İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Varoluşsal İzlenim “Virginia Woolf”

Teklikten bütünlüğe ulaşmanın kaynağını parçalardan yola çıkarak bulmak, amaçlanan yola adanmışlığın bir göstergesidir. Yüzümüzü dönmeye vesile olan bütün “şey” lerde bulmak kendimizi, kaç kişiye nasip olmuştur? Herhangi bir sesteki nota, kalabalık ortamlarda kendimizi verdiğimiz o ince ses, ormanlık bir alanda tek bir yaprağın üzerine konan bir kelebek ve daha nice ses ve görüngüler dünyasından yola çıkarak öze ulaşmak kime, ne şekilde sirayet etmiştir? Her bir parçanın tek başına bir anlam ifade etmesi mümkün müdür? Yoksa her birinin bir bütünlük oluşturmadaki rolleri yeterince algılandı ve şekillendirilme özelliğine büründü mü?

İşte tüm bu sorularla hayatı sorgulamama neden olan bir isim: Virginia Woolf. Bakmaktan ziyade görmek, gerçekten ziyade hayal, parçadan ziyade bütün hep onda birleşen önemli kavramlardır. Her bir şeyden ayrı renk, koku ve ses çıkaran, bunların her biriyle yeni yaratımlar ortaya koyan ve birliğin içinde var olan ve evrenle bütünleşen bir yazar vardır karşımızda. 

“Hiçbir şey; her şeyin, her şeyin içinde olmasından ve bu yüzden de zihinsel varoluşumuzun yoğunluğunu ve genişliğini, birliğin içindeki çokluğu ve çokluğun içindeki birliği görmemiz gerektiğinden daha açık değildir.” 

Bütünlüğü oluşturan şeylerin her birinde kendimizi bulmanın önemli ipuçlarını el yordamıyla bize sunar yazar. Aslında o her bir şey bizzat kendimizdir. Bir müzik, bir sözcük, dünyadaki sanat eserlerinin her bir parçası, biricik gerçek yine biziz. Tam da bu noktada varlığını şeyler aracılığıyla ispatlamaya çalışan muazzam bir yazardır. Bazıları olaydan çok duruma kendini verir, aksiyondan çok ruha yönelir. Ben de durum ve ruhta kendimi bulan biriyimdir. Aksiyonun da elbette hem romanlarda akıcılık sağlamasında hem de olaya kendimizi adapte etmemize yardımcı olmasında önemli roller üstlendiğini söylemek mümkündür. İşte Wirginia Woolf daha çok ikinci olanla –durum ve ruh- kendini ifade etmiş ve bu yoldaki okuyucuları da kendine çekmiş önemli bir İngiliz yazardır. Hayata ve insanlara karşı bakışımızı en önemli noktaya sabitlemek ve “Yaşam insanların gözlerinde gördüklerinizdir.” düsturuna meyletmek hem hayatı sorgulamak açısından hem de görünmeyenleri görmek, hissetmek noktasında önemlidir. Bu bazen ruha onarılmaz yaralar açtığı gibi her olaya ve insana karşı bakışımızı da -insanları anlamak ve anlamlandırmak açısından- şekillendirir. 

Varoluşçuluğun İlk Adımları; Hyde Park Gate

Virginia Woolf, 25 Ocak 1882’de Londra’nın merkezi olan Hyde Park Gate caddesinde, iç mekânı karanlık bir evde dünyaya gelir. Saygıdeğer bir aile olan Stephen’ların üçüncü çocukları Adeline Virginia Woolf olarak hayata adımını atmaya başlar. Güzelliği ile bilinen annesi Julia Prinsep Jackson ressamlara modellik yaptığıyla bilinirken, babası Leslie Stephen yazar, eleştirmen ve aynı zamanda dağcıdır. Bu evlilik anne ve babasının ilk evliliği değildir. Annesinin önceki eşinden üç tane çocuğu, babasının da bir kızı vardır. Babasının Victorian düşünce tarzı, aşırı duygusal özelliği, melankolik halleri ve sağırlığı yazarı olumsuz etkilemiştir. Yazarın öz kardeşleri, özellikle kız kardeşi Vanessa, hayatında önemli yer eden kişilerdir. 19. yüzyılın önemli entelektüel ailelerden birinde dünyaya gelmesine rağmen örgün eğitim fırsatından yoksun kalmış ve kardeşi Vanessa ile kendi eğitimleri için çaba sarf etmişlerdir. Tabi örgün eğitim almamasının eksikliğini hayatı boyunca hissedecek ve uzun deneme çalışması “Kendine Ait Bir Oda”da bu konuyu etraflıca tartışma fırsatı bulacaktır. 

