İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Aynı Kelimelerle Yeni Bir Dünya

KAPLAN, Mehmet “Kültür ve Dil” adlı çalışmasından seçtiğim beş makaleyi inceledim.

Keyifli okumalar.

1.Türk Edebiyatı

Türklerin binlerce yıldan beri süregelen çok zengin bir ‘sözlü edebiyat’ları vardır. (s.45) Diyor Mehmet KAPLAN. Kimi köylü, kimi okuma yazma bilmeyen insanlar, doğal konuşmalarına orijinal söyleyişler, deyişler katarlar. Öyle ki deyimler olsun atasözleri olsun her türlü söyleyiş, matematik gibi üzerine çalışılarak çözülen bir kavram değildir. Toplumun içinde doğal yollarla var olan bir kültürlenme yoludur.

Atatürk Üniversitesi Türk Halk Edebiyatı Kürsüsü hocaları ve öğrencileri bunlardan bir kısmını toplamışlardır. Her köy ve kasabadan en az bir kitap dolusu türkü, masal, destan, bilmece, tekerleme toplamak mümkündür.(s.45)

‘Halk’ demek beraberinde birçok inanç ve değerlerin oluştuğu bir zenginlik barındırır. Bundan dolayı Halk edebiyatı insanın olduğu toplumun içinden doğar, büyür, gelişir.

Türk halk edebiyatı aşk, ölüm, hasret, tabiat sevgisi, acıma, alay, din duygusu, kahramanlık, ahlak gibi beşeri bütün duyguları işler. Bundan dolayı, onları Türk milli kültürünün en kıymetli hazinesi olarak korumalıyız.(s.45)

Kaplan, ünlü Alman ozanı ve yazarı olan Goethe’nin dehasından bahsederken onun dünyanın en büyük eseri olarak övdüğü ‘Faust’ın Ortaçağ efsanesine dayandığını belirtir. Aslında bu örnekle Türk destanlarının da aynı dehalıkla işlenirse büyük bir sanat eserine dönüşebileceğini anlatmak ister.

Tabi Türk edebiyatının önemli isimleri Türk halk şiirlerini, masal, destan ve hikayeleri işleyen çok güzel eserler ortaya koymuştur. Şinasi, Ahmed Mithat Efendi, Ziya Gökapl gibi isimleri saymak mümkündür.

Türk halkı ‘yiğitlik’, ‘aşk’, ‘din’, ve ‘iyilik’ duygularına çok yüksek bir değer verir. Onları asla maddi menfaat ve ihtiraslarla karıştırmaz. Türk halkı için ‘madde’ bir gaye değil, bir vasıtadır. (s.46)

Kaplan, Türk kültüründe yazılı edebiyatın VIII. Yüzyılda başladığını ifade eder. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra Orta-Asya, Azerbaycan ve Türkiye’de asırlardır süregelen yazılı edebiyat gelenekleri teşekkül etmiştir.(s. 47)

Türkiye ile beraber bugün dünyada 150 milyona yakın insanın Türkçe konuştuğu bilinmektedir.

Türkiye’de dış Türklerin edebiyatlarına karşı ilgi çok azdır. Türk üniversitelerinde Azeri, Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek vesaire Türk edebiyatlarını okutan kürsüler yoktur.(s.47)

Bu durum aslında çok üzücüdür. Ortak kültürlerimizi ilgiyle öğrenmemiz faydalıdır.

2. Türk Plastik Sanatları

Türkler dil, edebiyat ve musiki gibi katı veya yumuşak maddeye de çok güzel şekiller vermişlerdir. Bugün hala en güzel örnekleri Türkiye’de dokunan halı atın ehlileştirilmesi gibi bir Türk icadıdır.(s.62)

Dede Korkut Hikâyelerinde eski Türklerin toylarında yere binlerce halı serildiği bilgisi geçer. Bizim en eski medeniyetimizin önemli bir mirası demek yanlış olmaz. Erleri iyi kılıç kullanan Türk kadınları da kuşkusuz çok güzel nakışlar ve dikişler yapmıştır.

Türklerin bu nakış tarzı Avrupa’nın müzelerini süslemiş ve hayranlık uyandırmıştır.

Türk denilince pehlivanlık gibi belli başlı kültürler aklımıza gelir ancak ‘güzellik’ duygusu da çok yaygındı.

Onlar kullandıkları her şeye, kendisine has güzel şekiller vermesini biliyor ve bundan hoşlanıyorlardı. (s.62)

Birçok araştırma bize gösterir ki Türkler yalnız yumuşak maddeye değil, katı maddelere de süs işlemişlerdir. Bunun en büyük örnekleri eski tarihi uygarlıklarımıza ait mezarlıklar ve kayalara oyulmuş hayvan figürleridir.

Sanat tarihinde Türklere has olan bu hayvan figürlü eşya ‘hayvan üslubu’ diye anılır.(s.62)

Kaplan’ın dediği gibi bugün yapılacak olan, Türkiye’de Türklere ait sanat eserlerinin il il, ilçe ilçe en küçük parçasına kadar tespit edilmesi ve korunması için çalışmalar yapılmasıdır. Çünkü bir millet ancak kendi tarihi ile var olur.

