İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yaşamak Sıkıntısı

Last updated on 30 Mayıs 2021

Uzun zaman sonra açılmış sayfalardaki küf kokan kaygıların bir bedende can bulması, külfetli bir meseledir. Mide ağrıtan, neticesiz buruk günleri kovalamanın zaruret haline geldiği şu hengâmenin içine kusmak istedik hep. Hem de içinin en dibindeki kokuşmuş dehlizlerine. Kokuşmuş dehlizlere yolculuk hikâyesi her birimiz için farklı geliştiği de aşikârdır. Kimi bir hayal kırıklığı, yenilgi, yetersizlik veya işlenen bir günahla yüzleştiğinde uğramıştır. Kimiyse varken yok oluşuna şahit olduğunda bu geçitlerin tadına varmıştır. Yetememenin günbegün ele geçirdiği neşeni kaybettiğinde yaşamak telâşı da dinmiştir artık. Ele geçiren yetersizliğin başıboşluğu da doyurmayan, seni sen yapmaya yetmeyen alışkanlıklara dönüşmüştür. Dertlerinden, sevinçlerinden, nefes alışlarından utandıran geceler vardır. Uykudan yoksun geceler… Utanmak, şimdi insanı kahreden bir dünyanın gecesinde ansızın uyanmaktır. Ateşlediklerinse umutsuzluğun sigarasıdır. Kederin üzerine inşa edilen sevinçler ya da neşelerin üstüne gelen kâinatın iğneleri gözünü korkutur. Sırça pervaneler yaralarını deşer yine de ağlamazsın aklının dağ başında. Öyle pervane ki döndükçe döşer kekre elemi, döşedikçe çıkarsın zifiri aklına. Fakir, cılız, bîtâp ve gedikli lisânını ezdikçe ezen cerihalar. Cerihalar ki doğduğu adresi bilmeyen. Babadan olma, anadan doğma yaralar. Geçmiyor, geçmemekte olan tuzuna doymamış yaralar. “Doyur yaranı” diyor ırsıyetin utanmaz vaziyeti. Köklerini kurutmalı, tuzsuz bırakmalı ki cerihaları geçsin gitsin aklının dağ başlarından. Pertev tepelere çıkmak, çürümüş kaldırımların dibine düşmekten daha kolay olmalı. Dünyada yaşamak bu kadar zor olmamalı ya da kolayken zorlaştırmamalı. Irsiyetin yazgısıyla bağlandıklarınsa senin sabrın, sığınacak barınağın, güvenmek istediğin dostun olmalı ki nefes almak kolaylaşsın. Engelleyemediğin doğal hayat akışının sıradanlığını kabullenmek de öğrenilmiş çaresizliğin erdemidir kim bilir. Erdemin saadetine erişmek için yapılan beklentisizlik modasının rafine çabalarına artan rağbet de tanıdıktır. Rağbetin getirdiği vazgeçiş de dirliğin devamıdır, biliriz. Ve beklentisi yokmuş gibi içine dünyalar kadar umudu sığdırabilen Nilgün Marmara’yız hepimiz. Umut fakirin değil, umut en çok umutsuzların ekmeğidir. Galibiyeti tatmamış, yenilgiyi, başarısızlığı âdet edinenlerindir. Ufukta gayretini gövertecek kazancı elde edemeyenlerindir. Hayatındaki zahmetin biraz olsun azaldığı, sükûnetin tembelliğine kendini kaptırdığın dönemlerde de yaşadığın toplumda tedirginlik peydahlanır. Biliriz. Tüketimin üretimi körleştirdiği yeni zamanda teslimiyet de meziyet sayılacaktır. Fakat bir kere umutsuz olmayagör, içinde başka bir umut daha filizleniverir hemen. Çünkü umut, en çok da umutsuzların ekmeğiydi. Zor günlerin ardından gelmiş huzuru hayal ettiren güdünün adı o ekmek işte. Yenilen bir pehlivansın ve güreşe doymuyorsun. Bomboş geçen gençliğini unutmak isteyerek hiç yaşamamış olmayı dilediğinde bile bir kediye süt vereceksin. Yaşamak hevesini hatırlatan bu canlıya hayatta olduğu için minnet duyacaksın. İsmet Özel’in de dediği gibi “Yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan.” Yaşamak, önemlidir. Yorgun bir titreyiştir şimdi yaşamak hırçın çekingelerle.

Yorumlar kapatıldı.