ayrıntılı ve sıkça geçmese de birkaç nedenle dikkati çeken bir mekândır. Aliye’nin Durmuş’la buluşup peynir ekmek yediği bu bahçe, aynı zamanda Tosun Bey’in de uzun bir aradan sonra kasabaya dönüşünde Aliye’yi beklemek için gizlendiği ve onunla konuşabildiği bir yerdir. Daha önemlisi, “evvela kimsenin uğramadığı” bu incir bahçesi; Türk ordusunun gelişinden sonra kasabayı terk eden Yunan askerlerinin giderken her yanı ateşe vermeleri, önüne geleni öldürmeleri ve yağmacıların saldırıları karşısında “canını kurtarmak için kaçan erkeklerle, namusunu ve çocuğunu kurtarmak için koşuşan kadınlara, kızlara sığınak” (s. 192) olmuştur. Sürüklenerek kasaba meydanına götürülüp linç edilen Aliye’nin cansız bedenini, Gülsüm Hala ile Durmuş gece oradan gizlice kaçırmış, bu bahçeye, Tosun Bey’le konuştukları ağacın dibine gömmüşlerdir. Bu bakımdan incir bahçesi, üzerinde durmayı gerektirmektedir. Kimsenin uğramadığı bu yer; romanın merkezî kişisi, onun Kuva-yı Milliyeci nişanlısı ve yanından ayrılmayan küçük yardımcısı, yani Millî Mücadele’nin oradaki başaktörleri açısından özel bir alandır. Bu özel ve daha önce kimsenin ilgisini çekmeyen alan, kasabalıların yaşadığı en büyük tehlike ânında sığınak vazifesi görmüştür. Bu özellikleriyle, halkın kurtuluş için sığınacağı ve birlik olup kendini savunacağı Kuva-yı Milliye çatısını anımsatır. İncir ağacı, “birinin evini barkını dağıtmak” anlamına gelen “ocağına incir dikmek” deyimdeki olumsuz vurgusuna karşın neden böyle bir bağlamla ilişkilendirilmiştir? Sanırız, bunun olası nedenlerine ilişkin şu yorumları yapmak mümkündür: Evlerden uzağa dikilen incir ağaçları gibi Millî Mücadele güçleri de İstanbul hükümetinin uzağında örgütlenmektedir. Bu mücadelenin getireceği kazanımlar ve yaratacağı eserler; kökleri çok güçlü ve yayılma eğiliminde olan, önüne çıkan her engeli parçalamasıyla bilinen incir ağaçları gibi sağlam, genişleyici ve engellenemez özellikte olacaktır. Elbette bu süreçte eski yapıyı da tamamen ortadan kaldıracak, yerine kendini ikame edecektir. Bu yorumlar ekseninde düşünüldüğünde, deyimdeki ögenin olumlu bir bağlamla ilişkilenmesi açıklık kazanabilmektedir.

6. Kişiler Dünyası

Başkişi

Romanın merkezî kişisi olan Aliye, küçük yaşta annesini veremden kaybettikten sonra şehit düşen yüzbaşı babasının da izini bulamamış, kimsesiz ve yalnız çocukluğunu “Darülmuallimat’ın tahta sıraları arasında” geçirmiştir. “Bütün yetim kızlar gibi şifasız bir şefkat ve muhabbet ihtiyacı, yine bütün kimsesizler gibi her nazardan kendi ruhuna kaçan, gömülen çekingen ve sumut bir ruhu var”dır (s. 22). Tüm sevme ihtiyacını ise okulun başhademesi Güllü Kadın’ın ihtiyar ve tembel kedisine yöneltmiştir. Genç ve güzel bir kızdır. “Pembe, ince yüzünde iki kocaman menekşe gibi siyah kirpikli gözler”e, “küçük bir çocuk burnu”na, “nar çiçeği goncası gibi garip bir ağız”a sahiptir. “Biraz yumuşak ve kıvırcık siyah saçları, itina ile örttüğü sıkı, siyah baş örtüsünün altından şakaklarına, ensesine, yanaklarına, boynuna” dökülmektedir (s. 21). Duyarlı olduğu kadar güçlüdür de. Duyarlılığını annesinden, gücünü babasından almıştır. İyi eğitim görmüş, yurtsever, ilerici, ilkeli, inançlı, mücadeleci, idealist, dürüst ve namuslu bir hanım olan Aliye’nin roman boyunca olumsuz bir söz ya da davranışına rastlanmaz. Her zaman dengeli, ölçülü ama ödünsüz davranışlar ortaya koyar. Eş seçimi konusunda da duygu ve düşünce dünyası arasında gözettiği bir dengeye göre kararını vermiştir. Kendi rahatlığını ve çıkarlarını, toplumun rahatlığı ve çıkarlarından ayrı görmez; âdil, eşitlikçi, paylaşımcı ve toplumcu bakışının, aldığı modern anlayıştaki eğitimle de ilgisi vardır. Aile ve çevre desteğinden yoksun büyüdüğüne göre, kişiliğini ve düşünce dünyasını biçimlendiren tek etmenin okul olduğu söylenebilir. Yazarın, her yönüyle genç Türk kızlarına rol model olarak çizdiği bir karakterdir. Bütün bu olumlu özellikleriyle Aliye, Kuva-yı Milliye yanlısı olarak Millî Mücadele sürecinde kendi cephesinden bir savaşım vermiştir.