Bir milletin asıl vatanı yarattığı kültür eserleridir. Zira onun ruhu, tarihi, hatırası, zevki, yaratma gücü, tabiata ait olan çıplak toprakta değil, onun üzerinde yarattığı eserlerde görülür.

 Mehmet Kaplan en çokta bu değerlere eğitimle verileceğine, küçük yaşlarda çocuklara ve öğrencilere aşılanması gerektiğini ifade ediyor.

Her okulun Türk sanat eserlerinin resimlerini, planlarını, maketlerini gösteren müzeleri olmalıdır. Bu müzelerin bir kısmı okulun bulunduğu şehir veya semtteki eski eserlere tahsis edilmelidir.(s.63)

Bilmeliyiz ki geçmişini bilmeyen geleceğini de bilemez. Bu Tarihi eserler yalnızca geçmişimizi ve kendimizi bilmek adına değil geleceğimize yön vermek için, tabloyu parça parça değil de bütün haliyle görebilmek, anlamak adına oldukça önemlidir.

Öğrencilere ilkokuldan itibaren Türk sanat eserleri öğretilmiş olsaydı, onlar bunun zevkine varırlar, hayatta da onları ararlar, bulurlar, korurlar ve yaratırlardı. (s.65)

3. Kültürlü İnsanlar

‘Bir memlekette maddi ve manevi kültürü yaratanlar o memleketin kültürlü insanlarıdır.’(s.75) Diyor Mehmet Kaplan.

Kültürlenmek bambaşka bir olgudur. Bunun için insanın durmaksızın okuması, araştırması ve çalışması gerekir.

Zeka, hayal, duygu da işlendiği zaman insanı saadete ve huzura, mutluluğa götürebilir.

Tanrı her insana hayatı boyunca çalıştıracağı ve geliştireceği bir vücut ve ruh verir. Artık onu çalıştırmak ve geliştirmek insana ve topluma kalmıştır. Kültürün başka bir manası, insanın kabiliyetlerini geliştirmesi, ondan mahsuller elde etmesi demektir. Maharetli bir el, göz, kulak, ayak hatta burun, akıl, hayal, duygu ve hafıza sahibine milyonlar kazandırır. Fakat onlar da tarla gibi işlenmek ister.(s.75)

İşte eğitim bunun için vardır. ‘Okumak!’ deriz her zaman ancak günümüzde bunu yanlış anlayan kesimler vardır. ‘Roman okumak bana ne kazandıracak?’ gibi veya ‘okul okumak her şey değil’ gibi cümleler duyarız. Ancak bizim ‘oku!’ kelimesinden çıkardığımız anlam bundan çok daha fazlasıdır. Geçmişini oku, bilimi oku, bitkileri oku, başka hayatları oku, kendini oku, tarihi oku ve öğren. Duyduklarınla kalma, okuduklarınla da kalma, daha fazlasını yap, düşün ve sorgula.

Türkler insanın yetiştirilmesine her çağda büyük önem vermişlerdir. Onlar tarihleri boyunca çok çeşitli zaruretlerle karşılaşmışlar, daima içinde bulundukları zaman ve mekana uymasını, yaratıcı olmasını bilmişlerdir.(s.75)

Kendi kültürümüzü ve kendini yetiştirmiş nice insanımızı görmezden gelmek ne büyük felakettir. Bir Fatih’i, Baki’yi, Sinan’ı, Yunus Emre’yi, Şems’i, Dede Efendiyi bilmek başlı başına bir ihtisası gerektirir. Onları tanımakla pek çok şeyler kazanırız. Bilmeliyiz ki bizim milletimiz büyük bir kültür ve medeniyet yaratmıştır. Bu medeniyetin içinde nice büyük adamlar yetiştirmiştir. Kültür miraslarımızı nasıl korumak gerekiyorsa, milletimizin geçmişinde yaşamış, yazmış, çizmiş, üretmiş ve şimdiye büyük değerler kazandırmış bu insanlarımızı da korumamız ve muhafaza etmemiz gerekir.

Yüz öğrenciden en az iki üç tanesi mutlaka üstün bir kabiliyet taşır. Bu kabiliyet matematik olduğu kadar, musiki, resim, edebiyat, spor kabiliyeti olabilir. Hayatı boyunca beş-on kabiliyet keşfetmeden ve onların gelişmesine yardım etmeyen öğretmen kendisini başarılı saymamalıdır.(s.78)

4. Dil Üzerinde Düşünceler

Dil, insanlığın yüzyıllardan beri edindiği ve denediği tek gerçek ve hikmetleri saklayan bir hazinedir.(s.130)

İlk insanlıktan bu yana en temel yanı ile iletişim aracı olarak bahsedilen dilin yalnızca bu olmadığını söylemek mümkündür. Çünkü iletişim her şekilde vardır, örneğin; karıncalar, balıklar, kuşlar birbiriyle dil aracılığı olmadan iletişim kurarlar. Ağaçlarında kendi aralarında kökler vasıtası ve titreşimlerle iletişim kurduklarını günümüz ilmiyle biliyoruz. Şekiller, imgeler ve başka yollar aracılığıyla da iletişim kuruluyor. Ancak dil çok başka bir yaratıdır.

