İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Irmak

“Nazan uyandı mı acaba? Tembel kız, kesin kıçını devirmiş horul horul uyuyordur.” diyerek mıraldandı Irmak. Nevresimlerini değiştirdi. Yerdeki renkli kilimi, boy aynasının kenarına astığı boncuk kolyeler, giysi dolabının aynasındaki değişik çıkartmalar… Odası sığınaktı ona. Dolabının tozunu aldı. Askılıktaki çeşit çeşit elbiselerini düzenledi. Odasını çok sevmesi sebepsiz değildi. Kendini en rahat, en dokunulmaz, en sorgulanmaz hissettiği yer burasıydı. Peruklarının asılı olduğu etejerin yanına geldi Irmak. Peruklarında gezdirdi parmaklarını. Çok severdi Irmak peruklarını, en çok kırmızı renkte olanı. Kürtlük vardı serde. “Kırmızı olsun beş lirası fazla olsun.” derdi annesi Hüsna. Irmak’ın annesi Hüsna çok uzun zaman önce ölmüştü. Irmak’ın yatağının başında kocaman, çerçeveli bir fotoğrafı dururdu. Çerçevenin etrafında Hüsna’nın renk renk, bazısı kokulu tespihleri asılıydı. Namazında niyazında, kısık sesli, cılız bir kadındı Hüsna. Irmak için çok kıymetliydi annesi. Hüsna’nın en sevdiği kırmızı renkli tespihi boynuna astı Irmak. Bugünün rengi kırmızıydı. Az önce topladığı dolabının tozunu almak için dolabın kapısını açtı yine. Kırmızı, payetli, mini elbisesi çarptı gözüne. Askısından çıkarıp üzerine tuttu elbiseyi Irmak. “Rahmet istedin anam benden, mezarın geniş, ruhun rahat olsun Hüsna kadın. Bugün hep kırmızı olsun kız sesin için.” diye bağırdı aynaya. Elbiseyi yerine asıp tozunu aldı dolabın. Etrafa şöyle bir bakıp çıktı odasından. Salona geçip televizyonu açtı. Ses istedi evde. Evde ses olmadığında tedirgin olurdu Irmak. Bir saat önce demlediği çaydan bir bardak alıp, kare masanın başına oturdu. İlk sigarasını içti. Sabah ılıklığı vardı havada. Saate baktı dokuz kırk beşti. Temizlik yapmak için çok gecikmemesi gerektiğini düşündü ve sofrasını kurdu hemen. Herhangi bir kanaldaki magazin programlarını izleye izleye bitirdi kahvaltısını. Bir sigara daha içti. Sofrayı topladı, mutfağı topladı, buzdolabını kontrol etti, eksikleri not etti. Antreden geçerken kendini gördü aynada, sevmedi görünüşünü. Odasına gidip kırmızı peruğunu geçirdi kafasına ve üzerine bir bandana taktı. Salonu süpürdü, sildi, çiçekleri suladı, sonra diğer odaları temizledi. Aparmanın sessizliğinde onun kapı gıcırtısı inledi. Mutfaktan bir koşu çiçek yağını alıp hemen kapı aralıklarına sürdü. Annesi öğretmişti bu yöntemi ona, kapı önünün temiz tutulması gerektiğini de. Yeniden annesi canlandı gözünde, neler neler öğretmişti ona Hüsna Hanım. İyiliği, doğruluğu, kendin olmayı… Banyodan çamaşır suyunu getirdi, su kovasını, yer bezini ve süpürgeyi. Ayakkabılarını topladı Irmak, hafif ıslattı kapı önünü. Kendini avlu temizler gibi hissetti. Hoşuna gitmişti bu duygu. Kaptırdı kendini temizliğe. Ovdu, deterjan döktü, yine ovdu. Kapı önündeki plastik ayakkabılığın yanında içinde yapay çiçekler duran demir vazoyu devirdi Irmak. Yüreği ağzına geldi. Karşı komşusu da sesten rahatsız olmuş olacak ki hızla açtı kapıyı. Gözlerinde çocuklardaki o acımasız bakış. Irmak, bu bakışın altında duran o anlatılmaz duyguları hissettiği anda ruhu tıpkı az önce devrilen vazo gibi devrildi. Komşu kadın konuşmuyor ama öyle bir süzüyor ki Irmak’ı; peruğunu, çamaşır suyuyla yıpranmış temizlik kıyafetlerini, terliklerinin kenarından çıkmış serçe parmağını… Irmak’ı süzdükçe bakışındaki aşağılama öyle büyüyor öyle büyüyor ki Irmak kalkıp içeri girdi. Kapıyı kadının suratına kapattı. Kapının arkasına çöktü. İçindeki sızı büyüdü, dayanamıyordu artık. Nefesi daralıyordu. Kadın, “İbne’ye bak, şey etti kapımızı sabah sabah.” diyip kapattı kapıyı. Irmak ağlamaya başladı. Kapının arkasına uzandı, elleri buz kesmişti. Ayakları titriyordu. Başını ellerinin arasına aldı. Telefonu çaldı, doğruldu ama telefona gitmek istemedi. Oturdu. Kadının bakışları geldi aklına. Dizlerine vurmaya başladı, gittikçe hızlandı vuruşları. Kulaklarında annesinin sesi “Kendin ol.” Irmak, dizlerine vurmaya devam etti. Şiddeti arttı vuruşlarının, canı yanıyordu. Öyle çok ağlıyordu ki Irmak içi kanıyordu sanki. Ağladı ağladı ağladı. Birden durdu. Ağlaması, dizine vurması, inlemesi. Gözlerini sildi, peruğunu düzeltti. Ellerini yere dayayıp kalktı. “Kendin ol Irmak” diye mırıldandı dış kapıyı açarken. Yarım bıraktığı işi tamamladı. Düzenledi kapının önünü. Uykusunda ağlayan bir çocuk gibi iç geçiriyordu. Kapıyı kapattı. Mutfağa gitti, sabahtan kalan çayı ısıttı. Dolabın ilk çekmesinden tütününü çıkarttı. Mutfak memleket koktu sanki. Çayını aldı, salona geçti. Perdeleri sıkı sıkı kapalıydı. Müziği açtı. Oturdu yere.