Norm Karakterler

Tosun Bey

Kuva-yı Milliyeci ve Aliye’nin nişanlısı olan Tosun Bey, “Karadeniz sahillerinin yetiştirdiği bülend, haşin ve kartal yüzlü, mütehakkim ve güzel bakışlı bir genç yüzbaşı”dır. “Yunanlıların İzmir’e girdiği gün, hemşehrilerinden bir çete ile” dağa çıkmıştır (s. 48). Yunan orduları en çok onun çetesinden ürkmekte, köylüler en çok onunla ilgili öyküler anlatmaktadır. Romanda, Tosun Bey’in güçlü ve yapılı bir bedene, “küçük, kumral bıyıkları altında kırmızı kavi dudaklar”a, “kartal burun”a (s. 172) sahip oluşu dışında fiziksel özelliklerine pek yer verilmez. Onun asıl öne çıkarılan özelliği, bütün duygu ve düşüncelerine egemen olan yurt aşkıdır. Yurt topraklarını düşman işgalinden kurtarmak için canını verinceye kadar yapmayacağı şey yoktur. Aliye’nin sahip olduğu olumlu özelliklerin çoğuna, erkek kişiliğine özgü biçimleriyle o da sahiptir. Âdil, korkusuz, ilkeli, güçlü, inançlı, güvenilir ve lider kişiliğiyle halkın güvenliğini olduğu kadar namusunu korumakla da kendini sorumlu tutar. Hiçbir sorumsuz davranışı, istismarı, gayrımeşru ilişki ve davranışı olmamıştır. Karar alıp uygularken akılcı, çokyönlü, etki altında kalmadan düşünür. Güvenilir olduğu kadar sevdiklerine güvenen, bunu da yeri geldiğinde doğrudan belli eden biridir. İlerici yaklaşımıyla dinin yobazca, salt biçimsel ölçütlere göre yorumlanmasına karşıdır. Aliye’nin eğitim cephesinde verdiği savaşımı Tosun Bey doğrudan askerî çatışma alanlarında vermektedir; böylece bu ikili, Millî Mücadele’nin birbirini anlamlı kılan ve bütünleyen iki yönünün özneleri olarak kader birliği etmişlerdir.

Ömer Efendi

Aliye’yi evine alarak koruyan ve kızı yerine koyan Ömer Efendi, kasaba eşrafındandır; halk arasında Kuva-yı Milliyeci olarak tanınmaktadır. Tosun Bey de kasabaya geldiğinde onun evinde misafir olmuştur. İyi niyetli, dürüst, babacan, erdemli ve yurtsever bir kişidir. Aynı zamanda İdare Meclisi üyelerinden olan Ömer Efendi “abani sarıklı, temiz yüzlü, kır sakallı”dır; “taşranın bazen insanın canını gören, görmüş geçirmiş, mahzun, siyah gözleriyle insana bakan bir siması” vardır (s. 25). İster istemez muhatap olmak zorunda kaldığı kasabadaki kirli ilişkilerden, düzenbazlıklardan –karşı tarafta aleni düşmanlık uyandırıp hedef hâline gelmeden- kendisini ve ailesini uzakta tutabilmeyi başarmıştır. Dinî inancını samimiyetle yaşayan bir Müslümandır.

Gülsüm Hala

Ömer Efendi’nin eşi Gülsüm Hala da onunla aynı duygu ve düşünce dünyasının insanıdır. Anaç, merhametli, hoşgörülü, dindar, ileri fikirliliğe açık bir Anadolu kadınıdır. Aliye’yi, Ömer Efendi’yle birlikte, vefat eden kızları Emine’nin yerine koyup öyle sevmişlerdir. Varlığı, daha çok Ömer Efendi ve Aliye ekseninde hissettirilir.

