İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ölüler Tepesi

“İnsanlar canavara yetki veren ejderhaya taptılar. “Canavar gibisi var mı? Onunla kim savaşabilir?” diyerek canavara da taptılar. Canavara, kurumlu sözler söyleyen, küfürler savuran bir ağız ve kırk iki ay süreyle kullanabileceği bir yetki verildi. Tanrı’ya küfretmek, O’nun adına ve konutuna, yani gökte yaşayanlara küfretmek için ağzını açtı. Kutsallarla savaşıp onları yenmesine izin verildi. Canavar her oymak, her halk, her dil, her ulus üzerinde yetkili kılındı.”

Vahiyler 13:4,7

Perşembe

Kahvem demleniyor, kokusu duvarlara kibarca sindi. Tam bir haftadır bu deftere yazamıyordum. Yeni evime sonunda yerleştim, kibar bir muhitte, müstakil, alabildiğine konforlu bir ev. Yazmayışımın sebebi ev taşıma telaşesinden kaynaklanıyordu. Ama anlatacak çok şey birikti. İlginç, tüyler ürpetici ve bâtıl denebilecek bir takım söylencelerden oluşuyor. Gün geçtikçe ve yeni evime, komşularıma alıştıkça buradaki notlara yenilerini ekleyeceğim. 

Saat sabahın ikisi. Kahvem, kalın hırkam ve epey eski kalemimle, dışarıya pencere camlarını buğulandıran soğuk, ısırıcı, acımasız kış gecesine bakıyorum. Kar yağıyor, lapa lapa, sessizce. Yıldızların çok çok uzaklarda, ak renkte uçsuz bucaksız kar bulutlarının arkasında dünyayı yalnız bıraktığı bir gece. İnsan ruhunu en bilinmeyen köşelerine kadar huzur ve haz ile dolduran bir sessizlik hakim tüm şehre. Burası epey güzel, bir kadının tek başına ikamet etmesinden zarar gelmeyeceğini düşünebileceğim kadar medeni görünüyor. Ancak burayı ilginç kılan şey başka. Bir haftadır taşınma işlerime ve ev ile ilgili meselelere epey yardımı dokunan komşularımdan bahsetmekle ilgili karşı konulamaz bir dürtü duyduğum için tekrar aldım kalemimi elime. 

Bir kız çocuğu var. Ne batıda, ne doğuda ne de asyanın uzak bozkırlarında hiçbir zaman görmediğim bir güzelliğe sahip. Gözleri, ilahi bir kudret tarafından kutsanmış gibi parlak ve iri. Sanki, kaybolan insanların tekrar yollarını bulmalarını sağlayan yıldızlar, bu kız çocuğunun gözlerinin içine hapsolmuş…  Saçları portakal kabuğu gibi turuncu ve çok uzun. Tabii varoluşun en estetik ve en tatlı burnu, üzerinde minik çillerle o kutsanmış gözlerin altında duruyor. Bu kadar abartılı anlattığım için üzgünüm, ancak her güzelliğin de bir noksanı olabiliyor. Bu düşmüş bir meleği andıran kız çocuğu dilsiz. Konuşamıyor, kendini ifade etmekten yoksun. Tam karşımdaki evde üç kişilik bir ailenin mensubu. Annesi ve babası kızın aksine farklı bir mizaca ve fiziksel görünüşe sahip. Sarı benizli, simsiyah saçlı ve merhamet sandığım bir giz barındıran bakışlara sahipler. Yüksek ihtimalle bu çocuk evlatlık. Ancak ona kendi çocuklarından başkasına esirgemeyecekleri kadar güzel ve sevecen baktıklarına şahit oldum.

