İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yazamıyorum

Hiç küçük hayallerim olmadı benim. Hayallerim de büyüktü kırıklıklarım da. Uçup uçup düştüm. Canım acıdıkça vazgeçtim. Bir daha asla dedim. İyileşince unutuyor insan çektiği acıyı. Yeniden denedim, yeniden düştüm. Bu son dedim. Unutunca yine denedim. Baktım ben seviyorum bu çıkıp çıkıp düşmeleri, acımamaya başlar artık, alıştım dedim. Öyle de olmuyormuş. Her yeni hayal nasıl mutlu ediyorsa, nasıl heyecanlandırıyorsa, olmadığında da kırılıyormuş kalp yeniden, başka yerinden. Her yeri ayrı,  her bir yanı başka türlü acıyormuş. Bazen taş oluyormuş o kalp, vurdum duymaz oluyormuş, bazen hassaslıktan, bir de üstüne hayal kırıklığından delik deşik oluveriyormuş, incecik kumaşa saplanan okların izi gibi kalıyormuş izi…

Deniyorum. Herkes gibi. Gerçekleşemeyecek şeyler değil benim hayallerim, o hayallerle hayatını sürdüren binlercesi var. Mutluyum ben diyorum, kendimi kandırıyormuşum, öyle diyor. Avunuyormuşum. Baltaya sap olamamışım. Sap olmaya gelmedim ben bu dünyaya diyorum. Utanıyormuş benden. 

Gerçek hayatla yüzleşince bırakırmışım. Sigara mı bu? Yüzleşmedim sanıyor, yaşlandım bile ben, emekliye ayırmaları gerek. Ne yapayım? Olmayacak şeyler değil, söylemiyorum, büyüsü bozulmasın. Zaten kıymetini bilmeyeceklere hiç söylemiyorum kıymetsizleştirmesinler diye. Küçük Prens gibi başka konulara yönleniyorum, sevecekleri, anlayacakları şeylerden bahsediyorum, ama hayallerimden değil. Gerçekleşmese de kıymetliler benim için, kıymetlilerim onlar benim… Dünyaya da yazık, kontenjanı doldurduk artık gerçek peşinde koşanları almıyoruz diyecek de… 

Sevgisizlikten ilham alan yüzlerce senaryo, her kanalda kahreden yüzlerce dizi… Elinde kumanda kanal kanal geziyor. Doymuyor izlemeye. Ders de almıyor, sev beni. Sevmeli bence. Öyle olması gerekmez mi? Sevmezsen neler oluyor görmüyor musun?

Hayallerimi seviyorum ben. Büyük büyük hayaller kuruyorum, elbet biri gerçek olacak ve sen utanacaksın bana söylediklerinden. Evet evet, sen! Bu defa kendinden, bana söylediklerinden ve söyleyemediklerinden utanacaksın. Çürük kalpli! Kokuyorsun! Ben senin gibi değilim ve  seni yine seveceğim. Seni de güzel hayal ettim ben, mutlu, huzurlu, sevgi dolu. Daha tamamlamadığım hayalimsin, bitirmedim.

Bir çocuk şarkısı var, önce korkuyor çocuk, sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes alıyor, gülümsüyor, gözlerini açıyor, geçiyor kaygısı korkusu. Ben de sen benden utanırken sana bakıyorum, önce sesini kısıyorum, sonra görüntünü bulanıklaştırıyorum, gözlerimi kapatınca sesin birden yükseliyor, bozuyorsun işte her şeyi, gözlerime bile karışıyorsun, neyse, bulanıklaşan görüntün birden netleşiyor ama benim hayal ettiğim gibi, gülüyorsun. “Canım benim, aferin, seninle gurur duyuyorum, seni çok seviyorum!” diyorsun. Tabi benim de kalbimde bir huzur, dudaklarım sağa sola ittiriyor yanaklarımı kulaklarıma doğru, gözlerim kısılıyor, sonra bozuk kumanda hemen açıveriyor sesini yüksekten ve çıkan sözler hayalimle çakışmıyor. Dalga mı geçiyormuşum? Hiç mi dinlemiyormuşum? Ben adam mı olmazmışım? Kulağımdan girmiyormuş ki çıksınmış. Duydum duydum, bozdun yine. Bulutların arasına çıkarmıştım ki seni, tuttun attın beni, yere çaktın. Daha tamamlanmayan hayalimsin, çok müdahale ediyorsun, bitiremiyorum.