Durmuş

Aliye’nin öğrencisi olan Durmuş; babasının ölümünden sonra amcasının dükkânında çıraklık yaparak annesine bakmaya çalışmış, iki yıl sonra Latif Ağaların evine gündelikle yerleşen annesi okumasını istediği için okula gönderilmiş, on on bir yaşlarında, yoksul bir Anadolu çocuğudur. Cesur, zeki, hareketli ve yardımseverdir. Açık mavi gözleri, çukur çenesi, kirli elleri ve sırtında yırtık gömleğiyle Aliye’nin zor zamanlarında hep yanındadır. “Ömrünün en taze senelerinde aziz anasının bütün yükünü omuzlarında taşımaya alışmış olan bu küçük erkek kalbi, dünyanın en cesur, en âlim, en harikulade mahluku diye telakki ettiği muallimenin, kendi masum kalbiyle en zayıf, en kimsesiz ve en kardeş tarafını sezmiş”tir (s. 148-149). Öğretmenine karşı aşırı bir sevgisi ve hayranlığı vardır. Tosun Bey’e de sevgi ve güven dolu duygular beslemektedir. Nöbetçilere yakalanma riskini göze alarak Aliye’nin penceresine tırmanıp Ömer Efendi’nin tutuklandığını haber veren, gerek nöbetçilere yakalanmadan eve giriş çıkışlarında gerekse Tosun Bey’le buluşmalarında ve haberleşmelerinde ona yardım eden, koruyucu meleği gibi yanından ayrılmak istemeyen Durmuş; kişiliği ve eylemleriyle tam da küçük bir Kuva-yı Milliye neferi gibidir.

Kart Karakterler

Hacı Fettah Efendi

Yobaz, merhametsiz, çıkarcı, ikiyüzlü, din istismarcısı, Kuva-yı Milliye karşıtı, işbirlikçi, provokatif bir kişilik olan Hacı Fettah Efendi; Kantarcıoğulları ile birlikte kasabanın en zenginlerindendir. Ağzı dişsiz, bulanık ve kanlı gözleri küçük, sarı ve sinsi yüzü kır sakallarla kaplı, din adamı kıyafetli, zayıf ve çirkin bir ihtiyardır. Din duygularını kullanarak halkı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeyi iyi beceren, hileli yollarla başkalarının arazilerine konup kul hakkı yemekten hiç çekinmeyen, Aliye’nin “din perdesine bürünmüş, dünya yüzünde şeytanın insanları tazip için gönderdiği bir mümessil (s. 143)” olarak tanımladığı Hacı Fettah Efendi, her bakımdan bir acımasızlık ve ikiyüzlülük örneğidir. Düşünceleri ve davranışları gerçekte dinsel duyarlılıkla tümden çeliştiği hâlde niyetinin, sözlerinin, eylemlerinin şeriata ve Allah rızasına uygunluğuna kendisini tamamen inandırdığı için bilgisiz halkı da İslami söyleme dayandırdığı bu kararlılıkla etkileyebilmektedir. En başından beri, Aliye’nin parçalanarak öldürülmesi hedefine kilitlenmiştir. Bu dinmez kinin ve düşmanlığın nedeni kişisel değildir; Aliye’nin temsil ettiği değerler, onun varlık koşulları bakımından en büyük tehlikedir. Yüzünün açıklığını, namahrem oluşunu önemsemeksizin öğrencileriyle birlikte erkeklerin bulunduğu bir mekândan marş söyleyerek geçmesini, özgüvenli bir kadın olmasını halka “kahpelik” biçiminde göstermeye ve bunun dinsel açıdan cezalandırılmasının Allah’ım emri gereği olduğuna onları ikna etmeye çalışırken taşıdığı korku, o yüzden bir tür “can korkusu”dur. Yazar buna, “Fettah Efendi’de bu hakiki kanaat taassup ve galeyanına belki de Aliye’nin çok açık ve temiz hayatıyla zaaf verdiği kara kuvvetin gayreti sebep olmuştu ve onun için tehlikeliydi. (s. 40)” ifadeleriyle dikkati çeker. Yeri gelmişken, ayrıntılara girmeksizin, bu tipleme üzerinden yapılan bir saptamaya da değinmek isteriz. Romanda, düşman işgaline karşı verilen mücadelenin içeride de yönelmesi gereken zihniyeti temsil eden Hacı Fettah Efendi; bazı araştırmacı ve eleştirmenler tarafından, sonraki yıllarda yazılan romanlarda rastladığımız ve özellikle köy romanlarında sıkça karşımıza çıkan olumsuz din adamı figürü ile birlikte “aydın-din adamı/öğretmen-imam” karşıtlığını başlatan tipleme olarak kabul edilir. O yüzden, Halide Edip’in İslam’ı ilerlemeye engel olarak görüp eleştirdiği, dindarları küçük düşürmeye çalıştığı çıkarımını yapanlar da olmuştur. Bunun, romana bütüncül bakmamaktan kaynaklanan yanlış bir değerlendirme ya da duygusal nedenlere dayalı bir tür “aşırı yorum” olduğu ortadır. Kitapta dinî mekânların betimlenişinde kullanılan ifadelerin yansıttığı inanç duyarlılığı ve ideal bir din adamı olarak Mevlevi Dede’nin benimsenişindeki gerekçelerde yansıtılan mistik coşku yanında Aliye’nin ezan, mevlit ve Kuran okunuşu sırasında yaşadığı manevi duyguların özendirici bir dille anlatılması bu yorumları geçersiz kılmaktadır. Ayrıca – başta romanın merkezî kişisi olmak üzere- olumlanan figürlerden hiçbirinin din aleyhinde/dine aykırı herhangi bir söz ya da tavrına rastlanmamaktadır. Hacı Fettah Efendi’nin, dini ya da din adamını değil; bağnazlığı, inanç sömürüsünü, halkın gözünü perdeleyecek yollarla dini kendi çıkarlarına uydurma sinsiliğini temsil ettiğini belirtmememiz gerekir.

