İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tezer Özlü’nün “Yaşamın Ucuna Yolculuk” Adlı Yapıtına Psikanalitik Bir Bakış

Modern Türk edebiyatında varoluşçu felsefeyi esas alarak yazın dünyasını oluşturan Tezer Özlü, 1950 kuşağının aykırı isimlerinden biri haline gelmiştir. Acı duyulmadan yazma eyleminin gerçekleştirilemeyeceğini söyleyen Özlü için yaşam, ele aldığı eserindeki gibi intiharın ucunda olmaktır. Bu çalışmada otobiyografik özellik gösteren Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı romanı psikanalitik edebiyat kuramı çerçevesinde inceleyeceğiz. Ruhsal durumların süreç ve katmanlarını inceleyen psikanaliz bugün hala güncelliğini koruyan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Sigmund Freud, çözümlenmeyi ve anlaşılmayı bekleyen edebi eserleri ve onun yaratıcısı olan yazarı, psikanalitik bir değerlendirmeye almıştır. Psikanaliz sanatçının yazma/yaratma eylemi ile nevroz arasında ilişki kurarak bilinçaltının yaratmadakini rolünü bulmaya çalışır. Bir yüceltme mekanizması örneği olan bu roman, sanatçının bastırdığı istek ve duygularını bilinç dışına çıkarmasına yardımcı olmuştur. Freud’ göre yıkıcılık(ölüm) içgüdüsü, “ben”de bulunan bir kısım cathexis enerjisiyle dengelenip yönü değiştirildiğinde, “ben”e yaşam ihtiyaçlarını gidermek için olanak sunar. Tezer Özlü’nün sanatsal yaratımının temelinde de bu yıkıcılık(ölüm) içgüdüsü ile bende bulunan cathexis enerjisinin yön değiştirmesi yatmaktadır. Bu da bize anlatıcı-karakterde var olan yaşama ile ölüm içgüdüsünün çatıştığını ve boşalma arayan enerji yüklerini eser yaratımı olarak ortaya çıktığını gösterir. Özlü, bastırdığı enerji dürtülerini kontrol altına alarak kendine zarar vermemiş, yön değiştiren enerjiyi sanat eserinde kullanmıştır. Sanatın iyileştiren gücüyle boşalma ve arınmayı yaşamıştır. İçinde var olan ölüm, yaşam gibi çatışmalarını ancak sözcüklere dönüştürebildiği zaman kendini yakalayabileceğini ve hayatın anlamını kavrayacağını şu sözlerle dile getiriyor:

“Bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgârları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimde taşmak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgâra, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor.”

Bir Arınma Yöntemi Olarak Şehirlere Yapılan Yolculuklar

Freud’a ilham veren düşüncelerin temeli Antik Yunan filozofu Aristoteles’e dayanır. Aristoteles’in katharsis adını verdiği bu yönteme göre insanlar ruhen boşalma ihtiyacı hisseder ve daha önce bastırdığı duygular, bir noktaya gelince patlama eğilimi gösterir. Eğer kişi patlama noktasına gelmiş bilinç dışı olayları dışarı atarsa kişinin bastırdığı duygu ve düşüncelerinden kaynaklı rahatsızlıkları da ortadan kalkmış olur. Psikanalizde kullanılan felsefe kaynaklı katharsis metodunun örnekleri “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanda bolca karşımıza çıkmaktadır. Romanda edebiyat aşığı ve edebiyata meraklı bir kadının Almanya, İtalya, Çek Cumhuriyet’ine giderek çok sevdiği yazarlar Franz Kafka, Italo Svevo ve Cesare Pavese’nin bir zamanlar yaşam ve ölümlerinin geçtiği mekânlara yaptığı yolculuğunun iz sürüşü anlatılır. Romandaki kadın, anlatıcı-karakter yani Tezer Özlü’nün kendisidir. Anlatıcı-karakterin içsel yolculuğunun anlatıldığı eserde sevdiği yazarlardan alıntılar, gençlik, yetişkinlik ve evlilik dönemlerinde yaşadığı ruhsal sıkıntı ve zorlu süreçler kısa fakat yoğun bir anlatımla okuyucuya verilir. Sınırsızlığı sınır kabul eden Özlü, yaşadığı evlilikle ruhi özgürlüğünü kaybettiğini düşünür ve bu bağımsızlığını kazanmak için eşinden ayrılma kararı bile alır. Yaptığı bu yolculuklar sırasında içsel dünyasına da seyahat etme fırsatı bulan anlatıcı-karakter, bir nevi ruhunu temize çıkararak katharsis yapmıştır. Yolculuk sırasında sık sık ölüm, yaşam, yalnızlık, varoluşunu engelleyen problemler gibi bilinç dışına ittiği sorunları bilinç düzeyine çıkarmış ve ruhen boşalma yaşamıştır. Yapılan yolculuklar ve ziyaret edilen mekânlar, anlatıcı-karakter için arınmanın, boşalmanın ve temizlenmenin simgesidir. Bastırılıp biriken duyguların çözülmesi şu şekilde yansımıştır:

“Yolculuklar ilginçtir. Yaşamın sürekliliği içinde, başlı başına kesitler oluştururlar. Dağlardan, deniz kıyılarından, kentlerden, gecelerden geçilir. İnsanlardan geçilir. Irmaklar görülür. İnsanlar görülür. Kalabalık ya da bomboş istasyonlar belirir. Sonra herhangi bir ormanla karşılaşırsın. Belki kent. Ağaçların kızıl kahverengiliğini, yeşilini, çıplaklığını algılamış mıydım, diye sorarsın kendi kendine. Yol kıyısında bir başına bir çocuk durur. Elinde gene yeşil, cırtlak yeşil plastik torba tutuyordur. Yanı başında, boşluğun bilincinde değildir. Ve diğer dünyaların. Her insanın oluşturduğu bir bütün dünyanın. Sonra yol ilerler. Dünyalara açılan, yeni yaşamlardır yolculuklar.” (s.66)

Özlü, yaptığı yolculuklar sırasında yaşamı, ölümü, hiçliği sorgular. Ağaçların kızıl kahverengiliğini algılayıp algılamamasını kendine sorması içsel keşiftir. Seyahat esnasında yaşam ve yaşama dair ufak ayrıntıları fark ettiğini hisseden anlatıcı-karakter için bu yolculuklar, farkındalık yolculuklarıdır. Özlü, bu farkındalığı yaptığı yolculuklara “dünyalara açılan yeni yaşamlar” sıfatını yükleyerek yapmıştır. Çünkü yeni yaşamlar, yenilenen bir ruhun habercisidir. İyileşmedir. Arınmanın davetiyesi olan romanın başka bir bölümünde de bilinç dışına attığı duyguları yaşamın ucuna yaptığı bu yolculuklarda yok ettiğini söylüyor.

“Kendimi düşünüyorum, her zaman kaçtığım küçük burjuva duygularını, zorunlu olarak katıldığım günlük yaşamın tüm kurallarından bir kez daha kaçmayı başaran kendimi. Ve bütün bu duyguyu ve durumları, hiç değilse bu yolculuk süresince boğabildiğimi düşünüyorum. Ne vatandaş, ne halk, ne de küçük burjuva olmadığımı biliyorum. Bu ufacık tanımlama bile bana direnç veriyor. Ölüm yorgunluğuyla Trieste İstasyonundan otele taksi ile gidişimi düşünüyorum. Ve günlerdir ilk kez uyumuş, uykuyu almış gözlerle Triest-Torna arasındaki kesiti gözleyeceğim.”(s.93-94)

Tezer Özlü, daima kendi benine, varoluşunun amacını bilme isteğiyle bu yolculukları yapmış ve kimliğini bularak ruhsal doyuma ulaşmıştır. Yaşamının bu zamana kadarki döneminde eksik kalan aradığı hazzın, sevdiği yazarların yaşamlarını sürdürdüğü bu mekânlarda olduğunu bilir. Yolculuk sonunda aradığını bulmuş ve yaptığı yolculukların amacını gerçekleştirmiştir. Toplumun ve ailenin bilinç dışında yaratmış olduğu sıkıntılı duygu ve durumlardan bu yeni yaşamlara yapılan yolculuklar sayesinde kurtulur. Özlü, ayrıca yenilenen ruhunun sebebinin kendisinin değil, Prag kentinin kendisi olduğunu söyleyerek şehrin iyileştirici gücünü kutsal mekân bağlamında okuyucuya verir. Kafka’nın mekânı Prag, kutsaldır ve bu kutsallığı şöyle dile getirir:

“Bu yolculuğun görüntülerini sözcüklerle yansıtan ben değilim. Prag kenti. Prag İstasyonunda çantama bakan insanlar. Beni yola çıkaran, sözcüklerin ardına düşüren sayısız satırları, sayısız aşkları, sayısız ihtirasları, sayısız acıları, sayısız avuntusuzluğu, sayısız ölüm ve intiharları, sayısız sınırsızlığı dünya edebiyatının. İşte bu yolda bu sözcüklerin ardında çıktığım bu yolculukta şimdi Via Monfort 12 numaralı kapıyı çalıyorum.”(80)

Zihinsel Bir Yolculuk: İd-Ego-Süperego Çatışması

Ruhsal ve zihinsel temelli yolculuğun bir eser haline geldiği bu sanatsal yaratımda id-ego-süperego çatışması sıkça hissedilir. Romanda “id”den gelen yasak cinsellik vardır. Anlatıcı-karakter kişilerin ve toplumun ondan beklediği yaşam biçimine “id” dâhilinde karşı çıkar. Haz tarafından denetim altına alınan id, anlatıcı-karakterde toplumdaki evli veya bekâr kadının sorumluluklarını reddedip dilediğini yapmasıyla kendinin gösterir. Anlatıcı-karakter için cinselliği yaşamak evli veya bekârların yaşayacağı bir olgu olmaktan çıkmıştır. Kişinin kendi içsel dürtülerini doyurması gereken olgudur cinsellik. Anlatıcı-karakter bu ilkel hazzı doyurmak ister ve evli bir kadınken yasak cinselliğin içinde olmaktan çekinmez.