Enteresan olan şey civardaki komşuların bu çocuk hakkındaki tuhaf dedikoduları. Bu çocuğun başka dünyalardaki varlıklarla bir tür iletişim halinde olduğunu ima eden oldukça sersemce söylemleri var. Nitekim anne ve babası da bu tür söylemleri yalanlamıyorlar. Bu çocuğun inatçı, agresif, kimi zaman tehlikeli eylemleri olduğu konusunda endişeli bir takım ifadeleri oldu. Tüm bunları öğrenirken aklıma, orta çağdaki kadınları ölüme ve işkenceye mahkum eden cadı mahkemeleri geldi, oldukça tuhaf bir bağlantıydı bu. Zira bir yerde, orta çağda cadı diye avlanıp öldürülen, büyücülükle suçlanan kadınların sadece kızıl saçlı olmalarının bile bu tür mahkumiyetler ve idamlar için yeterli bir delil sayıldığını okumuştum. Bu dünya tatlısı çocuğun da kızıl tonlarında saçları olması, aklımda komik, aynı zamanda ürkütücü bağlantıyı kurmamı sağladı. 

Cuma

İsmi Ekin. Bu gece pencerede onu bana bakarken gördüm. Gözlerinde hiçbir zaman tanık olmadığım bir tuhaflık vardı. Bu keder değildi, korku değildi, öfke de değildi. Ancak hiçbir şekilde ifade edemediğim bir nitelik vardı içeriğinde. Bir şeyler söylemek istediği kesindi ama ne… Ne demek istediğini nasıl bilebilirdim? Bu çocuk sonu gelmeyecek bir sessizliğe mahkumdu. Onun hakkında söylenen ürpertici şeylerin nedeni hakkında hiçbir şey düşünemiyorum.  

Pazar 

Bugün nazik komşularımın evine davet edildim ve çok iyi karşılandım. Bu beklenmedik davetin bir tanışma ve kaynaşma amacı güttüğü anlaşılabilirdi. Ama bu benim umurumda değildi. O çocuğu, Ekin’i görmek, ona yakından bakmak ve gözlerinde taşıdığı o büyüleyici gizemi biraz olsun anlamaya çalışmak için karşı konulamaz bir arzu vardı içimde. Bana odasında kendi yarattığı çizimleri gösterirken, biraz da olsa bir tedirginlik hissettim. Davranışları tedbirli ve mesafeli gibiydi ama yine de bana göstermek için sabırsız davranıyordu. 

Büyük, geniş çaptaki bembeyaz kağıtta simsiyah bir kalemle kabaca çiziktirilmiş, devasa, ürkütücü boyutlarda kapkara bir suret dikilmekteydi. İlk bakışta bu karalamaların dokuz yaşında bir kız çocuğunun elinden çıkmış olduğu gerçeği, dışarıdaki ısırıcı soğuk kadar ürpertti beni. Uğursuz bir suret vardı, devasa diyebileceğim boyutlarda tasvir edilmişti, zira yanında kalan ağaç, bitki, ev, bina gibi şeyler o kadar küçüktü ki, bu suretin boyunu tanımlayacak olsam, metrelerce… Belki kilometrelerce boyutlara ulaştığını söyleyebilirdim. Her yeri kapkaraydı, yamuk yumuktu, varlık ötesiydi, huzursuz ediciydi. Sanki cehennemin en alt katlarından, en bilinmeyen mahzenlerinden kıvrılarak tırmanmış ve sonunda irinle kaplı bedeniyle yeryüzüne korku ve dehşet saçmak için çıkagelmiş gibiydi. Tabii burada benim tasvirlerim mübalağa gibi gelebilir kulağa. Ancak bu çizimler daha ilk bakışta zihnimde bu türden tuhaflıkları uyandırdı. Sanki bu söylediklerimden başka hiçbir düzlemde açıklama gerektirmeyen bir karalamaydı o. Komşuların ve anne babanın çelişik ve ürpertici söylemlerinin kaynağı bu tür davranışlar olabilir mi?