Damyanos

Yunan işgal güçlerinin komutanı Damyanos; “uzun boylu, geniş omuzlu, kır saçlı, bıyıkları uzun, bir gözü camdan,” (s. 77) uzun ve kocaman elli, sefahat dolu yaşantısından dolayı yüzü gözü şişmiş, çirkin görünümlü, kırk beş yaşında bir binbaşıdır. Aşırı derecedeki Yunan milliyetçiliği onda, kendi ırkından olmayanların, özellikle de Müslümanların (Yunan tebaası olsa bile) malının ve canının Yunanlıların bir hakkı olduğu inancını yaratmıştır. Anadolu işgalindeki hedefi “her Türk’ü imha, her Türk’ün malını Yunan’a maletmek”tir. “Onun bir nevi kaba bir kışla ve kahvehane hitabeti” ile sarf ettiği meşhur cümlesini askerler tekrar ederler: “Ey Elenler (Yunanlılar), azminizin düşmanı olan Türkleri öldürünüz, Türkiye’yi alınız” (s. 76). Pek çok Türk ve Müslümanı katletmiş olan bu Yunan subayının işgalden asıl beklentisi de yağma yoluyla servetine servet katmaktır. Son derece sinsi, kurnaz, hesapçı ve acımasız bir kişiliği vardır. Geceleri geç saatlere kadar içen, o yüzden öğlene kadar yatan Damyanos; her türlü ahlaksızca zevkini tatmin etmiş, kendince her türlü eğlenceyi yaşamıştır. Daha önce Hacı Fettah Efendi ve Uzun Hüseyin Efendi’den güzelliğini işitip elde etme planları yaptığı Aliye ile karşılaşınca, içinde, o yaşına kadar hiçbir kadına karşı hissetmediği duygular uyanır ve ona âşık olur. Bu aşkını çeşitli vaatlerle süsleyerek Aliye’ye evlilik de teklif eder. İşgal sırasındaki bazı uygulama zaafları da Aliye’ye olan aşkından kaynaklanır. Damyanos’un kişiliğinde, işgal güçlerinin Türk ve Müslümanlara bakış açısı ile saldırganlıklarının içyüzü sergilenmeye çalışılmıştır.

Kantarcıların Uzun Hüseyin Efendi

Hacı Fettah Efendi’nin kötülük ortağı, kasabanın en zengini olan Kantarcıların Uzun Hüseyin Efendi’dir. Ders verdiği sınıfın tam karşısındaki evinden “iki donuk siyah gözle uzun, sarı, biçimsiz bir yüz, azıcık çarpık uzun bir burun”la Aliye’yi gözetlerken, daha okuldaki ilk günlerinde ona tedirginlik vermiş; ama Aliye, biraz soysuzlaşmış, “biraz cılız ve kendi kendine çekilmiş eşraf delikanlılarının hususiyetlerini, zaaflarını mütekâsif bir surette kendisinde toplamış” (s. 33) bu başı hiç görmemiş gibi dersine devam etmiştir. Bir süre İstanbul Hukuk Fakültesinde okumasına karşın kabalığından ve cahilliğinden bir şey kaybetmemiştir. Evli ve çocuk sahibi olmasına bakmayarak başından beri Aliye’yi elde etmeyi kafasına koymuş, bulduğu her fırsatta onu taciz etmenin yollarını aramıştır. Şehvetinden ve kişisel çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen, saygısız ve güvenilmez bir kişilik olan Uzun Hüseyin Efendi, Kuva-yı Milliye karşıtı bir işbirlikçidir. Hacı Fettah Efendi’yle birlikte, Tosun Bey’in planlarını Yunan komutanı Damyanos’a ispiyonlamaya giderken onu harekete geçiren etmenlerin başında, Aliye’ye sahip olma yolundaki en önemli engeli bu şekilde ortadan kaldırabilme düşüncesi gelmektedir. Bu isteğini gerçekleştirmenin olanaksızlığını anladığında Aliye’ye olan duyguları kin ve intikam arzusuna dönüşmüş, onun linç edilmesinde önemli bir rol oynamıştır. İşgal güçleri komutanı Damyanos’u her gece ağırlayan, ona içkili ve kadınlı eğlenceler düzenleyen de odur. Uzun Hüseyin Efendi’yi en özlü biçimde, babasının idamını önlemede yardımı dokunabileceğini umarak evine gittiğinde sergilediği ahlaksız davranışları ve yardıma muhtaç durumundan istifade etmeye yönelik teklifi karşısında Aliye’nin ona söyledikleri tanımlamaktadır: “Ben, diyordu, babamı böyle kurtarmak istesem sana niye geleyim? Sen ne kadar da olsa Türk ve Müslüman’sın diye geldim. Sen, Damyanos’tan çok fena, daha çok kâfirsin” (s. 146).

