İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yaşamın Ucuna Yolculuk’tan Tezer Özlü’ye Bakış

Last updated on 18 Şubat 2021

1943 yılının 10 Eylül günü Kütahya’nın Simav ilçesinde dünyaya gözlerini açar Tezer Özlü. Anne ve babasının hizmet sürelerinin dolmasının ardından, on yaşındayken İstanbul’a dönerler. Liseye Avusturya Kız Lisesi’nde başlar fakat okulu bitirmeden yurt dışına gider, henüz on dokuz yaşındayken otostopla Avrupa’yı gezer. İçindeki devamlı gitmek arzusu o günden sonra hiç dinmez. Babasının isteği üzerine İstanbul Erkek Lisesi’ni dışarıdan bitirir. Genç yaşlarının bir kısmını psikiyatri kliniklerinde geçirdikten sonra, iki intiharı savuşturan güçlü bedeni, kansere yenik düşer ve henüz kırk üç yaşında yaşama veda eder.

İnsanın doğumuyla ölümü arasındaki süreden, mekanlardan ve tarihlerden bahsetmek ne kadar kolay. Oysa yaşamın kendisi tam bir karmaşa. Hele bir de o yaşam Tezer Özlü’ye aitse anlatması çok daha zor. Bu sebeple ne yazık ki yazdıklarım, onu anlatmaktan ziyade anlamaya çalışmanın ötesine geçemeyecektir. Onun hayatına en yakından bakabileceğimiz kitabı bana göre Yaşamın Ucuna Yolculuk‘tur. O yüzden Tezer Özlü’ye Yaşamın Ucuna Yolculuk’tan bakmak istiyorum. Niyetim, ondan söz ederken, kendisine atfedilen tüm tanımlamalardan uzak kalmak. Varlığını alıp, yerle gök arasında bir yere sığdıramamış birini, tanımların içine sıkıştırmaya çalışmanın uygunsuzluğu huzursuz edici geliyor çünkü.

O, hiçbir zaman kendini herhangi bir yere ait hissedememiş bir kadın. En özgür ve belki tek ait hissettiği yerler yolculuklar, özellikle tren yolculukları.

“Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uymak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için.

Tezer Özlü içinde büyüttüğü ve dışında yaşadığı iki hayatı bir arada sürdürmeye çalışır aslında. Dışarıda süren hayat basitçe yetersizdir onun için.

Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olmak yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor.” der. Başka bir bölümde ise, “Karşıma çıkan her şey yetersiz. Soluduğum her şey yetersiz. Dalgalar, odalar, mekanlar, sevgiler yetersiz. Günlerin uzunluğu yetersiz. Haftaların günleri yetersiz,” diyerek pekiştirir düşüncesini.

İçinde büyüttüğü yaşamı doldurmaya çalışmak neredeyse nafiledir.

Bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor. Başka hiçbir şey.

Çareyi gitmekte bulur. Tüm gücüyle, nereye olduğu fark etmeksizin gider. Bedeni yorgunluğun sınırlarını aştığında uyur ve birkaç saatin ardından hiç bitmeyen yolculuklardan birine daha çıkar. Bu yolcuklarla belki kendine gider belki de kendinden. Bilinmez.

“Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. Yaşamı, GİTMEK olarak algılıyorum.

Yolculuklarının şüphesiz en anlamlısı, kendini yakın hissettiği üç yazarın mezarlarını ziyaret ettiği, yaşadıkları evleri gördüğü, yakınlarıyla konuşma fırsatı bulduğu yolculuğudur. Kafka, Svevo ve Pavese. Tezer Özlü, bu üç yazarın izlerini taşır kaleminde ve benliğinde. Melankoli, isyan, uyumsuzluk ve başkaldırıyı işlerler yazılarında çoğunlukla. Kendini özellikle Pavese ile özdeşleştirir. Onun Pavese’ye yüklediği anlam, kaleminden etkilenmesi ve esinlenmenin ötesinde, Pavese’nin söz ve düşünlerini yaşama biçimi haline getirmesidir.

İç dünyasında yaşadığı karmaşayla oldukça meşgul olsa da çevresinde olup bitenlere karşı hiçbir zaman kör değildir Tezer Özlü. Yoksulluğun farkındadır, çaresizliğin, kentlerin içi boş doluluğunun, insanların… Farkındalığını şu sözlerle anlatır;

“Böylesi bir yoksulluk karşısında, benim sınırlarımı arayış içindeki yitikliğim gene de bir bağımsızlık.

O, toplumda kabul gören tüm kurallara uyar fakat hiçbirine inanmaz. Kurum ve kurallara direnmenin ancak onlara uyarak mümkün olabileceğine inanır. İnsanın yalnız ve yalnız kendi için yaşadığını savunur. Bir bedeni okşamanın kendi bedenini sevmek olduğuna, birine bir şey anlatmaya çalışmanın kendi doğruluğunu kanıtlamaktan başka bir şey olmadığına inancı tamdır. Tek amacı kendini kavramak, varoluşunu anlamlandırmaktır.

Bir yanını yaşam yorsa da, diğer yanıyla yaşama sıkı sıkı sarılır aslında. Tezer Özlü yazını genellikle melankolik olsa bile şu sözleri yaşama isteğini açıklar niteliktedir:

“Tanımadığın bir kentte ne denli isterdin yitip gitmeyi… ama öyle kolay değil. Henüz rüzgarlara doydunmu. Sor kendine… henüz bulutlara doydun mu. Yeterince haykırabildin mi henüz.

Ölümünden üç yıl önce Almanca olarak Bir İntiharın İzinde (Auf den Spuren eines Selbstmords) ismiyle basılan kitap, bir yıl sonra Yaşamın Ucuna Yolculuk ismiyle Türkçeye çevrilir. Kısacık yaşamının ucuna hızla yol aldığından habersizce elbette…

Tezer Özlü okunması, anlaşılması zor bir yazardır. Fakat biraz dirençle yazdıklarını kavramaya başladığınızda görürsünüz ki, onu okumadığınız her gün biraz daha geç kalmışsınızdır. Çünkü yaşamı kavramaya çalışmak, varlığa anlam aramak ciddi bir iştir ve Tezer Özlü kendinize hep en doğru soruları sorduracak yazarlardan biridir.

“Her an, bu dünyanın her anı ne denli yoğun. Bakmasını bilince.”

Yorumlar kapatıldı.