Toplam sekiz çocuğun ve yedi hizmetçinin olduğu bir evde, yazar hem çocukluğunun eğlenceli günlerini geçirir hem de kültürel anlamda doyurucu senelerini hayatına ekleme yolunu seçer. Yazarın ailesi ile birlikte on dört yaşına kadar denize kıyısı olan bir evde haftalarca tatil yapması, çocukluğunun en güzel izleridir. Aynı zamanda bu mutlu anları romanlarının içine sızdırmayı başarmıştır. “Deniz Feneri” buna güzel bir örnektir. Yazarın hayata bıraktığı izler her daim önemli olmuş, kendisi de yazılarında bu durumu kalın çizgiler ile çizmeyi başarmıştır; 

“İnsanları özetlemeye çabalamanın bir yararı yok. Tam olarak ne söylendiğinin ya da ne yapıldığının değil, işaretlerin izi sürülmeli.” 

Virginia; hassas bir kişiliktedir ve konuşmaya geç yaşlarda başlamıştır. Sözcükleri ustaca kullanma yeteneğinin neticesinde kardeşi Vanessa ile gelecekte ne olacaklarına dair kararlarını verirler; Virginia yazar, Vanessa ise ressam. Büyük bir içtenlikle hayallerine ulaşacak, birbirlerinin uğraşları ile ilgilenecek ve ilhamlarının neticesinde Hyde Park Gate Haberleri isimli haftalık bir dergi çıkarmaya başlayacaklardır. Yazarın bu ilham veren uğraşlarını şuan kendi hayatımız ile kıyasladığımızda, eğitim olanaklarının elinden alınmasına karşılık bu yazma isteği ve heyecanı zannedersem birçokları için adım atılamayacak kadar zor ve imkânsız görülebilir. Oysa yazma isteğiyle coşan ve var olma savaşı veren bir kişi için bu hayli kolay ve vazgeçilmezdir. 

İki Kırılma Noktaları Karşısında Sözcüklere Dökülen “Ben Kimim? Yaşam Kemik Kadar Çıplak” Sorgulayışları

Annesinin 1895 yılında grip sebebiyle ölmesi, yazarın ilk ruhsal çöküntüsüdür. Bütün ev işleri kendine ve kardeşlerine kalır. Babası ise daha çok kasvetli ve içine kapanık bir hâl almaya başlar. Babasının bu ruh hâlleri içinde olması elbette yazarı da olumsuz etkilemiş ve babasının taleplerini karşılama noktasında önemli rolü üstüne almanın ağırlığını yaşamıştır. Ergenliği boyunca yani babasının 1904 yılındaki ölümüne kadar üvey kardeşi tarafından tacize uğraması, evlilik hayatında sıkıntılar yaşamasına sebep olmuştur. “Ölüm evin içindeydi ve cehennem önünde esniyordu.” ifadeleri, onun nasıl bir ruh haline büründüğünü açıkça ifade eder. 

Babasının ölümünden sonra, onun iyi niteliklerini yeterince anlamadığından dolayı kendince suçluluk duygusu yaşamıştır. İşte ikinci ruhsal çöküşü bu sebeple zuhur etmiş, ilk intihar girişimini bu zamanlarda düşünmüştür. Daha sonra kız kardeşi Vanessa, erkek kardeşi Thoby ile Bloomsbery’ye taşınırlar. Erkek kardeşinin ölümünün ardından onun arkadaşları ile ünlü Bloomsbery grubu oluşur. Grup edebi, felsefi ve sanatsal kişilerin yanı sıra, homoseksüel ve biseksüellerden oluşuyordu. Virginia daha sonra 1912 yılında Leonard Woolf ile evlenir. Mutlu bir evlilikleri olmasına rağmen Virginia 1913 yılında tekrar intihar girişiminde bulunur. Bunun sebepleri belki evlilik hayatının yazar üzerinde yarattığı baskılardır. Leonardo onu hem çok seviyor hem de ruhsal bunalımlardan kurtulması için elinden gelen her şeyi yapmaya hazır olduğunu yazara hissettiriyordu. Hatta eşinin kitaplarını rahatlıkla yayımlayabilmesi için, Hogarth Press’i bile kurmuştu. 