Maarif Müdürü

İstanbul Ferit Paşa hükümetinin bağlısı olarak, çöken Osmanlı bürokrasisinin ve yozlaşmış kurumsal yapıların bir tür temsilcisi gibi görünen Maarif Müdürü; Ömer Efendi’nin deyişiyle “irz dümanı papaz zıfatlı”dır (s.27). Ne bozulan kurumsal işleyiş ne de öğrencilerin iyi bir eğitim alması umurundadır; tam bir sorumsuzluk örneği olarak her şeyi oluruna bırakmış, kendi zevk ve eğlencesine odaklanmıştır. Gelen öğretmenleri ve etrafında uygun bulduğu hanımları, cuma günleri evinde eşraf oğullarıyla yaptığı içkili eğlencelere meze yapma derdindedir. Bir sorun çıkarma olasılıkları baş gösterdiğinde de onları yalancı tanıkların ifadeleriyle kasabadan uzaklaştırır. Etrafa, Aliye’nin eşraftan gelen evlilik tekliflerini kendisine olan aşkı nedeniyle reddettiğini yaymaya çalışır. “Toparlak siyah sakalı, bulanık sünepe ve mürai gözleri, hilekâr uzun yüzü altında iğrenç, ince dudaklı bir ağzı” (s. 25) olan bu adam, emelini gerçekleştirebilmek için Aliye’ye önce güven verici bir tarzda yaklaşarak onu okulda kalmaya ikna etmek ister. Herkesçe nasıl biri olduğu bilinmekte, ama bundan dolayı herhangi bir yaptırıma maruz kalmamaktadır. İşleri kendi istediği gibi yönlendiren ve –tabir caizse- “kılıfına uyduran” müdürün konumunu nasıl sağlama aldığını, karısının, Aliye’den çocuğuna ayrıcalıklı davranmasını isterken sarf ettiği küstahça sözler de yansıtmaktadır: “Hoca parçası, kocamın hepiniz halayığısınız, istersek hemen azlederiz” (s. 33).

Hatice Hanım

“Maarif Müdürü’nün şüpheli işlerine alet olan ikinci muallime Hatice Hanım,” “elinden düşmeyen sigarasından sapsarı olan kınalı elleri”yle (s. 29) öğrencilerle karşılıklı sigara içmekten çekinmeyen, öğretmen niteliklerinin hemen hemen tümünden yoksun biridir. Öğrencilerin eğitim ve öğretimine ise Besmele, Amme cüzü ya da Elif Lam Mim okutup “masa başında beyaz baş örtüsü altında rastıklı kaşlarını çatarak” (s. 53) dinlemekten başka bir katkısı yoktur. Eşraf çocuklarına ayrıcalıklı davranır; haklının değil, güçlünün yanındadır. Bu yönü, yetkili kimselerle karşılaşınca da ortaya çıkar; onlara karşı abartılı, içtenliksiz, sadece şekilden ibaret saygı gösterilerinde bulunur. “Eşraf ve Maarif Müdürü’nün keyiflerine göre değişen, yalnız onlara eğilmekle kasabada kalabilen bu kadın,” (s. 35) bozuk sistemin tipik bir ürünü ve sürdürücüsüdür. Aliye’nin gelişinden rahatsızlık duymuş, onun varlığından hep tedirgin olmuştur. Hatta Tosun Bey’le ilk karşılaşmalarında onu karalamaya kalkışmış, Tosun Bey’den aldığı beklenmedik yanıt üzerine de hemen ağız değiştirmiştir. Romanda, geleneksel eğitim anlayışının yozlaşmış yapısını göstermek bakımından Hatice Hanım, Aliye karakterinin tam karşıt kutbunda yer alır.