Yazacağım ben! Çok malzeme var elimde. Her gün dışarıdayım. Sokak sokak geziyorum. Neler görüyor bu gözler de neler duymuyor ki bu kulaklar, hey! Bazen başından yakalıyorum konuyu, bazen ortasından, sonundan. Gerisini ben tamamlıyorum. Hayal kurabiliyorum kolaylıkla ama hemen başka bir konu giriyor araya, ani fren, dikkatsiz yaya, çocuğunu yürütmek için çekiştiren anne, sevgilisiyle telefonda bağıra bağıra kavga eden genç, belediye anonsu, reklam aracı, arabasının camını ve müziğin sesini açan serseri, sendeleyen teyze… Malzeme çok, hepsi de hayatın içinden, taze, güncel ve hiç değişmeyen eskimeyen konular. İnsan ne garip şey! Her yeni doğan en baştan, sıfırdan, yeniden. Otur, emekle, yürü, koş, oyna, sev, düş, kalk, sevil, üzül, büyü… Çok büyüdüm ben, çok üzüldüm, çok sevdim, nefret ettim. Öncesi hiç yokmuş gibi, sonrasını bilmeye gerek yok, bekle ve gör. Yeniden keşfetmeye gerek yok gibi değil insan. Hep en baştan, sıfırdan.

En çok çocuk parklarında mutlu oluyorum, gülüyorum o zaman.. Tabi benim ne işim varmış çocuk parklarında? Boş gezenin boş kalfasından başlayıp uzayan nutuk büyüyememek, yaşıtları gibi davranamamak gibi alt başlıklara sahip. Küçümsüyor. Dur şimdi yine konu değişecek, yine dikkatim dağılacak. Çocuk parkı diyordum, en sevdiğim. Masum. Candan. Neşeli. Kahkahalı. Fiyakalı. Renkli. Kavgası, entrikası bile samimi. Çocuk ne güzel bir şey… Kötüsüne bile kızamıyorsun, annesi babası yüzünden, kesin onlar da böyle yapıyor yoksa çocuk bu, nerden bilecek diyorsun. Gözüme baka baka yere tüküren, çöp atan, birbirini itip kakan, sıra vermeyen, inadına saatlerce aynı salıncakta midesi bulanana kadar sallanan… Küfürler de var. Annesi babası yapmasa yapmaz, çocuk bu nereden öğrenecek kötülüğü? Bazısının annesi bazısının babası… Bunu da yazacağım, uzun uzun… Malzeme çok bende. Sen de utan dur bakalım benden. Kitabımı imzalatmaya geldiğinde seni yanıma oturtup herkese göstereceğim asıl ilham kaynağımı. Bana olan inancını, beni nasıl desteklediğini, kamçıladığını. Dur sen dur daha bitmedi senin hayalin. Bulutlu bulutlu… Çok güzel olacak. 

Bu defa bir hayalim için gerçek bir adım atıp başlıyorum. Yazıyorum. Kendim için gerçek bir adım atıyorum. Senin için de olabilir, şimdilik bilemiyorum. Yazamıyorum…

Sonunu tahmin edip acısına dayanamam diye bitirmediğim filmlerin, kahramanını kendimle özdeşleştirip “Ben de mi böyleyim?” deyip bıraktığım kitapların ahı çıkıyor sanki birer birer…Aklıma fikir gelmiyor ya da ilham bekliyorum meselesi asla değil. Söyledim malzemem çok. Baş edemiyorum denecek kadar yoğunluk var, hatta sıra sıra gelsinler. Bitiremiyorum…

“Ayteeeeeen, çabuk kapat o camı, başlarım şimdi muhabbetine. Tüm sokak duydu derdinizi dedikodunuzu. Yeter!” diye bağırır Necmiye teyze.  Tam o sırada Fikret geçer yoldan. Camdaki Ayten’i görür, içeriden de Necmiye’nin sesi gelir. Bıyık altından bir gülümser ki kalbi çıksın yerinden bizim kızın. İçeri çevirip yüzünü tam “Bi dur anne!” diyecekken çarpar bununu ahşap çerçeveye… Eyvah gördü Fikret. Gördü ve…” Ve tam o sırada aniden yanımda beliriverir. Boş işler müdürüyüm ya ben, kim bilir yine ne saçmalıklarla uğraşıyorum. 

Hayallerim niye şimdiye kadar gerçek olamadı biliyor musun? İlk engelde vazgeçtim. Hayırlısı derler ya, önüme taş çıktıysa bu iş hayırsızdır dedim, taşı kenara atıp yürümedim. Yolumu değiştirdim. Haksız çıkmaktan korktum, çok istemekten ürktüm. Neden o kadar ısrar ettim ki, karşıma çıkan işaretleri neden anlamadım, neden zorladım diye ne kendime ne de başkasına hesap vermek istemedim. Olmayınca zaten olmamış oluyor ve sonucu kötüyse bile bilmemiş oluyorsun. Peki ya sonu iyi olacaktıysa? Onu öğrenemiyorsun. Öğrenemedim. Bende hayal mi yok, yenisini kurarım dedim. Ömrüm geçti. Fikir çöplüğü oldum.

“- Çok mutluyum Ferda abla!

– Sus kız deme öyle nazar değer. Kemgözgiller geldi az önce sakın belli etme!

– Ne zaman giderler? Çok kalırlar mı?