Min navê xwe kola li bircên diyarbekir
Gava ku stêrk li ezmanan stûxwar
Gava ku ney, bilûr û tembûr
Dahol û zirne sar bûn, sar bûn.

Gözlerini kapattı Irmak. Ağzında şarkının sözleri. Dudaklarını sıkıyordu sözleri tekrarlarken göğsü bir inip bir kalkıyordu. Gözünün kapısından bir damla aktı yanağına.Ağzının kenarından salyalar aka aka ağlamaya başladı sonra. Bu sabah olanların sebep olduğu ağlamaya bir de memleket, aile, hayat acısı eklendi. O ağladıkça, şarkı daha da bağırıyordu sanki. Şarkının yavaşladığı nakaratta bir gürültü duydu Irmak. Gözlerini açtı, kalkıp kıstı müziği. Kapı çalınıyordu.

Irmak delikten bakıp, açtı kapıyı. Gelen postacıydı. Elindeki zarflara, naylon poşet içindeki gönderilere bakıyordu postacı. İkisi de birbirini tanıyordu. Bir zamanlar ona müşteri olarak gelen bu adamla artık komşu olmuşlardı. Korkuyordu. Trans bir kadınla birlikte olduğu duyulursa rezil olurdu. Karısı, çocukları, annnesi, ailesi duymasın diye yüzüne bile bakmıyordu Irmak’ın. Ona gelen mektubu eline tutuşturup koşar adım indi merdivenlerden postacı. Irmak mektubun kimin geldiğini biliyordu: “Ah benim canım kardeşim, ah memleketim, ah ailem.” diyor zarfı yırtarken. “Görüldü” damgası yaralıyor onu en çok. Mapusluğuna alışıyor Alihan’ın ama kardeşinin ona yazdıklarını başkasının okumasından nefret ediyor. Özlüyor Alihan’ı o an. Saçlarının kokusunu, gülümsemesini, tavuk kovalarken kollarını açıp uçak gibi süzülmesini. Hüsna’ya toprak taşırken alnından akan teri, ona Kuran okumayı öğretirken çıkaramadığı sesleri. Çok özlüyordu kardeşini Irmak. Mektubu kokladı, kalabalık, acı, nem, karanlık kokuyordu mektup. Okumaya başladı:

Canım Ablam inşallah keyfin hoştur. Sağlığında bir sorun yoktur ablam. Beni soracaksan eğer, iyiyim. Uğraşıyorum işte. Bir siyasi mahkûm ne şartlarda kalırsa ben de o şartlarda kalıyorum dört duvarda arasında. Dönemin şartları bizi çok zorluyor. Gardiyanlar, bizi çok sıkıştırıyor abla. Güçleri bize yetmediği her gün daha da ağırlaşıyor koşullar. Olsun ama, yine de hepimizin aklı duru, kalbi rahat. Sana aldığımız karalardan bahsedeyim abla;

Öncelikle lütfen kızma bana abla, neden diye sorma. Sen de en az bizim kadar iyi biliyorsun şartları da sebepleri de: Açlık grevine başlıyoruz ablam.

Kendimizi, gençliğimizi, bütün varlığımızı halkımıza feda ettik, bir canımız kaldı onu da verelim gitsin abla. Belki hapishane koşulları değişir, burada siyasi suçlular çok sorun yaşıyor ablam. Bitmeyen çilemiz gün geçtikçe artıyor. 30 kişilik koğuşta 100 kişi kalıyoruz. Yatakları tuvaletlerin yanına seriyoruz. Üst üste yatıyoruz. Banyo yapamıyoruz abla. Ne ben ne koğuştaki yoldaşlarımız haklarımızdan vazgeçmiyoruz, vazgeçmek istemiyoruz. Belki biz öncülük edersek, ses getiririz ablam. Şimdi ağladığını biliyorum, ağlama abla. Ben hayatımı feda etmekten mutluyum, bunu karşılığında halkımdan hiçbir şey beklemiyorum. Mutlu ve Özgür yarınları olsun yeter. Ha bu arada halo Apo ölmüş, çocukları ortada kalmış, karısı Zeynep Abla çok sıkıntı yaşıyormuş. Onlar için biraz para gönderirsen Diyarbakır’a çok iyi olur abla. Biliyorum sen de zor şartlarda yaşıyorsun ama sen aç kalırsın o çocuklar kalamaz. Apo amca fabrikada kazana düşüp ölmüş. Feci bir ölüm. Allah taksiratını affetsin. Neyse abla kafanı yormayayım senin de. Ha bir şey daha abla, Naciye ablanın oradaki kuyunun kenarında seninle top oynamayı çok özledim. Senden çok güzel kaleci olurdu. Yüzünü asma sakın ha sen benim ablamsın, abimsin,canımsın kurban. Kendine iyi bak abla. Bir de beni görmeye gelme.”