Karşıtlıkların Ve Gözlemciliğin Yansımaları 

Varlık-yokluk, iyi-kötü, ışık-karanlık, güzel- çirkin karşıtlıkları yazarın yaşadığı dönemde belleğinde yer eden önemli kavramlardır. Onun iyi bir gözlemci olması bazı nitelikli eserlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tasarladığı intihar eylemi ve ruh sağlığı neticesinde kendi portresini en iyi yansıtmayı başardığı Mrs. Dalloway adlı eserinde bu izlenimleri çok net bir şekilde görürüz. “Çabalar biter. Zaman, yelken direğinde çırpınır. Orada dururuz; orada kalırız. Kaskatıyızdır, insanın bedenini sadece alışkanlıkların iskeleti dik tutar.” 

C:\Users\Fahri\Desktop\KAPAK-1-1.jpg

Virginia gerçeklik ve felsefi bilgiden ziyade daima duyu algısına önem vermiştir. Öğrenmenin bir yolunun da duyular ile mümkün olduğunu ifade eder. Hepimiz hayal kurduğumuz takdirde nefes alır, yaşamı daha çekici hâle getiririz. Hayali gerçek olandan üstün tutuşunu, Orlando eserinde birebir görürüz. Bu eser yazarı -biyografi çalışması olmasının yanında- yaşadıklarına değil hayallerine meylettirmiştir. Yazarda hayaller, hisler ve sezgiler hep en önde yer etti bu yüzden. Biz de bundan dolayı yazarı kendimize daha yakın görmüş, hissetmekle öğrenme gerçeğine şahit olmuşuzdur; “Bizler hissetmek yoluyla öğreniriz; şahsımıza münhasır özellikleri bastırmaya kalkarsak onları zayıflatmış, yoksullaştırmış oluruz.” 

Varoluşçuluk Nasıl Zuhur Etti? 

Evet, yukarıda yazarı çepeçevre saran varoluştan bahsettik. Ama bu varoluş nasıl şekillenir konusunda da yeteri kadar düşünmek gerek. Varoluş dünyaya adım attığımız andan itibaren varlığımızı kanıtlama gereği duyduğumuzda, kendimiz ile baş başa kaldığımızda, etrafımızda olup bitenlerin farkına varmaya başladığımızda, en çok da kendimiz olmaya fırsat verildiğinde anlam kazanır ve gerçekleşmesi de mümkün olur. Bu yüzdendir ki, her şey kişinin kendi algıladığı şekliyle vardır ve anlamını yüklenmeye hazırdır. Yazar tam da bu noktada ayrı bir sorgulayış hâline bürünür ve şeylerin dile getirilmesinde büyünün bozulup bozulmayacağına dair şu önemli soruyu sorar; “Ne olduğumuzu, ne hissettiğimizi kim bilir? Yakın olduğumuz bir anda bile, kim bu bilgidir der? Şeyler, onları dile getirdiğimizde bozulmuyor mu?” Dünyayı katlanabilir hâle getiren sanat eserlerinden bahsetmek mümkündür. Eserlerin yaratım süreci de bu yüzden yoğun ve sancılıdır. Bu yolda çekilen bütün zahmetler de kaçınılmazdır.  