Fon Karakterler

Latif Ağa

Ömer Efendi’yi kardeşi gibi seven Latif Ağa, iki oğlunu Çanakkale’de şehit vermiş acılı bir babadır. Oğulları için her yıl mevlit okutturur. Hacı Fettah Efendi’ye düşmandır. Dürüst ve duyarlı bir kişiliktir. Kasabanın işgalden kurtuluşundan sonra ilk gelen Türk alayının komutanı Âli Bey’e, kendilerinin de bulunduğu ortamda Hacı Fettah Efendi ve Uzun Hüseyin Efendi’nin çevirdiği dolapları, olayların içyüzünü açıkça anlatan odur. Yaşanan kıyım ve acılardan, yoksul halkın yaşadığı perişanlıklardan artık bıkmıştır.

İstanbullu Mevlevi Dede

Kasabadan tesadüfen geçerken Latif Ağa’nın mevlidini okuyan İstanbullu Mevlevi Dede; Aliye’nin İslam ve iman anlayışını doğrulayan, pekiştiren, zor zamanlarında ve ölüm ânında manevi bir güç olarak hayalinde belirip iç âlemini nurlandıran, “sarı yüzü çenesine doğru incelen, seyrek ve beyaz sakallı bir ihtiyar”dır. “Derin yüzü, güzel sesi onu Allah’a temas eden bir aziz vecdiyle sarsmış”tır (s. 85). Hâli, tavrı, görünümü ile “veli” izlenimi bırakan bu ihtiyar, Aliye’nin algısı üzerinden “ideal din adamı” olarak verilir.

Bakkal Selim’in Dul Karısı

Romanda, silik bir tip olmakla birlikte iki farklı zihniyet yapısını yansıtmada aracılık etmesi bakımından işlevselliği olan bir kadın da vardır: Bakkal Selim’in dul karısı. Aliye, Latif Ağa’nın mevlidi sırasında dağıttığı şekerden ona da vermeye yönelen müezzinin öbür kadınlar tarafından engellendiğini görür. Tarlalarda çalışarak geçimini sağlayan, onu köy düğünlerine oynatmak için götürdükleri için kasaba kadınlarınca hor görülen ve dışlanan bu güzel kadına acır; herkesin garip bakışları arasında yanına kadar giderek ona şeker verir. Camideki bu dışlayıcı tutumu yadırgar; “Cenabı Hak’tan af dileyen ve ‘Şefiül-Müminin’ ve ‘kamu düşmüşlere destgîr’ diye selamlanan Peygamberimizin ümmeti, nasıl günahkârlara ve düşmüşlere hakaretle bakabilirler?” diye sorgular. Sitemini, Gülsüm Hala’ya, “Peygamberimiz, doğduğu gece günahkâr ümmeti için Allah’a yalvarmış, siz, Peygamber’den de mi büyüksünüz?” (s. 88, 89) diyerek dile getirir. Gülsüm Hala da bu sözlerden etkilenir; duygulanır ve Aliye’ye övgü dolu sözler söyler. Mevlit dönüşünde bu dul kadın, tam eve girecekleri sırada gelip hiçbir şey söylemeden Aliye’nin elini öperek gider. Bakkal Selim’in dul karısı; eğitimli, kültürlü bir Müslümanın din algısı ve insana bakışı ile eğitimsiz, bilgisiz bir kitleninki arasında nasıl bir uçurum bulunabileceğini örnekleme açısından romanda işlevsel bir figürdür. Gülsüm Hala’da hemen görünen yumuşama ise dinsel inancını samimiyetle yaşayan, aklını ve vicdanını ötelememiş kişilerin, -eğitimsiz ve bilgisiz bırakılmış olsalar bileiyi anlatıldığı takdirde “doğru”ları kabullenmeye ne denli açık bir ilericilik potansiyeli taşıdığının göstergesidir.

7. Bakış Açısı ve Anlatıcı

Vurun Kahpeye eseri hakim bakış açısı ve yazar anlatıcı tarafından kaleme alınmıştır.

8. Tematik Kurgu

8.A Romanda Din Algısı

Vurun Kahpeye romanı defalarca İslam düşmanı olmakla suçlanmış, haksız eleştirilere maruz bırakılmıştır. Bu savı savunanların dayanağı, Fettah Efendi isimli hocanın olumsuz yönleriyle öne çıkartılması olmuştur. Ancak romanın birçok yerinde Hacı Fettah Efendi’nin İslam’ı temsil etmediği belirtilmiştir. Bunun en açık örneği “… Aliye, evvela ağzını açıp, Hacı Fettah Efendi’nin temsil ettiği her şeye lanet etmek arzusunu duydu. ” cümlesinin ardından gelen şu cümlelerdir: “Hayır, din bu değildi, bu çirkin ve galiz Hacı Fettah Efendi’nin temsil ettiği şey değildi. Din, nurlar içinde nihayetsiz bir rahmetin, şefaatin temsilcisiydi. Kundakta ümmeti için şefaat talep eden Peygamber’in, asi ümmetine melce olan büyük Muhammed’in dini idi. Hacı Fettah Efendi, din perdesine bürünmüş, dünya yüzünde şeytanın insanları tazip için gönderdiği bir mümessildi” 