Kardeşin Alihan

Ulan Ali, diye bağırdı Irmak. Ağlması bitmişti artık. Ağlama hissi geldikçe yüzü kırışıyor ama yaş akmıyordu gözlerinden. “Kurban olduğum, yapma”diye haykırıyordu. Mektubu yüzüne sürdü, göğsüne bastırdı. “Ali’m. Ölme Ali’m. Ben seni görmeden ne yaparım Ali’m.” diyerek kafasını gömdü iç içe geçirdiği kollarının arasına. Birkaç saat geçti bu haykırışların üzerinden. Irmak kafası kollarının arasında aynı şekilde oturuyordu hala. Telefon uzun uzun çaldı. Irmak kafasını kaldırıp sesin geldiği yöne baktı, telefonun sesi kesilipte ekran ışığı sönünce. Kalktı yerinden, mektubu katlayıp içi boş sütyenine yerleştirdi mektubu. Yüzünü yıkmak için banyoya gitti Irmak, peruğunu düzeltti, yüzünü yıkadı buz gibi suyla. Mutfağa gitti Irmak, kendine köpüklü bir kahve yaptı. Salona geldiğinde Civan Haco çalmaya devam ediyordu. Bu kez neşeli bir şarkı çalıyordu. Irmak’ın yüzünde bir gevşeme belirdi. Telefonuna baktı. Bir arkadaşını aradı, akşama işe çıkacağını yanına Nazan’ı alacağını parasının dolgun olduğunu anlattı. Telefonu kapattıktan sonra, vitrinin üstündeki albümler çarptı gözüne. İndirdi albümleri. Ayaklarını uzatıp albümleri kucağına aldı , Hüsna’yı,  Alihan’ı, babası Seyda’yı görmek içini kırdı ama iyide geldi Irmak’a. Yüzünde beliren tebessüm buna işaret ediyordu. Yediği dayaklar geldi aklına. Annesi’nin onu basma entarisi ile yakaladığı gün geldi aklına; Hüsna onu öyle bir dövmüş öyle bir dövmüştü ki üç gün yataktan kalkamamıştı Irmak. “Niye karı gibi etek giydin Miran? Delirdin mi oğlum sen?” diye diye ağlamıştı annesi. Birkaç olaydan sonra en sonunda babası Seyda dövmüştü Irmak’ı; “Yapma dedik sana lan, kahpe misin sen lan?” diye diye bayıltmıştı onu dayaktan. Gözlerini açtığında annesi Hüsna “Yapma oğlum, karı mısın sen? Allah affetmez oğul seni.” diye ağlamıştı başında. Irmak, o zamandan sonra hep susmuştu. Bir daha ne etek giymiş ne de başka bir şey yapmıştı. İstemeye istemeye Miran olarak yaşamıştı. İstanbul’a çalışmaya geldiğinde kendi gibi hisseden insanlarla tanışmış ve fark etmişti ki bir daha Miran olarak bakmayacaktı dünyaya. Başı sonu ne olursa olsun kendi gibi yaşayacaktı . Irmak olduktan sonra bir kez gitmişti memleketine. Alihan, dışında kimse tanımamıştı onu. Alihan tıp fakültesi okuduğu için anlamıştı Miran’ı. Nasıl bu hale geldiğini, duygularını, hayata bakışını dinlemişti abisinin sesinden. Çok ağlamıştı Alihan. En çok da kadınlığın onun kalbinde nasıl çiçekler açtırdığını duyduğunda ağlamıştı. Miran memleketine gittip eve gizlice girdiğinde Hüna ve Seyda tarladaymış. Onları görmeden ayrılmış oradan. Bir tek kardeşi Alihan’ı görmüş.

Albümleri toplamaya başladı Irmak. Şarkı mırıldana mırıldana duşunu aldı. Kırmızı mini elbisesini giydi, alev kırmızısı peruğunu geçirdi kafasına Nazan’ı aradı çıkmadan önce. Önce sinirli sinirli konuştu: “Ne kitabı Nazan, çok iyi kızım parası. Kırma beni Nazo. Gel hadi kızım. Tamam tamam, çalış sen o zaman. Öpüyorum seni. Yalnız da hallederim ben.”

Irmak Nazan’la konuştuktan sonra çıktı evden.

Sokağın başında taksi beklemeye başladı Irmak. Beyaz, yere yakın bir araba gelip durdu önünde. İçinden uzun boylu esmer, genç biri indi. Irmak’ı sıkıca tutup aldı arabanın içine. Boğazında keskin bir ustura duruyordu Irmak’ın. Altına kaçırdı Irmak, ölmek istemiyordu. Alihan vardı, ölemezdi. Ölmeyi çok isterdi, ama ölemezdi. Para göndermesi gerekenler, Alihan, arkadaşları, bdeniyle yaşamayı arzu ettikleri vardı. Esmer çocuk öfkeli sesiyle kulağına eğildi Irmak’ın;

“Nazan’ın evini tarif et.” dedi. Tarif etti Irmak. Kendi aralarında Kürtçe konuşmaya başladılar. Uzun uzun konuşurlarken Nazan’ı gördü Irmak. Esmer çocuk indi arabadan, bıçağı Nazan’ın boynuna dayadı.

Alihan unutma beni, Miran’ı unutma, Irmak’ı unutma.

Latest posts by Yasemin Seven Erangin (see all)

Yorumlar kapatıldı.