İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Üçler

Her gece ay doğarken, yeniden var olan o biçimsiz tiksinti. Gözlerimi yumarken, içten içe yangın gibi yayılan o zayıf acı. Kıpkırmızı olmuş göz aklarımdan dünyaya okunan meydandan eser kalmadı artık. Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Üst kattaki odamdan, sükûn ile kutsanmış geceye bakıyorum beyaz penceremden. İçimde biriken öfke ve tiksintinin nereden doğduğunu da bilmiyorum. Penceremden görebildiğim o ucube binaları, sokak lambalarını, mahallede ateş yakan öksüz piçleri ve gökyüzünde akıp giden her bir yıldızı yok etmek istiyorum. Varoluşu ve anlamı ortadan kaldırmak… Lakin niçin? 

Artık geceye sığmaz oldu acı... Kafa derimin her bir gözeneğinde varolan, gözlerimin ıssız derinliklerinde alev alev yanan bir ağrı var. Ne uyuyabiliyorum, ne konuşabiliyorum, ne de tarif edebiliyorum. Sanki, beynimin içinde dans eden kıvrımlar yaşamın müşahhas anlamına isyan ediyormuş gibi… Zihnimin yorgun dehlizlerinde, göz yaşlarıyla yıkanmış gerçekliğin sonu gelmez ıstırabı… Ne anlatıyorum ben? Sabah işe gitmem gerekmiyor mu? Annemin ve abimin sessiz, ağır ağır seyreden fısıltıları duyuluyor koridorlarda. Sabah onları görmeden işe gideceğim. Gece onları görmeden eve geleceğim. Peki sonra? Sonsuz döngüyü tekrar et, yaşamın ölümcül gerçeğini kabullen. Başım… Başım çok ağrıyor!

***

Yıldırımlar düşünceye dek konuşmayacaktım. Ancak ben… O merhametsiz yaşamın önünde diz çöküp yalvaramam ki. Bu gece odama… Demek istediğim, ölüm ve ateşin, ağrının ve azabın, zulmün ve dehşetin höyüklü bir mezar gibi tepe tepe birikmiş o kapalı mekanına çıkarken, onu gördüm. Başım, milyonlarca ağaçkakanın saldırısına maruz kalıyormuş gibi zonk zonk zonkluyordu. Her zamanki gibi kafamı oracıkta kesmek, kanımı ahşabın eskimiş çürüklerinin arasından sızdırmak ve beynimin her bir parçasını söküp bir köşeye atmak istiyordum. Ne menem bir acı… Fakat buna alışığım. Orada, odamın girişinin kenarında uzun, siyah bir kule gibi bir şey dikiliyordu. Artık beynimin her bir kıvrımında olağan bir olguymuş gibi yaşayan acı, bana serap mı gördürüyordu yoksa?

Yüzü görünmüyordu, nitekim o çok… Çok fazla uzun ve genişti. Kolları o kadar sarkıktı ki sanki yere değiyordu. Başında hiçbir şey göremiyordum. Ama… Ama zaten bakmaya da cesaret edemiyordum. Tanrım! Baş ağrım beni öldürüyor… Onu görmezden gelerek odama girdim ve onmaz nefretimi vıcık vıcık kusacağım penceremin dışındaki varoluşa acıyla bakmaya başladım. Bizimkilerden ses seda yok. Artık uyumalı mıyım? Ama nasıl? Bu acıyla ne gözlerini yumabilir, ne de açabilir insan.

*** 

Artık bu tabutumsu yatağımda da mı huzur yok acaba? Sabah alacakaranlığının hiç kimse tarafından bilinmeyen bir saatinde, ayaklarımın dibinde, yatağımın ucunda bir siluet gördüm. Saatler öncesinde gördüğüm o uzun şeyden farklıydı bu. Daha zayıf, çok daha ince, sanki çok daha şeytani bir şeydi o. Gözlerini seçebiliyordum yalnızca, bana çevrilmişti. Odam pek ışık almaz, yalnızca bugünkü gibi dolunay gecelerinde mavi mavi parlar duvarlarım. Ama bu şey… Gece kadar karanlık, ölüm kadar sonsuz, acı kadar nefret doluydu. Görünmeyen dudaklarından, hiç kimse tarafından duyulmayan bir çığlık yükseliyordu.