Ekin bana heybetle dikilen suretin tepe noktasını minik parmağıyla işaret etti. Sanki geniş çaptaki omuzları ve ortasında duran oval karaltı ile sıradağları andıran bu suret biçimsiz bir insan gibiydi. Ekin bana onun başını işaret ediyordu. Tuhaftı, gerçekten tuhaftı. Sanat dünyasında örnekleri olsa da, daha önce hiçbir eserin bana bakıyor olduğunu duyumsamamıştım. Keskin, delici, şeytani, sinsi bakışlar. Kara gölgelerin içinden aşağıya, yeryüzüne nefretle bakıyordu. Gözlerimin ta içinde, duygularımla ifade edemeyeceğim şeyleri görüyor gibiydi. Düşmanlık ve kin vardı bu bakışlarda. Ekin’in işaret ettiği noktada oval, simsiyah bir karaltı vardı. Tahmin ettiğim gibi bu, o gizemli suretin, içinde bilinmeyen türlü zebanilikleri barındıran başıydı. Sadece siyah bir kalemle karalanmış ve bir çocuğun elinden çıkmış bu rastgele çizimler, olgun bir insan olan beni bile yerimde titremeye yetmişti. Neden sonra, o iğrenç karaltının yukarıdaki başına dakikalarca baktığımı, Ekin beni dürttüğünde fark edebildim. Sanki bir tür hipnozun etkisine girmiş gibi veya sanatta Stendhal Sendromu denen hummaya kapılmış gibi hissetmeme yol açtı bu irkilme. Sadece… Sadece bir karalamaya bakmanın bile korku, dehşet ve tedirginlik uyandırabileceği düşüncesi beni saatler öncesine kadar güldürebilirdi.

Dönüp yanı başımda kayıtsızlıkla beni izleyen Ekin’e baktım. Açık ve bulutsuz bir gecenin rengine benziyordu gözleri. Saçları hiç kimse tarafından bilinmeyen bakir çağlayanlar gibiydi. Yanakları kızarmıştı, gün batımı sırasında uzaklarda, tepelerin üzerinde beliren kızıllığa benziyordu. Dünyada en merhametsiz insanın bile kıyamayacağı bir narinlik, kıymetlilik vardı bu yüzde. Ancak merak ettiğim şey… Nasıl, nasıl böyle bir güzelliğin elinden, kalemi en güçlü korku yazarlarının bile tahayyül edemeyeceği bâtıl şeyler çizilmiş olabilirdi? Ben mi abartıyorum yoksa? Ya da baktığım şey, hiç de benim düşündüğüm gibi anlamlara ve sonuçlara çıkabilecek bir karalama değil de, rastgele, öylesine çizilmiş bir şey olabilir miydi? Beni bu düşünceden vazgeçtiren bizzat Ekin oldu.

Elimle karalamayı gösterdim. Sanki her saniye bizi izlemekte ve hain planlar kurmakta olan o büyük, devasa, yeryüzüne ait olmayan karanlık sureti işaret ettim.

“Kimdir bu?” Dedim. Ama Ekin’den herhangi bir hareket gelmedi, yalnızca bana bakıyordu. Sanki soruyu yanlış şekilde sormuşum hissine kapıldım.

“Nedir bu?” Dedim. Bu sorumdan sonra da keşke hiçbir harekette bulunmasaydı diye düşünüyorum hala. Zira yaptığı şey, gerçek manâda beni o evden kalkıp gitmek için ikna etmişti. Bana baktı, dudakları gerildi. Sanki sarhoş olmuş gibi gülmeye başladı. Yüzünde kendi güzelliğiyle tezatlık içeren gerilim dolu bir haz vardı. O suretin olduğu kağıda tırnaklarını geçirdi, tıpkı bir şakanın başarılı sonucuna gülüyormuş gibiydi. Ama aslolan şey, tüm bunların bir şaka olmadığıydı. O resimde, o karalamada, o uğursuz surette… Sanki bir hayal gücünün değil, gerçeğin izleri var gibiydi. Sanki uydurulan değil, varolan cismani bir varlığın tasviri gibiydi. 