– Mahallede ne olmuş ne bitmiş tüm dedikoduları toplamadan gitmezler. Kapı kapı gezip güya hal hatır soracaklar. İyiler ya. Hediyesiz de gelmezler, ağza bal… Şu karşıki Afet hanım var ya hani bütün gün cam önünde oturup gelen geçeni kontrol eder, bir de durdurup sorguya çeker. Ona uğrarlar en son, sonra giderler.

– Bu ne Ferda abla ya kabus gibi… “

Şimdi bunu okursa Mersiye anlar mı ondan bahsettiğimi? Anlamaz herhalde. Pis dedikoducu! O kadar hızlı değişiyor ki gündemi beni de en fazla üç gün konuşur, unutur. Yoksa kinlenir mi? Sadece o mu sanki. Sorarsa karşı mahalledeki Şükriye’yi yazdım derim. İsimleri de değiştiriyorum sonuçta.

” – Zorla anlattırdın ama anlatmak istemiyorum. Bilince ne geçecek eline? Rahat bırak beni, git buradan!

– Gidemem, bırakamam seni. O neden biliyor?

– Bir şey bildiği yok, kurup durma, boş yere de uğraşma Begüm’le.

– Tamam işte devam et, anlat! Yük ediyorsun kendine, tek başına alacağın bir sorumluluk değil bu…”

Bile isteye dinlemedim ya. Evlerinde değil de bahçede ediyorlardı kavgalarını, ayıp, girselerdi içeri. Sayenizde duyuldu sırrınız neyse, ne olduğunu bilmesek de bir sır var sonuçta. Yoldan geçen değil ki sadece  komşular da duydu. Elbette merak edilir, Üç beş güne de tüm mahalle öğrenir. Neyse ben isimleri değiştireyim. 

” Masalları varmış Mavi’nin, kuşları varmış. Kuşlarına anlatırmış masallarını. Yalnızlığı severmiş Mavi, bir de masalları. Denizi severmiş, rüzgarı, özgürlüğü, sınırsızlığı, insansızlığı… Çocukları severmiş, çocuklar da sever masalları diye dünyanın dört bir yanına göndermiş kuşlarını buldukları tüm çocuklara anlatsınlar diye…” Çekip giden Mesut amca gibi… Kim hatırlayacak ki Mesut amcayı, yıllar oldu! Keşke gitmeseydin be Mesut amca… Yoksa gitmek mi lazım? Bitince bırakmak, olmuyorsa vazgeçmek? Anlamıyorsa ısrar etmemek? 

Yarım kalıyorlar benim gibi… Senin yüzünden bitiremiyorum. O okursa, bu anlarsa, öteki kızarsa. Kimsenin bir şey diyeceği de yok anlayacağı da. Ama sen! Gezer gibi yapıp laf mı dinledim, milletle dalga mı geçiyorum, seni rezil mi ediyorum el aleme? Ne olacak ki? Utanırsın en fazla, bir daha, öncekiler gibi. Tüm yarım kalmışlıklarımın sebebi sen değil misin? Başarısızlıklarımın? Sen ne yaptın bugüne kadar? Hani beğenmedin ya, eleştirdin durdun! 

Terk ediyorum seni haydi bakalım! Ben düşündüm seni hep ben! Kendi başıma ördüğüm çorap oldun, seni ben şımarttım, büyüttüm. Her şeyin en iyisi olsun en güzeli en doğrusu… Hep beğenilsin yaptıklarım, takdir edilsin, imrenilsin, alkış alkış… Bırak ya olmasın! Bırakıyorum. Pes! Yapamadıklarımdan utandın, utandım. Kimsenin bir şey diyeceği yoktu oysa ki. Basit bu dünya sen zorlaştırdın, zorlaştırdım! Üç günlük nefesi dizdin boğazıma, dizdim! Kendime söyleyemediklerimi sana söylettim, kendi kendime bile söyleyemedim! “Mükemmel” insanların güzellikler için kullandığı bir kelime işte, çok mükemmel olmasa da hak edilebilir. Mükemmel olmasan ne olur zaten? Abartma! 

Tamamlayamadığım hayalimsin sen, hep güzel hayaller kurdum ama seni kendime gardiyan, hiç güzel olmadın, yapamadım. Düzeltmeye çalıştım, ama hep yarım bıraktım.Nefret ediyorum senden! Git! Gidemezsin ki ben göndermezsem. Sen benim beni beğenmeyen kurgumsun, beğenmeyecektin ki ben hep daha iyisi için çabalayacaktım. Daha çok çalışıp en iyisini yapacaktım. Olmadı, sen de mükemmel olmadın. Artık seni düşündüğüm için, kendime eziyet ettiğim için utanıyorum.

Tamamlayamadığım hayalimsin ve şimdi seni yok ediyorum.

Latest posts by Ayşenur Kurtuluş Peltek (see all)

Yorumlar kapatıldı.