Roman incelendiğinde 13 bölümden oluşan kitabın bir bölümü (6- Millet ve Ferdası) İstanbul’dan gelmiş bir hocanın kasaba camisinde okuduğu mevlide, bu mevlidin uyandırdığı manevi duygulara ve caminin huzurlu ortamına övgüler düzmekle geçer. Kitabın daha sonraki bölümlerinde de dinle ilgili olumlu duygulara sıklıkla yer verildiği görülmektedir. Yani Hacı Fettah isimli karakterin olumsuz özellikleri din adamı olmasına bağlanmamış aksine dinle çeliştiği ortaya konulmuştur. Ayrıca Aliye de yenilikçi olmasının yanında namaz kılan mevlide giden, dinin özüne bağlı bir kişilik olarak tasvir edilmiştir. Annesinin Fatihli olması da satır arasında verilen bilgiler arasındadır. Fatih- Harbiye romanından aşina olduğumuz Fatih semtinin dindar bir bölge olduğu da göz ardı edilmemelidir.

8.B Kuvayımilliye’nin Romana Yansıması

Zamanın en önemli sosyal gerçekliklerinden olan ve toplumun gerçekte de ikiliğe düşmesine neden olan, bir kesimin desteklerken bir kesimin şiddetle karşı çıktığı Kuvayımilliye esere şu şekilde yansımıştır: 

“Hemen hemen herkes Yunanlıları istememekte müttefik olmakla beraber, bir kısım aynı kuvvetle Kuvayı Milliye’ye aleyhtardı. Hele maarif müdürü gibi İstanbul Ferit Paşa hükümetine bağlı olanlar, bir de şahsi korkularla titriyordu. Eşraf, Kuvayı Milliye’nin bir nevi Bolşeviklik ve eşrafın mallarını alıp halka dağıtacak bir şey diye telakki ettikleri için endişedeydiler. Hele Yunanların Mütemadiyen ilerlemesi Kuvayı Milliye’nin ordusuz günleri, onları bütün bütün yeni mukavemet kuvvetine aleyhtar yapmıştı.”

 Hacı Fettah Efendi isimli karakter Yunanları Kuvayımilliye’ye tercih etmekte ve halkı da kendisi gibi düşünmeye yönlendirmek için cuma namazından sonra halkı meydanda toplayarak şunları söylemektedir: 

“Bıyıksızları, gavurlar gibi yakalık takanları, din düşmanı olanları istemeyiniz! Ey ahali onların kanı kafirlerin kanı gibi helaldir. Hatta derim ki, herhangi bir kuvvet ve hükümet, nereden gelir ve kim olursa olsun, camilerimizi, dinimizi sıyanet ederse ona biat ediniz!”

Romanın ilerleyen bölümlerinde nutuk çekmekle ve halkı kışkırtmakla yetinmemektedir. Menfaatleri için Uzun Hüseyin Efendi’yi de yanına alarak ismi verilmeyen kasabada Yunan komutanı Damyanos ile görüşmüş ve düşman ordusunu kasabayı işgale davet etmiştir. Yunan ordusuna her türlü yardımı yapmış olmasına rağmen işlerin ters gitmesiyle Yunanlar çekilmek üzereyken birkaç saat Damyanos’un emriyle hapsedilmiştir. Yunan askerinin çekilmesiyle güç dengelerinin değiştiğini anlaması üzerine kendisini Kuvayı- milliye taraftarı göstermeye çalışmış ama Uzun Hüseyin Efendi’yle yan yana idam edilmekten kurtulamamıştır. Aliye ise Kuvayımilliye’nin herhangi bir unsuruyla karşılaşmadan önce de milli mücadele taraftarıdır. Öğrencilerine marşlar ezberletmekte, bağımsızlık bilincini aşılamaktadır. Hacı Fettah Efendi’yle ilk karşılaşmasında linç edilmekten Kuvayımilliye için savaşan “çete”lerden birisine komutanlık eden Tosun Bey tarafından kurtarılır. Kasaba kadınlarının yanlış yönlendirmesiyle Tosun Bey’e hesap sormaya gitse de gerçekleri öğrenince savaştan sonra evlenmek üzere nişanlanırlar. Aliye, Kuvayımilliye’nin kesin zaferine zemin hazırlamak için kendisini feda etmeyi göze alır. Kasabanın kurtuluşu ve manevi babasının hayatı pahasına yapamadığı fedakarlığı Tosun Bey’in aşkının da etkisiyle Kuvayımilliye lehine yapmıştır. Ancak Kuvayımilliye’nin zaferini göremeden vahşice katledilmiştir. 