Pazartesi

Delilik! Bu duvarların içi, o evdeki insanlar… Tüm bunlar delilik nöbetleri geçirtiyor bende! Saat sabahın dördü, aynı gece. Daha saatler öncesinde Ekin’in yanında o biçimsiz surete bakmıştım. Ve şu anda, odamda kan ter içinde masamın başında oturuyorum. Beni yerimden kalp krizi geçirir gibi sıçratan bir kâbus yaşadım. Üstelik gerçek gibiydi, yerimden kıpırdayamadım, konuşamadım, çığlık atamadım… Ağlayamadım. Yatağımda uyurken, o şey… O kara suret tepemde belirdi. Sadece bana bakıyordu. En katı ve kötücül zulmü buydu sanki. Yalnızca bakıyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Kimileri buna uyku felci, kimileri Karabasan der. Ama ben her ikisinin de olmadığına eminim. O uzun, kapkara lanetli kollarını gırtlağıma uzattı ve beni boğmaya çalıştı. Hayatımda hiçbir zaman deneyimlemediğim bir işkenceydi bu. Gerçekten boğulmakta olduğumu, o biçimsiz şey tarafından infaz edilmekte olduğumu hissettim. Hayır… Bunu yaşadım! Gerçeklik ile kâbus arasındaki fark bu kadar rahat ayrılabilirken ben niçin böyle zorlanıyorum? Büyük bir çığlıkla uyanmayı başardım. Çığlığıma cevap verecek kimsem yok, beni işitecek, deva olacak kimsem yok. 

Daha önce Ekin’in evlatlık olabileceğinden bahsetmiştim. Evet, ailesinden öğrendiğim kadarıyla bu doğru. Ancak bu ailesinden önce kiminle, nerede ve nasıl yaşadığına dair hiç kimsenin bir fikri yok. Bunu düşünmek dahi beni ürpertiyor. Daha dokuz yaşında bir kızın, hiç kimsenin bilmek istemeyeceği karanlık güçlerle bağlantılı olması, nasıl bir yaşanmışlık gerektiriyor? Kimdi onu bu duruma sokan? Bambaşka alemlerin bilincine varmasını sağlayan geçmişi, ne gibi şeytanlıklar içeriyor? Ama ben, bu delice söylemlerin bir parçası olup işkence ve zulüm görmüş bir kız çocuğunun asıl mahiyetini görmezden mi geliyorum yoksa?

Çarşamba

Ellerim titriyor. Hayır, evim yeterince sıcak. Kalemi kavramakta zorlanıyorum ama bu notları tutmak için nereden geldiği belirsiz bir mecburiyet duyuyorum. Bunlar, belki birileri tarafından bir gün bilinmek istenecektir. Yaşadığım kâbusun üzerinden iki gün geçti. Ama Ekin’i görmek için duyduğum istek yeniden kabarmaya başladığında bu isteğime ket vurmadım ve bugün tekrar o eve gittim. Çocuğu görüp onunla vakit geçirmeme herhangi bir itirazı yoktu ailenin, ben de bu açıktan yararlanmak niyetindeydim. Zira o kızıl saçların altındaki zihinde ne gibi sırların açığa çıkmayı beklediğini merak ediyorum. Bu birçok kişiye aptalca bir paranoya gibi gelecektir ama bugün gördüklerim şüphelerimi tasdikleyecek kadar ağırdı. 