Karşıtlıkların Benzerliği Noktasında “Ben” Sorgulayışları

Kendimizi iyi hissettiğimiz her durum ya da olay karşısında o an sadece zamanı durdurmak, kendimizi mumyalamak, sadece ve sadece anın tadını çıkarmak isteriz. Peki, mutlu bir anımızda mutsuz bir durumla karşılaşma imkânımız yok mudur? Mutlu olduğumuz o güzel anları paketleyip saklasak bile olumsuz her duruma karşı koruyabilir miyiz? Elbette bütün bu soruların cevapları, yaşadıklarımız göz önüne alındığında şekillenecektir. Virginia işte bu sorgulayışları gün yüzüne çıkarır ve birbirine benzer olanların değil de farklı olanların daha yakın olduğunu ifade eder. Güzel bir doğum günü partisinde hatırımıza ölüm gelebilir, gün batımını seyre dalarken işlenen bir suçla karşı karşıya kalabilir, özel bir nişan töreninde telefonumuza gelen olumsuz bir mesaj ile altüst olabiliriz. Duygu durumlarındaki bu geçiş hallerini tam tersi olarak da yaşamak hepimiz için olasıdır. Sevdiğimiz bir insanı toprağa verdiğimiz anda, küçük bir çocuğun bir sözü yüzümüze güzel bir gülüşün yerleşmesine neden olabilir. İşte tüm bu olaylar iyinin ve kötünün bir arada bulunduğunu ve kendilerini asla bırakmadıklarını gösterir. Ne yaşarsak yaşayalım, yaşamda nefes almak bile kendimizi ve özümüzü savunmanın en güzel örneğidir. Kendimizle baş başa kalmak, yaşamın gerçekliğini kabul etmek ve nefesimizle baş başa kalmak özgürlük bayrağımızı çektiğimiz anlamına gelir.

Yaşam keyifli. Yaşam güzel. Tek başına yaşamın süregelişi bile memnuniyet verici.” 

Virginia ruhsal bunalımda olduğu zamanlarda okumak ve yazmaktan kendini geri çekmiştir. Hatta onun isyan yahut şikâyetinin bir sebebi de artık hissedemiyor ve yazamıyor oluşudur. Hayatına son verme sebeplerinden birisi de budur diyebiliriz. Hayalin gerçek karşısında yüceltilmesi tam da bu noktada ayrı bir değer kazanır. Parçalanmış bir benlik karşısında yaşamaya devam edebiliriz fakat hayallerin parçalanması, umudun yitirilmesi durumunda bir yaşamdan söz etmek mümkün değildir. Bu, durumun aynı zamanda geçici umutsuzluklardan değil daimi umutsuzluklardan kaynaklandığını gün yüzüne çıkarır. 

Virginia Woolf, kadın olduğu için üniversiteye -Cambridge- gönderilmez. Yazar “Kendine Ait Bir Oda” adlı eserini ders verdiği bu üniversitede kaleme alır. Bu konu üzerinde uzun çalışmalar yapmasının akabinde sorular sorar ve bunları aynı zamanda okuyucuya sormak ve birlikte cevap vermek maksadını güder; “Niçin erkekler şarap, kadınlar su içer? Niçin bir cinsiyet refah içinde iken diğeri yoksuldur?” Kadını bu yönde irdelerken, kadına bakışın nasıl olduğuna da merak salar bir yandan; “Kadınlar ölçüsüzdürler, erkeklere nazaran ya daha iyi, ya da daha kötüdürler.”, “Goethe onları (kadınları) onurlandırır; Mussolini onları hor görür.” Virginia bu eserini yaşadığı dönem ve kendisinin okutulmaması açısından o kadar önemli bulur ki, bir kadının kendine ait odasının olmasının bile ne derece zor olduğunu anlatır. Bu bir kadın için yaşadığı dönemde büyük bir lüks sayılırdı. Bu yüzden de kadına verilmeyen fırsatların her zaman acısını çeker yazar; “Kadınları eğitimden alıkoymak, elbette ki, kendi gayesini boşa çıkarıyordu ve kadınlar bir şeyleri anlatmaya başladıklarında, her şeyi gereğinden fazla ciddiye alıyorlardı.” Kadının değersiz konumunu –kadın/erkek ilişkileri çerçevesinde- tavrını ve sorgulayışlarını net bir şekilde ifade eder. Kadının varlığının, emeklerinin hiçe sayılmasının yanında onun yaratıcı gücünün de göz ardı edilmesinden yakınır ve düşüncelerini bu yöne çekmekten kendini alamaz; “Kadınlar erkekler gibi yazsalar, erkekler gibi düşünseler ya da erkekler gibi görünseler binlercesine yazık olurdu, çünkü eğer iki cinsiyet bile yetersizse, dünyanın sonsuzluğunu ve çeşitliliğini göz önünde bulundurduğumuzda, yalnızca biri ile nasıl idare edebilirdik? Eğitimin benzerliklerinden ziyade farklılıkları güçlendirmesi ve ortaya çıkarması gerekmez mi?” 

