İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cumhuriyet’in Kuruluşuna Şahit Olan Bir Sanatçı: Memduh Şevket Esendal ve “Otlakçı”

Memduh Şevket Esendal'ın “Uğursuzluk” adlı öyküsü ve kısa bir inceleme –  Ümit Erik

Türk edebiyatının tanınmış bir öykü yazarı olan Esendal bugün 137 yaşında.  Edebiyatçılığının yanı sıra TahranBakü ve Kabil‘de büyükelçilik, TBMM‘de dört dönem milletvekilliği, 1941-1945 yılları arasında CHP Genel Sekreterliği yapmış olan Memduh Şevket Esendal diplomat ve siyasetçidir. Sait Faik Abasıyanık’tan sonra kesit hikâyeciliğinin diğer önemli bir temsilcisi olarak bildiğimiz Memduh Şevket Esendal, siyasi ve edebi bir kimlik olarak Cumhuriyet sonrası Türk siyasi tarihinde ve edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Esendal, 1884 yılında Çorlu doğumlu edebiyatçı, sanat ve fikir adamıdır. Doğum adı Mustafa Memduh’tur, ancak babasının adı olan Şevket’i ikinci isim olarak kullanmış ve üç erkek çocuğun ikincisi olarak, çiftçi bir ailede dünyaya gelmiştir. Esendal, çocukluk ve ilk gençliğinde çiftçilikle uğraştığından ekonomik ve toplumsal şartlar onun düzenli eğitim almasına fırsat vermez ve Memduh Şevket bu nedenle eğitim hayatını yarıda bırakır. Mahalle mektebi ve rüştiyeyi Çorlu’da okumuştur, ancak diploma alamamıştır. Mülkiye Mektebi’nin de ikinci sınıfına dek gelebilmiş, 1907’de babasının vefatıyla yeniden Çorlu’ya dönmüştür. Dayısının kızı Ayşe Hanım ile evlenir. Bu evlilikten bir kızı ve iki oğlu olur. Evlendiği yıl İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılır. Burada müfettişlik yapmaya başlar. 1910’da Balkan Harbi’nin başlamasıyla Anadolu’daki görevini bırakmak zorunda kalır ve yeniden İstanbul’a döner. 

Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla Mustafa Kemal’in yanında yer alır ve 1920 yılında dört sene sürecek olan Bakü Büyükelçiliği görevine başlar. Rusya’nın Azerbaycan’ı ortadan kaldırmasından sonra yeniden ülkesine döner. Bir buçuk yıl Galatasaray ve Kabataş Lisesi’nde öğretmenlik yaptıktan sonra Tahran’da elçilik yapar. 1930’da döndüğü Türkiye’de, Elazığ milletvekili olarak mecliste yer alır. İki yıl sonra ise bu sefer Kâbil’de büyükelçilik görevine geçer. Kabil’den döndüğü 1941 yılından 1950’ye dek mecliste çalışmaya devam eder. Bilecik milletvekili ve CHP genel sekreteri olduğu bu yılların ardından istifa eden Esendal, iki yıllık emekliliğinin ardından 16 Mayıs 1952’de hayata gözlerini yumar. 

O, ülkenin dönüşümüne tanık olmuş, üstelik bu dönemler içinde bir de siyasi kimliğiyle yer edinmiştir. Gerileme ve dağılma dönemlerine şahit olduğu bir Osmanlı Devleti ve kuruluşuna şahit olduğu, kurulması ve gelişmesinde önemli siyasi rollere sahip olduğu bir Türkiye Cumhuriyeti’nin var olduğu dönemde yaşamını sürdürmüştür. Bu nedenle de hikâyelerinde de hem Osmanlı döneminin, hem Cumhuriyet’in kuruluşu ve sonrasının özellikle memurlarına ve aile manzaralarına yer vermiştir. Üç adet roman yazmış olan sanatçının hikâyecilikteki uzun serüveni, hikâyelerinin çeşit ve içerik bakımından zenginliği, hikâyelerinin hacmen romanlarına olan üstünlüğü, kendisinin Türk hikâyeciliği içindeki yeri ve önemi, 9 üstelik 44 yıl boyunca hikâye yazmış olması nedeniyle daha çok hikâye yazarı olarak tanınmaktadır. Sait Faik, Memduh Şevket’in ölümü üzerine “Yenilik” dergisinde yazdığı “Ölen İyi Hikâyeciye” adlı yazıda Esendal hikâyeciliği için şunları söyler; “Kahvelerde tavla oynayan kendi hâlinde gözükenleri, pansiyonlardaki ilgiye layık görülmeyen kişileri merak ediyordu. Etrafında kaynaşan insanlar içinden onun mevkiinde olanların yalnız icap ettiği, zaruri olduğu zaman sahte bir önem verdiklerini canla, zevkle, merakla bakıyor; onların yaşayışından hikâyeler yapıyor, bize sunuyordu.” Kahve yaşamını ve ortamını en iyi sunduğu ve köylü kurnazlığını anlattığı, bugün de ele alınacak olan “Otlakçı” adlı eseri Sait Faik’in bu düşüncesini bizlere kanıtlar. Memduh Şevket Esendal’ın bu eserinde toplam yirmi beş hikâye var: Gençlik, Kayışı Çeken, Arabacı, Bir Eğlenti, Otlakçı, Dövüş, Mülahazat Hanesi, Köye Düşmüş, Bir Kadının Mektubu, İki Kadın, Pazarlık, İki Ana İki Kız, Türbe, Haydar Bey’in Sakalı, Söylüyor, Deli, Yirmi Kuruş, Bildim, Seni Kahve Paklar, Ev Ona Yakıştı, Asılsız Bir Sözün Esası, Eşek, Hastanenin Yemek Tablası, Düğün Dönüşü, İşin Bitti. 1934 yılında yayımlanan Ayaşlı ile Kiracıları adlı romanı da aile manzarasını yaşatmaya çalıştığı en çok bilinen eserlerinden biridir. 