Onun küçük ve az ışık alan odasına girerken bile anlaşılması güç bir tedirginlik varoluyordu bedenimde. Tüylerim dikeliyor, aldığım nefes seyrekleşiyordu. Beni gördüğüne hiç şaşırmadı, önceki karşılaşmamızdan beri beni beklediğine belki yemin bile edebilirdim. Hevesli şekilde büyük ve bembeyaz sayfalarla dolu masasına beni elimden tutup çekti. Bu kez birden fazla kağıt parçası vardı ve bunların hepsi doluydu. Sayfalar üst üste birikmişti, sanki hızla karalanmış ve hemen bir sonrakine geçilmiş gibi görünüyordu. Karalamaların üzerindeki kurşun tozları hala taze duruyordu. Resimde, yerde biçimsiz şekilde yatan cisimler vardı, sağa sola dağılmış, karmakarışık figürlerdi bunlar. Sayfaları kaldırıp sıra sıra göz attığımda her bir sayfada bu figürlerin arttığını gördüm. Fakat… Daha dikkatli bakınca belli oluyordu ki tüm bunlar yerlere yığılmış, harap olmuş cesetlerdi. Kan ve iç organlar sağa sola saçılmış ve bunlar da kıpkırmızı kalemle renklendirilmişti. Parçalanmış, yırtılmış, kesilmiş ve ezilmiş bedenler… Öyle büyük bir vahşet resmedilmişti ki, tüm bunların bir çocuğa gösterilmesi bile büyük psikolojik travmalara yol açabilirdi. Teker teker sayfaları kaldırıp bir sonrakine bakıyordum. Hepsinde ceset sayıları artıyor ve ak sayfa bunlarla dolup taşıyordu. En sondaki kağıt parçalarına geldikçe, mahvolmuş cesetlerin üst üste yığılarak büyük bir tepe oluşturmaya başladığını gördüm. Büyüyordu, artıyordu ve bu resimlere bakarken yavaş yavaş… Bunu düşünmek bile beni ürpertiyor ama, burnuma insanı bayıltacak kadar yoğun bir ceset kokusu gelmeye başladı. Sanki o sayfalardan çıkıp ağır ağır zahir oluyordu tüm odaya. 

Son sayfada o pis kokulu, devasa ve kasvetli ölüler tepesinin en yukarısında bir suret beliriyordu. Kapkara bir gölge gibiydi, bakışları düşmanca, nefesi zehirli, elleri zulüm getiren bir suret. Bu oydu, o devasa suretti. Beni uykumda boğmaya çalışan, nefesimi kesen şeydi. Gözlerim onun tepesindeki büyük başına dikilmiş bakarken, onun da bana baktığını biliyordum. Bu durum zihnimde, epey uzun zaman önce okuduğum bir pasajı hatırlattı. 

“Boşluğa yeterince uzun bakarsan, boşluk da sana bakacaktır.” 

Eğer boşluğun bir tasviri yapılacak olsaydı, gerçekten de bu kara sureti işaret etmekten tereddüt etmezdim. O sayfaların içinden, o ölüler tepesinin arkasından sanki tüm varoluşu ve mücerret olanı yutup içine çeken koskoca bir vakum gibiydi. O karanlığın içinden yayılan, bilinemez bir boşluğun nefesiydi. Ekin’e döndüm, 

“Nedir bu?” Diye sordum tekrar. Bu kez gülmedi, üzerindeki kazağı omzuna kadar sıyırıp açtı. Feci şekilde taze duran çürükler vardı omzunda. Bunu görmek, kanımda bastıramadığım bir ürperti uyandırdı. Ekin’e, böyle güzel bir varlığa kim kıyabilirdi? Ancak yaşamın en karanlık taraflarını, saf kötülüğü gerçekten hafife alıyordum. Kazağını tekrar kaldırdı, parmağını dudaklarına götürdü ve sessiz ol işaretini yaptı. Eliyle o ölü yığınının tepesindeki boşluğu andıran sureti gösterdi.  

Perşembe 

Dünyada affı mümkün olmayan en rezil şey fiziksel şiddettir. Kavli olarak kimse kimseye zarar veremez ancak fiziksel olarak başkalarına zarar verme hakkı hiç kimsenin elinde olamaz. Hayatım bunu savunmakla geçti ve şu anda tanıdığım bir kız çocuğu böyle bir şeye maruz kalıyor. Ama… Kim tarafından?

Bugün onun yanına tekrar gittim, onun için elmalı kurabiye yapmıştım. Sıcak sıcak yemesi için erken saatlerde ziyaretimi yapmak istedim. Sanki hayatında hiç bu kadar lezzetli bir şey yememiş gibi büyük bir haz canlanıyordu gözlerinde. Nitekim bunu görmek beni de büyük bir sevinçle doldurdu. Ancak bu kez aklımda beni geceleri sıçratacak kadar rahatsız edici soruları, birer cam parçası gibi zihnimde dolaşan şüpheleri aydınlatmak istiyordum. Bu yüzden aşağıya, bugün evde olan babanın yanına inmek istedim. Kendisinde fiziksel olarak şüpheleneceğim bir belirti yoktu ancak cevapları oldukça tuhaftı. 