‘İnsanoğlu muammadan hoşlanır’ diyor Mehmet Kaplan ve ekliyor; ‘ dil beşeri olduğu için en heyecanlı muammaları yaratmaya elverişli bir vasıtadır. Güzel bir sözün manasız olacağına kolay kolay inanılmaz. Fakat tuhaf olan şurasıdır ki dilde güzellik manaya takaddüm eder.’

Kaplan, bu makalesinde dilin iki önemli kavramını ele alıyor; ‘düşünmek ve kavramak’

Düşünce faaliyetini iradi, adeta fizyolojik bir hareketle anlatan ‘kavramak’ kelimesi, aynı olayı az metafizik, karanlık ve hüzünlü bir şekilde ifade eden ‘düşünmek’ kelimesinden daha çok hoşuma gider. ‘Kavramak’ ta eşyaya yönelmiş, realist bir tavır, gergin bir dikkat; ‘düşünmek’ ise içe gömülen, rüyalı, melankolik bir hal vardır. ‘Kavramak’ görmek ve yakalamaktan da kuvvetli ve geniş manalıdır.(s.132)

Düşünmek tek başına yeterli değil. Bu durum her düşündüğünü konuşmak ile neredeyse eşdeğerdir. İnsanın neyi nasıl düşüneceğini öğrenmesi gerekir.

Düşünmek için gözlerini kapayanlar, hatta mistiklerin usulüne göre bütün duygu pencerelerini tıkamaya çalışanlar, bir kelime ile tam manasıyla kendi içlerine düşenler vardır. Bu bir nevi ‘sukut’ ediş gibidir. Hasılı ‘düşünmek’ de bir pasiflik olduğu pek bellidir. Bunu şu da gösterir ki düşünmemek için irade sarfı lazım gelir. ‘Düşünmemek elimde değil’ sözü bu iradesizliği anlatır.(s.133)

Mehmet Kaplan’ın ‘düşünmek’ ile ilgili bu cümlelerine tamamen katılıyorum. Sokrates diyor ya; ‘düşünüyorum o halde varım’ cümlesi salt aralıksız her şeyi anlamlı anlamsız düşünmek değil. Günümüz dünyasında ‘düşünmek hastalığı’ denilen bir olgu vardır. Kişi saatlerce durmaksızın düşünür, ama neyi? Bu düşünceler gündelik olaylar üzerine ve birazda kurgusal kuşkularla doluysa tehlike arz eder. Bundan dolayı kişinin neyi nasıl düşüneceğini öğrenmesi de şarttır. Belki de düşünceler eninde sonunda ‘kavrama’ olarak sonuca varmalıdır.

5. Dil ve İnsan

Alman filozofu Heidegger’in dil hakkında derin manalı, güzel bir sözü vardır: ‘Dil insanın evidir’ der.(s.143)

Alman filozofa katılan Kaplan, evin dış yapısının dışarıya yönelik yapıldığını ancak içinin insana yönelik olduğunu vurguluyor. Diller de böyledir. Her milletin dili kendi kültürünün, ihtiyaçlarının, medeniyetine göre oluşmuştur.

Dil, tıpkı ev gibi bir milletin duygu, düşünce ve hayatının barınağı, korunağıdır.(s.143)

Kaplan, Dede Korkut’u okurken kendisini bambaşka bir dünya içinde, bambaşka insanlar arasında bulduğunu söylüyor. Her yazarın eseri, dili kullanışı, üslubu farklıdır ve bu farklılık kitabın yaşadığı ruhu hissetmemize yardımcı olur. Her eserin aynı üslup ile yazıldığını düşünmek bile nasıl sıkıyor insanın ruhunu. Dil içerisinde kocaman bir evren barındırıyor aslında öyle değil mi?

Dil konusunda en çok yanılanlar dili, tarihten, kültürden, toplumdan, bir kelime ile insandan ayıran dilcilerdir. Hani şu çok işe yarayan sözlükler, gramer kitapları yok mu? Onlardır insanları dili konusunda aldatan. Dünyada sözlük ve gramerden daha suni bir şey yoktur. Hiç kimse gramere göre konuşmaz. (s.144)

‘En güzel Türkçeyi kim söylemiştir? Hiç kimse.’ Diyor Mehmet Kaplan. Çünkü ‘en güzel Türkçe’ diye bir şey yoktur. Evlere, kahvelere, sokaklara kulak vermemizi istiyor. Aslında önemli olan dil değil, dil ile anlatılmak istenendir. Dil olmasa tarih, kültür, edebiyat ve medeniyette olmazdı.

Eğer bütünü, manayı, insanı bırakır da tek tek kelimeleri ele alır, hele onları Öztürkçe, Arapça, Farsça, isim, sıfat, fiil diye ayırmaya kalkarsanız, her şeyi kaybedersiniz. (s.146)

Aslında dilde doğa gibi bir bütün ama biz insanlar her şeyi ayırmayı pek severiz.

Latest posts by Gizem Aslan (see all)

Yorumlar kapatıldı.