Onun eserlerindeki metin kurgusu, dil ve üslup bakımından sosyal gerçekçi olarak tanımlanabilir. Onun hikâyelerinde daha çok halktan insanların, köylülerin, memurların yaşantılarına odaklanan hikâyeleri bulunmaktadır. Aynı zamanda halkın malî problemleri, devlet ve halk arasındaki sorunlar, sıradan yaşamların içindeki olaylar ve durumlar hikâyelerine konu olmuştur ve Otlakçı da bunlardan biridir. Gelin hep beraber bu eşsiz eserlerden biri olan Otlakçı’yı okuyalım:

OTLAKÇI

-Efendim, tütün tabakasını ortada unutmağa gelmiyor, insafsız herif, tütünü ne kadar saçacak yeri varsa içti, tozları bana kaldı. Çok otlakçı gördüm ama böylesine hiç rast gelmedimdi. Bizim rahmetli İlhâmi da otlakçı idi ama hiç olmazsa bir inceliği vardı, adamı eğlendirirdi. Karşınıza oturdu mu, gözleri ile tütün paketini arar, sokulur, tabakayı, cebime koyarım, sözlerini şaşırır, cebimden çıkarıp masanın üzerine bırakırım, sevinir.

Saatlerce gözleriyle tabakanın arkasından koşar, sonra bir fırsatını düşürüp bir cıgara yakınca keyiflenir, güler, söyler, dinleyenleri de eğlendirirdi. En çok hoşlandığı da fırsatını düşürüp cıgarayı kendi eliyle almasında idi. Siz ona paketinizi uzatırsanız alır ama, kendi eliyle aldığı cıgaradan duyduğu haram tadı duymazdı. Bu otlakçıya canım kurban, kardeşim! Bu herif öylesi değil ki… Dün artık dayanamadım, söyledim:

-Ama Mahmut Efendi, dedim, bu kadar da olmaz. İçiyorsun, neyse, iç. Ama hiç olmazsa tozunu da katık et!Turhan Kitabevi
O, alışmış, aldırmıyor. Yan gözle bana baktı.
-Bir cıgara sardım diye mi söylüyorsun? Dedi.
-Hangi bir cıgara birader, dedim, ban gene bir tutam saçak tütün kalmadı. Bana yalnız tozları kalıyor.
Kayıtsızca:

-Senin tütün de içimli bir şey değil ya! Dedi, bunu nasıl içiyorsun? Kaçak içsen bundan daha iyi!
Kızdım:
-A birâder, dedim, iyiye kötüye baktığımız yok, sen benden çok içiyorsun. Fena ise niçin içiyorsun?
-Ne yapayım, dedi, daha iyisi olsa onu içerim…
-Neden yok, dedim, tütüncü dükkânları dolu!