“Beni nasıl karşıladığını hiç düşünmüyorum. Kimsenin beni nasıl karşıladığını hiç düşünmüyorum. Belki bencillik ediyorum ama, artık bir yerde, ancak benim, kendimin herkesi ve her olguyu nasıl karşıladığım ilgilendiriyor beni. Hiç değilse böyle davranmayı hak ettiğimi sanıyorum. Bu hakkı kendi kendime verdim, en genç yaşlarımda istediğimle yatmak hakkını kendi kendime verdiğim gibi. Varoluşumuzun en güzel inceliğini, bir başka insanın teniyle birlikte olma isteğimizi kimseye kısıtlandırmadım.(s.71)

Görüldüğü gibi anlatıcı-karakterin gençliğinden bu yana yaşadığı ilişkiler “süperegonun” denetimi altına girmemiştir. Anlatıcı-karakter “id”den gelen ilkel dürtülerle ilişkilerine yön vermiş, kişilerin ve toplumun öğretileri onun ruhsal mekanizmasını yönetmemiştir. Sonraki paragraflarda ise anlatıcı-karakter geriye giderek bilinç dışına atılmış dürtülerini ego hizmetinde bilinç yüzeyine çıkarır, yaşadıklarını şöyle değerlendirir.

“Otelden çıkmadan önce ayna önünde yorgun yüzümü çevreleyen saçlarımı tararken, Gerede’de beyaz okul yakalarını ve tafta kurdelelerini kolalayan çocuğu, bayram günlerinde kahramanlık şiirleri bağıran öğrenciyi, kentten kente koşan, dünyayı arayan genç kızı, yorgun bir ev kadınını, iki kocanın hem sevdiği, hem hırpaladığı, iki kocayı, hem seveni hem hırpalayan, iki koca tarafından hem aldatılan, hem seven iki kocayı aldatan kadını, bütün direncini kendi kaynağından alan kadını, hiçbir zaman yaşamın dışına atılmamış bir insanı düşünüyorum. Onu itebilecek tek kişi, gene kendisi. Kendine yaşamın sonunu başlangıç yaptın, diyorum…(s.71)

Burada anlatıcı-karakterin çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde kabul edemeyip ego hizmetiyle bastırdığı duyguların zamanla “id”in kontrolünde ortaya çıkışını görüyoruz. Çocukluk döneminde aile, okul gibi otoriter kurumların dayattığı roller süperegonun anlatıcı-karakterdeki izleridir. Çocuklukta bastırılanlar ise gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde süperegonun engeline takılmadan tecrübe edilen deneyimlere dönüşür. Anlatıcı-karakter dış dünyayı yeniden keşfeder adeta. Tıpkı “dünyayı arayan genç kız”dır. 

Sonuç olarak kaleme aldığı eserlerle Türk edebiyatında gelenekselliği kıran isimlerden Tezer Özlü, lirizmi varoluşçu kimliğiyle buluşturmuştur. Çocukluk ve yetişkinlik dönemlerinde yaşadığı buhranının ürünü olan bu eserde; içinde bulunduğu dünyayı, yalnızlığı, toplumsal kurumlarla olan arasındaki bağın kopukluğunu, ruhsal çatışmaları gözlemlenir. Kendini gerçekleştirmesini ve varoluş kaygılarının bilinç yüzeyine çıkmasını sağlayan, otobiyografik özellikler de gösteren bu anlatım psikanalitik değerlendirmeye uygundur. İd-ego-süperegonun çatışmaları ve cathexis enerjisinin zihinsel yolculuklar aracılığıyla dışa vurumunun başarılı bir örneği olarak kaşımıza çıkmaktadır.

KAYNAKÇA

Aliçavuşoğlu, E.(2012). Psikanaliz, Freud ve Sanat. İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Yıllığı, 20, 1-16.

Cebeci, O.(2004). Psikanalitik Edebiyat Kuramı. İstanbul:İthaki Yayınları.

Geçtan, E.(1995). Psikanaliz ve Sonrası. Ankara:Remzi Kitabevi.

Geçtan, E.(1990). Varoluş ve Psikiyatri. Ankara:Remzi Kitabevi.

Moran, B.(2017). Edebiyat Kuramları ve Eleştiri. İstanbul: İletişim Yayınları.Saygılıgil, F.(2015). Gülebilir miyiz dersin?. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yorumlar kapatıldı.