“Ekin evlatlık ama onu çok seviyoruz. Onu iki yıl önce evlat edinmiştik. O zamanlar ismi Ada idi. Ama biz değiştirdik. Hayır, önceki ismini kimin koyduğunu bilmiyorum. Ne? Evet, evet o zaman da böyleydi. Yani… Biraz tuhaf. Demek istediğim, davranışlarından bahsediyorum. Çizimleri mi? Hayır bize hiç göstermedi, benim bahsettiğim şey tavırları. Bilirsiniz, bu yaşta çocuklardan beklenmeyecek şeyler yapıyor, odasındaki duvarları tırnaklarıyla çizmesi, yastığını, yorganını parçalayıp etrafa saçması… Hayır, onu doktora götürdük ama hiçbir psikolojik rahatsızlığın olmadığını söylediler. Korktuğumuz şey onun metafizik dünyayla olabilecek potansiyel bir bağlantısı. Ne? Hayır hiçbir delilim yok, nasıl bir delilim olabilir? Hanımefendi, mantık dediğiniz şey her zaman sizi kurtarmaz, burada karşı karşıya olduğumuz bambaşka bir olgu. Hayır ne olduğunu bilmiyorum, sadece hissediyorum. Morluklar mı? Öyle bir şey hiç görmedik. Rica ederim.” 

Adamın bana verdiği cevaplar bunlardı. Sanki bir duvarla konuşuyordum. Söylediğim şeylere ses kayıt cihazı gibi ezberlenmiş cevaplar veriyordu. Hiç sormamama rağmen çocuğun metafizik varlıklarla ilişkisinden bahsedip durdu. Ekin’in yanına tekrar çıkıp boş tabağımı almak istediğimde, omzundaki çürükleri tekrar görmek istedim. Ama… Ama gitmişti, o çürükler yok olup gitmişti! Daha dün gördüğümde oldukça taze ve yeni duruyordular. Yoksa… Yoksa ben mi paranoya yapıyorum?

Pazar 

Bu belki de yazacağım son şey olacak. Kendi güvenliğimden ve hayatta kalma şansımdan olağanüstü bir şüphe duyuyorum, ama beni bu evde tir tir titreten en büyük şey korku… Bugün tanık olduğum vahşetin mahiyetini halâ bilmiyorum, açıklaması olur mu bilmiyorum ve kim ya da ne tarafından yapıldı onu da bilmiyorum. Yine de sırasıyla yaşadığım dehşeti ilk ve son bir kez anlatmam gerekiyor.

Tam üç gündür Ekin’i görmeye gitmiyordum. Evimde başka şeylerle ilgilenip zihnimi biraz olsun rahatlatmak ve stres atmak için çeşitli şeylerle uğraşıyordum. Dışarıda, aralıksız süren bir kar yağışı ve onunla birlikte gelen katıksız sükunet hakimdi her yere. Ancak bu sükunetin de ötesinde, sıradışı olan bir başka sessizlik de vardı. Bu sessizlik, Ekin’in evinden yayılıyordu. Bu durum beni başta rahatsız etmese de, ne dışarıda ne de evin pencerelerinde aile üyelerine dair en ufak bir canlılık izi bile görmemeye başladığımda içimi garip bir bilinmezlik hissi sardı. Paltomu giyip yirmi adımlık uzaklığı kat ettim. Taze kara bastığımda çıkan adım sesi dışında etrafta hiçbir şey işitilmiyordu. Hiçliğin sesiydi bu. 