Yüzüme dik dik baktı:
-Ben dedi, bu zıkkıma para vermem. Mundar şey… Mekruh, kalkıp üste de para vereceğim! İşim yoktu da…
-Çok iyi buyuruyorsun, dedim, ama biz para veriyoruz!
-Ben de onu söylüyorum ya, dedi, para verdin verecek, bâri iyisine ver. Bunun böylesini içecek olduktan sonra hiç içmesen daha iyi!
-Sen, dedim, kırk yaşından sonra benim huyumu mu değiştireceksin?
Kayıtsızca omuzlarını kaldırdı:
-Benim neme gerek, dedi, ben kimsenin keyfine karışmam. Sen bana karışıyorsun da ben de söylüyorum.
-Canım, dedi, senin kuruyasıca huyunun bana ziyana olmasa ben de kırk yol söylemem. Ziyanın bana dokunuyor.
-Benim sana ne ziyanım dokunuyor? diye sordu, bu sözleri hep bir cıgara için mi söylüyorsun? Ziyan olmuş da dünyabatmış… Ben içmeseydim de sen içseydin, daha mı kâr edecektin? Bâri başkalarının yanında söyleme seni ayıplarlar.

Tepem attı:
-Neden ayıplıyorlarmış? Diye sordum.
-Neden olacak, dedi, bir cıgaralık tütün için bu kadar lâkırdı ediyorsun.
-Canım birader, dedim, hangi bir cıgara,hangi beş cıgara?..
-Haydi, on cıgara olsun, dedi, yirmi cıgara, otuz cıgara olsun… Daha diyeceğin yok ya! Yok, tütün saçak yerini içmişim, sana tozu kalmış… Bunları söylemek ayıp, tozu kaldı ise bir paket al, saçak tütün iç. Bunun kemâli altmış para!-Bunu ben alacağıma sen alsan ne olur, dedim, şu neden almak bize düşüyor da, içmek size?
-Ben âdet etmemişim, dedik ya! Böyle zehre para vermem, dedi. Sen âdet etmişsin, ben içsem de alıyorsun, içmesem de. Benim için tütün almıyorsun ya. Benim için alıyorsan bir daha alma. Hem bir cıgara için adama böyle kahve ortasında bu kadar söz söylemek ayıp değil mi? Bu sana yakışır mı?

-Çıldıracağım, dedim, sen altmış para verip bir paket tütün almaz, herkesin tabakasından geçinirsin, bu ayıp değil; ben tütünü katık et, saçağından bana da kalsın, dedim, bu ayıp öyle mi?
-Bana neden ayıp oluyormuş? Dedi hırsızlık etmiyorum ya, zorla da almıyorum, tütünün saçağı dururken tozunu içecek kadar ahmak değilim…
-Biz tütünün tozunu içip ahmak mı oluyoruz? Dedim.
Doğrusu çok daha kızdım. Onun da cıgaradan sararmış parmakları titremeye başladı, ama sözünü kesmedi:
-Sen, dedi, deminden beri bana o kadar söz söyledin, ben sesimi çıkardım mı? Tütünün saçağı dururken tozunu içmek ahmaklıktır dedimse niçin kızıyorsun?
Kahvede olanlara bakarak:
-Yalan mı söylüyorum, efendiler, dedi. Bana bir cıgara verdi diye bu kadar söz söylenir mi, bu nerede görülmüş şey?

Karşı peykede oturan Miralay Esat Bey bana işaret etti. Kendimi topladım:
-Sen, dedim, birâder bir daha benim yanıma gelme, benimle de konuşma. Bir gün öfke ile kafana bir şey vururum, başıma belâ olursun, anladın mı? İşte bu kadar!

İşte buraya varınca Esat Bey cebinden tabakasını çıkardı:

-Mahmut Efendi, dedi, gel sen buraya, bak ben sana bir tütün vereyim, nasıl beğenirsin…
Tabakayı görünce kalktı, karşıya gitti. Bana da:
-Benim kabadayılığım yok, dedi, kimseye de bir fenalık etmedim, yine de etmem. Bütün suçum nedir: bir cıgara sarmışım! Sanki tufan olmuş…

Bir yandan söylendi, bir yandan da Esat Beyin tabakasından ne var ne yok içti. Ben artık cevap vermedim. Ancak Mahmut Efendi bana darıldı, ben de ondan kurtuldum sanmayız. Ertesi sabah erken çocuk haber verdi ki, bir efendi gelmiş, beni görmek istiyormuş. Aşağı odaya indim. Baktım, Mahmut Efendi. Beni görünce dedi ki:

-Birader, dün sizin hatırınızı kırdım. Sonradan ben de pişman oldum. Sizden özür dilemeğe geldim. Kusura bakmayın, insanlık hâli… İnsan bazen boş bulunuyor…

Siz olsanız ne yapardınız? Özür dileyen bir adam kalkıp evinize kadar da gelirse… Benim yüzüm tutmaz.

“Buyurun” dedik. Kahve de pişirttik. Önüne bir dolu kâse de tütün koyduk. Kardeşim, emin olun, kalem vaktine kadar kâsenin dibinde yalnız tozlar kaldı, cıgara tablası da ağzına kadar doldu!C

Yorumlar kapatıldı.