Niçin bana bakıp duruyor? Onu da görmezden geldim. Sağa döndüm, gözlerimi zar zor kapattım. Dönüp baktım. Yine orada… Sola döndüm, uyumaya zorladım kendimi, ölümü düşündüm, hiçliği düşündüm, acının ve kederin olmadığı o sessiz boşluğu düşündüm. O tarafa döndüğümde yine oradaydı. Neden bana bakıyor? Bu baş ağrısı, bitmeyen gece ve gözlerini benden başka yöne çevirmeyen bu tuhaf yaratık… Belki de artık deliliğin dipsiz uçurumlarında dans etmeye başlamışımdır. İçimde yanardağ gibi patlayarak kahkaha atma isteği var. Ama onu da yapamıyorum. Onun çığlığı, kulaklarımda bitmeyen bir doğru gibi çınlamakta…

Sen… Karanlıktaki. Beni rahat bıraksan olmaz mı?

*** 

Bu gece yine küfürler ve lanetler yağdırarak merdivenlerimi çıkarken ve günün bana hiçbir şey getirmeyen saatlerini düşünerek odama seğirtirken… Kapımı açtım, çantamı hışımla duvara fırlattım. Ama bu kez… yatağımın baş ucunda, hemen komodinin önünde küçük bir karaltı duruyordu. İlk kez hayal ile gerçeğin ayrımı zor durumunu umursamadan çığlık atıverdim. Aşağıdan, annemden ve abimden bu çığlığı sorgulayan hiçbir eylem olmadı. 

Kocaman bir kafası vardı bu şeyin. Şu anda gökyüzünde bir salıncak gibi kayıp giden hilali andıran dudakları yukarı doğru gerilmiş, korkunç dişleriyle sırıtıyordu. Ne olduğunu bilmiyorum, ama dişlerinin ucundan sanki bir şeyler damlıyordu. Fakat gözleri… Gözleri yuvarlak, yusyuvarlak. Tanrısal sonsuzluğun ayırdına hiç kimse varamadı ama bu gözler… Bu iki yuvarlak şeyin açıldığı boşluğu gördüğümde, sanki çağlardır bir hayal mi yoksa gerçek mi olduğu tartışılan o meşhur sonsuzluğun içine çekildiğimi hissettim. Işığı açmak mı? Buna asla cesaretim yok. Bu ufak, sükût ile dikilen, morglar kadar kasvetli, sonsuzluk yaratığı oradayken olmaz. Aslında… orada değilken de olmaz. Karanlığı seviyorum. Işık, başımı ağrıtıyor benim. Pencere köşemde, sırtımı duvara yaslayıp oturarak biçimsiz tiksintinin, tarifsiz kederin geçmesini beklemek bir döngü oldu bende. Karşımdaki ayna yalnızlığımı yadsıyan tek şey. Ama başım… Başım çatlıyor! O şey hala orada, sırıtıyor ve bana bakıyor. O uzun şey, orta boylu zayıf siluet ve bu küçük ama korkunç varlığın birbiriyle bir alakâsı var mı, yoksa gözlerim görmek istemeyeceği şeyler mi yaratıyor kapkara boşlukta? 

Sabah beşte uyanıp karanlıkta işe gideceğim. Gece on birde, karanlıkta eve geleceğim. Gencim, güçsüzüm, yorgunum, başım ağrıyor… Annemin ışıksız köşelerde duyulan sessiz hıçkırıkları, ölüm çanı kadar soğuk, sabah selası kadar acımasız yankılanıyor duvarlarda. O şey ise, hala sırıtıyor… Ama niçin? Ben acı içinde kıvranırken, bu kadar komik olan nedir? 

*** 

“Dünya bir cehennemden farksızdır ve onun içinde bir taraftan insanlar, diğer taraftan iblisler azap ve işkence gören ruhlardır,” diye yazmıştı bir filozof. Kederin, sefaletin ve menfi mahiyetin babasıydı o. Ancak bir de beni bilse… O zaman görürdü acıyı. Sabahlara kadar titremek, gecelere kadar çalışmak, gri ve buz gibi bir kış gecesi kadar umutsuz bir yaşam sürmek… Ölüm müspet değildir de nedir? 

Ama yine ne saçmalıyorum ben? Tam karşımda, bembeyaz rutubetli duvarlarımın önünde sessizce dikilip bana isimsiz boşluktan bakan o siluetler buradayken, yine ne anlatıyorum? 