Kapı zilini çaldım, cevap gelmedi. Tokmağı hızla indirip kaldırdım, yine cevap gelmedi. Yan tarafta bulunan pencereden içeri bakmaya çalıştım ama hiçbir şey görülmüyordu. Arka tarafa dolanıp sesimi duyurmak ya da başka bir kapı bulmak istedim. Şanslıydım, arkada bir kapı vardı. Ama garip olan şey kapının birkaç santim aralık olmasıydı. Kendi mülküm olmayan yerlere izinsiz girmek gibi bir adetim yoktur ama içeriden gelen tuhaf bir koku vardı. Bu koku… Ekin’in bana gösterdiği ölüler tepesinden gelen kokuya o kadar çok benziyordu ki, içimden bir ses bana “kaç!” Diye bağırırken nasıl olduysa merak duygum bu dürtünün önüne geçti. İçeri girdim, kimse yoktu. Seslendim, cevap veren yoktu. Daha da iç kısma, geniş oturma odasına baktım. Kimse yoktu. Ama benim asıl merak ettiğim şey başkaydı, yukarı Ekin’in odasına çıkmaya karar verdim. Merdivenleri çok ağır çıkmama rağmen her adımımda gelen koku daha da dayanılmaz oluyordu. 

Yukarı çıktığımda koridorun ilerisinde solda, onun odası görülüyordu. Kapısı biraz aralık gibiydi ama tuhaf olan yerde, dışarı doğru sızan kızıl renkte bir sıvıydı. O tarafa doğru ilerleyip, kapıyı araladım. Attığım çığlığı hiç kimse duyup cevap vermedi ama dehşetimden dolayı ne kadar uzun sürdüğünü bilmiyorum. Rengarenk kilimin üzerinde, parça parça edilmiş cesetler vardı. Kanları odanın her yerine vahşice sıçramıştı. Yatağa, duvarlara, mobilyalara hatta… Tavana bile. Her taraf al renklere boyanmış, yerlere saçılmış uzuv ve iç organ parçalarından, sanki daha yepyeni olmuş gibi dumanlar tütüyordu. Komodinin kenarındaki kopuk kelleden, insanı çıldırtacak bir hırıltı geliyordu. Ama merakımı ketleyip onu ve diğer şeyleri daha fazla incelemedim. Bunlar Ekin’in anne ve babasının cesetleriydi. Ama… Ama o yoktu. Odada yalnızca iki ceset, telef olmuş şekilde duruyordu. Hızla etrafa bakındım ama o yoktu. Aşağıda, bir masanın üzerinde yakılıp küle dönmüş bir sürü kağıt parçası buldum. Ama aralarından bir tanesi sağlam duruyordu, o kağıdın üzerinde, boşluğun karanlık sureti halâ korkunç bir nefretle yeryüzüne bakıyordu. Hayır… Sanki bana bakıyordu. Hem de biçimsiz ve sonsuz sayıda dişlere sahip o büyük ağzıyla sırıtarak bana bakıyordu. Mütebessim yüzünde saklı iblisçe düşünceleri bilmek dahi istemiyordum.

Oradan kaçıp kendimi bembeyaz karların arasına, gökyüzünden boşalan kristallerin altına attım. Ayakkabıma bulaşmış olacak ki, adımlarım yerlerde kan izleri bırakıyordu. Şu anda eşyalarımı toparlıyorum, buradan gitmek ve hazırlıklarımı bitirmek için çabalıyorum. Ancak ruhumda asla bastıramadığım, beni yerime çivi gibi sabitleyen ve acı çektiren şey Ekin’e ne olduğu sorusuydu. O nereye gitti? O insanlar kim tarafından öldürüldü? Yoksa… Çocuğun ailesi tarafından maruz kaldığı bir istismar mı vardı? O biçimsiz suret… O sayfalardan, o kağıt parçalarından, iki boyutlu bir hayalin ötesinde, insan bilincinin gerisinde mücessem bir gerçekliğe sahip olabilir mi? Ölü bedenlerle dolu tepeleri üst üste yığmak ve kızıl saçların intikamını almak için, bilinmeyen bir kapıdan bu dünyaya geçmiş olabilir mi? Bu soruların cevabını ne ben ne de başka biri verebilir. Onun… yani Ada’nın nerede olduğu, belki hiç kimse tarafından öğrenilemeyecek. Hiç açılmaması gereken kadim kapıların, kapalı olup olmadığı ise her zaman zihnimde tekrar eden bir soru olarak kalacak.

Latest posts by Onur Saflı (see all)

Yorumlar kapatıldı.