8.C  Halkın Tutumu 

Romanda en ağır suçlama halka yapılmış gibi görülmektedir. Halk cahil, kişiliksiz ve kim güçlüyse ona boyun eğen tarzda anlatılmaktadır. Örneğin kasaba meydanında Hacı Fettah Efendi’nin yönlendirmesiyle Kuvayımilliye aleyhinde toplanan halk Aliye’yi linç etmek üzereyken Tosun Bey’in gelmesiyle bir şey olmamış gibi dağılmak istemiştir. Yunan ordusuna Hacı Fettah Efendi ve Uzun Hüseyin Efendi’nin yardım ettiğini görmelerine rağmen düşmanın çekilmesiyle yine bu iki kişiyi Milli Mücadele’nin önderlerinden kabul ederek onların sözüyle masum insanları katletmişlerdir. Duruma itiraz eden birkaç kişi çıksa da kalabalığı yönlendirecek sayı ve kabiliyette değillerdir.Üstelik halkın kişisel husumetleri bilmesine rağmen söz konusu iki şahsın lafıyla cinayet işlemeleri sadece cahillikle izah edilemeyecek kadar büyük suçtur. Yunan işgalinin kaldırılması konusunda halkın bir çabasına da rastlanmamaktadır. Bu çaba da Durmuş isimli küçük çocuğun mücadelesiyle sınırlı kalmaktadır. Yunan işgaline ses çıkartmayan halk işgal sonrasında hedefe konulan savunmasız kadınları öldürmekte sakınca görmemiştir.

8.D Romanda Aşk 

Romantizmden uzak bir kitap olmasına rağmen sosyal bir gerçeklik olarak aşk konusu da yer yer karşımıza çıkmaktadır. İki cinsiyetin karşılaşması ilk maarif müdürüyle Aliye arasında geçmektedir ancak bu duygu temelli değil Maarif Müdürünün tacizi şeklindedir. Daha sonra eşraftan Uzun Hüseyin Efendi, Aliye’ye talip olmuştur. Manevi babası Ömer Efendi’den istemiş ama Aliye’nin istememesi üzerine olumsuz cevap almıştır. Hüseyin’in ısrarı uzun süre devam etmiş Damyanos’la pazarlık yapmaya kadar varmıştır. Fakat kesin olarak umudu kesildikten sonra elde etme isteğinin yerini nefret ve öldürme arzusu almıştır. Yunan Komutanı Damyanos’un Aliye’ye karşı duyguları ise ilginçtir. Birçok insanı gözünü kırpmadan öldüren, zenginlerin mallarını ele geçiren, insani özelliklerden uzak komutanın Aliye’ye karşı hisleri insancıldır. Zorla elde etme imkanı olmasına rağmen Aliye’nin gönlünü alarak onunla evlenmek istemektedir. Aliye’nin reddetmesi üzerine psikolojisi bozulmuş kısmi tedavi de görmüştür. Kasabadan çekilmek zorunda kalacağı ana kadar umudunu korumuştur. Duygularının insani olmasına rağmen zaman zaman Aliye’yi tehdit etmekten de çekinmemiştir. Romanda karşılıklı kabul edilebilecek tek ilişki Tosun Bey ve Aliye’nin aşkıdır. Geleceği karanlık bir ilişkiye savaştan sonra evlenmek şartıyla nişanlanarak başlamışlardır. Aliye uzun zaman haber alamadığı Tosun Bey’i beklemiştir. Tosun Bey’in en çok arananların başında olmasına rağmen türlü yöntemlerle Aliye’yi görmeye gelmiştir. Ancak askerlik vazifesiyle Aliye arasında kaldığı zaman, kendini feda etmekten çekinmediği gibi sevgilisini Damyanos’a gönderme fedakarlığından kaçınmamıştır. 

“…Tosun,evvela kendi dimağındaki hakim fikrin esiri,bendesidir.Ve bütün idealist adamlar, muayyen bir maksada varlığını vakfedenlerin zulmüyle zalimdir.” 

 “Fakat veyl olsun o kadına ki, kalbini böyle bir adama, iradesini böyle bir fikir esirine uydurmuştur. Çünkü fikriye sevgilisi karşı karşıya geldiği zaman, her ne ıstırap ve gözyaşı mukabilinde olursa olsun, mutlak feda edilecek olan, sevgilidir.” 

 Bu tutum bağımsızlığın kazanılması için yapılan fedakarlıkları göstermesinin yanında olumlu ya da olumsuz eleştiriye hedef olmamıştır. Aliye ise bir kadın olmanın duygusallığında manevi babası ve ailesini kurtarmak uğruna yapamadığı fedakarlığı Tosun Bey söz konusu olduğunda gözü kapalı yapmaktadır

Latest posts by Gizem Aslan (see all)

Yorumlar kapatıldı.