“Kimsiniz siz?” Dedim. Cevapsız kaldı bu sorum. Diğerlerinden iri olan kocamandı, o uzun kolları sarkmış, kilimime sürte sürte sallanıyordu. Ortanca ve zayıf olandan bir çığlık yayılıyordu sanki, hiç kimse tarafından bilinmeyen, yalnızca benim tarafımdan işitilen… Küçük boylu olan ise bu kez daha vahşice sırıtıyordu. Karanlığın içinde o lanetli, ak renkte uzun dişleri seçebiliyorum. Artık zihnimi ve yaşamımı kaplayan acı beni hiç bırakmayacak, yakamdan hiç düşmeyecek, gırtlağımı o uzun parmaklarıyla sıkacakta sıkacak. Başım… Başım çok ağrıyor! Kendimi ve tüm dünyayı, var olan her şeyi yok etmek istiyorum. Ben dünyanın sonuyum. O halde bu şeyler de ne? 

Duvarda rutubet böcekleri mi geziniyor, yoksa o da mı bir kâbus benim için? Saatlerce uyudum, uyandım… Üçler hala orada. Birinin kolları sarkıyor, birinin çığlığı yankılanıyor, birinin dişleri gıcırdıyor zehirli karanlıkta… 

***

Gece vakti, cenaze merasimi gibi ışıklı sokaklarda ağır ağır evime gidiyorum. Aslında, gitmek de istemiyorum. Artık var olmayan şeyler görmek istemiyorum. Artık var olan şeyleri de görmek istemiyorum. İntihar mı? Annemin hıçkırıklarına hiç mi saygım yok? Kapa çeneni! Merdivenleri çıktım ve odama ilerliyorum yine. Aşağıdan, sessiz koridorların berisinden abimin ve annemin fısıltıları işitiliyor yine. 

Onları duymazdan geldim, tüm dünyayı duymazdan geldiğim gibi. Kollarım beni yıpratıyor, çok yorgunum. Milyonlarca yıldır uyumamış gibi yorgun. Odamın kapı koluna elimi bile uzatmak istemiyorum ama, gitmek zorunda olduğum tek yeri de inkâr edemem ki…

O da nedir? Bu iğrenç hilkat garibesi yaratıkların ne işi var odamda? Bu çürümüş hayatımın bir dakikasında bile refah görmeyecek mi gözlerim? Üçler, dedim onlara. Sonsuzluk kadar uzun biri, delilik mahzenleri kadar karanlık ikisi, beklenmedik ölümün ansızın sırıtışı gibi üçü. Varlığımın laneti bir biçim kazandı da, bana mı musallat oldular artık? Kes sesini! Gerçek değil hiçbiri… Her karanlık gecenin bir sabahı olmaz mıydı? Ama benim hiç sabahım olmuyor. Hep karanlığa uyanıyorum. Bu acı, yokluğunda yoksunluğunu hissettiğim bu acı artık beni kemirip bitiriyor. Başım… Arkadan balyoz darbeleri yiyorum sanki. Karanlıkta sırıtan yaratık, çığlık atan deli, sonsuzluğa doğru uzanan sarkık şey… Gidin buradan artık. Gerçek değilsiniz. 

İçeriden gelen fısıltılar bu kez daha yakın geliyor sanki. Abimin sesini duyuyorum. Annemle konuşup bir şeyler anlatıyor ama hiçbir şey anlamıyorum. Bu şeyler karşımda dikilirken benim kıpırdamam pek mümkün değil. Ama bir anda kendimi koridorun ortasındaki korkulukta aşağıya kulak kabartırken buluverdim. 

“Anne, ben deliriyor muyum?” Diyor abim. “Her gece onları görüyorum. Biri muazzam bir boya sahip, upuzun kolları var. Biri ortanca, çok zayıf ve kapkaranlık, biriyse sürekli sırıtıyor. Hiç böyle şeyler görmemiştim…” durdu biraz, saniyeler boyu süren bir sükunet doldu salona. “Anne, ben deliriyor muyum?” Diye sordu tekrar. Annemin ona bir cevabı olmadı ancak, bu seferki hıçkırıkları her zamankinden daha elem dolu ve daha acı vericiydi. Onu teselli edecek bir gücüm yok, kendimi teselli edecek gücüm bile yok ki zaten! 

O şeyler… Her gece bir serap, bir hayal, mücerret birer saçmalıktan ibaret olarak yorumladığım o figürler, abim tarafından da görülmüş! Biraz evvel odamda beni dikizleyen, bana pis pis sırıtan üçler…  Onlar gerçek olabilir mi? Bir dakika… Başım, başım beni öldürüyor. Başım çok ağrıyor!

Latest posts by Onur Saflı (see all)

Yorumlar kapatıldı.