Örgün eğitim hakkı elinden alınan yazar, annesinden Latince, Fransızca ve tarih, babasından ise matematik öğrendi. Kendi kendini inşa etmesi kendine bırakılmıştı. Sadece desteklerini üzerinden eksik etmeyen bir baba, anne ve kız kardeş vardı. Kendi özgürlüğünü bu vesile ile kazanmaya çalıştı ve okurlarına da bu yönde verdiği tavsiyelerle yön gösterici tavrını benimsemiş oldu; “Bir insanın başka bir insana okumakla ilgili verebileceği tek tavsiye, hiçbir tavsiyeye kulak vermemesi gerektiğidir… Özgürlük bir okurun sahip olabileceği en önemli niteliktir.” 

Virginia Woolf hiçbir zaman düşünmekten kendisini alıkoymadı. Uyumaktan ziyade yürüyüşü tercih eder, son yürüyüşlerinde bile yaşam, ölüm, Tanrı, hayal gibi kavram ve olgular üzerine düşünürdü. Kendine ait yazı masası, kitapları, pişirdiği yemekler ve mürekkebe bulanmış elleri ölüme gidişine engel olamazlar. Onun yaşadığı büyük sıkıntılar, bütün bu varlığına dair ipuçlarını hiç konumuna getirmekten kendini alamaz. En sevdiği eşi onun için her şeyi yapmış, yazar da eşine sevgisini ihmal etmemiştir. Bu karşılıklı sevgiye rağmen o artık birlikte daha fazla mutlu olamayacaklarını düşünür ve hayata gözlerini yumarken de en sevdiğine, eşine mektup bırakır. Su korkusuna rağmen, 1941 yılında ceplerine taş doldurarak evinin yakınındaki nehre kendini atmayı seçmiştir yazar. 

“… Artık nefes almıyordu. Böylesi daha iyiydi – bu ölümdü. Aslında hiçbir şeydi; artık nefes almamaktı. Mutluluktu, kusursuz bir mutluluk. Şimdi her zaman sahip olmayı arzuladıkları şeye, yaşarken sahip olmaları olanaksız olan birliğe kavuşmuşlardı.” 

En Hoşnutluk Verici Varoluş Durumuna, “Hiç” Olmaya Doğru… 

Yazarın örgün eğitim almasına fırsat verilmedi ama o buna rağmen okumaktan, yazmaktan, düşünmekten ve hayal kurmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi. İstediği her kitabı okumasına fırsat verilmesi, onu derin ve anlamlı kitaplara yöneltmiş olmalı ki, özgünlüğüne kavuşmuş ve dönemine hapsolup kalmamıştır. Aksine bilinç akışı tekniğinin usta isimleri arasında yerini almıştır. Bu dünyadan bir Virginia Woolf geçti. Bu hayat hepimiz için bir örnek teşkil etmeli. Zaman zaman yaşadığımız olaylar karşısında bütün enerjimizin sönmeye yüz tuttuğuna şahit oluruz. Bu inişli çıkışlı hayat meşgaleleri karşısında elimiz kolumuz bağlı hâldeyken sadece hayallere tutunmanın bile iyileştirici etkisine şahit oluruz. Demek ki hayaller ve ötesi daima vardır. İnsan kendi varlığına saygı duyup benliğini benimsedikten sonra hayaller onun nefes almasında yardımcı konumda olacaktır. Belki Woolf gibi kendi yaşadıklarını kağıda dökemeyen ve belki de dökmeye cesaret edemeyen nice kadın vardır şu hayatta. Varlıklarına dair net bir fikrimizin olmadığını göz ardı edemeyiz. Fakat bu yazıları okuyan birinin de aynı şeyleri yaşamış, hissetmiş olması muhtemeldir. Tam da bu noktada, kadınların varlıkları belli olsun ya da olmasın, Virginia Woolf onlara el uzatmış, duygu ve düşüncelerini benimsemiş, hayallerini emanet etmenin yanında yeşertmiş ve gelecek adına umutlu günlerin kapılarını sonsuza kadar açmıştır. 

Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!” 

NOT: Bu biyografi yazısı, Özgecan Şekerci’nin yayıma hazırladığı Virginia Woolf’un hayatı üzerine yazılan kitaptan esinlenerek kaleme alınmıştır. Yazar hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak için aşağıdaki bağlantılardan faydalanmak yarar sağlayacaktır. 

https://www.youtube.com/watch?v=2Hnlsh8WyPE
Fatma Korkmaz

Yorumlar kapatıldı.