Yazar: 19:36 Anlatı

Şair Reçetesi

Her yerleşkenin, her şehrin kendine has konumları bulunur. Buraların haslığı, dahil oldukları yöredeki tüm sevgililerinin en gözde buluşma noktası olmasından ileri gelir. İlk buluşmalardan yıllanmış ilişkilere; “blind-date” lerden aylar sonra gelen kavuşma günlerine kadar, her “sevgili günü” nün başlangıç noktası, bu konumlardır. Bu mekanların, öyle enteresan nitelikleri haiz bir yer olması gerekmediği ve hatta çoğunlukla alelade ve sıradan ortamlar olduğu görülür. Kimi zaman bir kafe, restoran zincirinin hemen önünden geçen yol, kimi zaman bilmem ne metrosunun bilmem nolu çıkışı, kimi zaman ise bilindik bir heykel veyahut eski bir bina kapısı olabilir. Burada değinmek istediğim husus şu ki, buralar artık bölge halkı tarafından sevgililerin buluşma noktası olarak öylesine benimsenmiştir ki her yurttaş, oradan geçerken civarda dikilmekte olan bir vatandaşın kuvvetle muhtemel bir sevgiliyi, flörtü beklediğini düşünür. Kimisi sevgi dolu bir edayla, şu yılgınlık verici dünyada halen daha sevgililerin var olmasına mutlu olurken kimisi de bunu bir ahlaksızlık olarak görür. Haset ve öfkeye kapılır. Fakat işte, öyle yahut böyle herkes, burada bulunan insanların hayatında bir aşkın var olduğunu bilir.

Ben de kimi zaman, bu özel kavuşma noktalarından geçerken tamamen istemli olarak yavaşlar veya büsbütün durur ve beklerim. Cebimden bir sigara çıkarıp yavaş yavaş içerken gerek telefonumla ilgilenir gözükür, gerekse de etrafı gözler, bir beklediğim varmışcasına öylece bakınırım. Beklediğim bir sevgilinin olmadığını bilmeme rağmen, daha doğrusu beklediğim sevgilinin ne o an oradan, ne de zaten herhangi bir zamanda gelmeyeceğini biliyor olmama rağmen bunu yaparım. Kafayı yememişsem şayet -bu da öyle uzak bir ihtimal değil- “bunu yapmamın elbet bir sebebi olmalı” diyerek bu konunun üzerine düşünürüm. Bir adam, böylesi bir davranışı neden sergiler? Umudunu diri tutmak için mi, insanları kandırıyor olmak düşüncesi kendisine haz verdiği için mi, niçin?

Hayatım, sevdiğim kadınların durduğum yere gelişini hayal etmekle geçti. Beklentisiz bir beklemek ne kadar yorucuysa o kadar yoruldum. Elbet yağmur yağar umuduyla güneşin altında ne kadar beklediysem bu, bana cildimde açılan yaralardan başka bir şey kazandırmadı. Üstelik, hala bu çölde bir vaha arayışıma dair ikna edici kanıtlar bulabilmiş de değilim. Buna rağmen, bekleye bekleye ne denli susadıysam, suyun latifliğine olan aşkım da aynı ölçüde arttı. Bu anlaşılmaz görünen ve sahiden de öyle olduğunu kabul ettiğim hal, beni gitgide bir deliliğe sürükledi. Çırpındıkça daha çok içine çeken bir bataklık olan bu beklemek eylemi, beni ne kadar sevdiysem o kadar girdaba çekti. Ben de ne kadar girdaba girdiysem, beni oradan kurtaracak olan şeyin sevgili olduğuna daha bir inanır oldum. Dermanı dertte aramak mıdır bu, ya da devalardan yara alıyor olmak mıdır? Bilmiyorum. Bilebilseydim, zaten böyle bir soru da hiç sorulmamış olurdu.

Ruhumun, bu kendi hastalığının farkına varması ile ikiyüzlü ve sahte yaşantımın maskesi düştü ve ben, yukarıda anlattığım tüm bu manasız hal ve hareketlerime bir açıklama aramaya başladım. Benim, durmaksızın bu buluşma noktalarına varıp “yari bekleyen kertenkele” dansını yapıyor olmamın sebebi ne insanları kandırmak, ne de umudumu diri tutmak gibi normal insan sebepleri olabilirdi. Esasen ben, her şairin oynadığı bir oyunu oynarken kontrolünü kaybetmiş bir canlı idim yalnızca. Şair dediğimiz kimse, nasıl ki yaşadığı dünyayı beğenmeyip kendine yeni dünyalar arayışında bulunan bir zat ise ben de aynı duruma düşmüştüm. İçinde bulunduğum durumun acziyetine ve onur kırıcılığına katlanamayan maneviyatım, çareyi “-mış gibi yapmakta’’ buluyordu. Sevdiğim kadının hiç gelmeyeceğini biliyor olabilirdim, fakat bunu kabul etmek beni öldürecekti, bunu da biliyordum. Bu nedenle ben de manevi yalnızlığımı, maddi bir taklit ile gidermeye çalışıyordum. Üstelik kendimiz hakkındaki düşüncelerimizin çoğunlukla toplumun hakkımızdaki kanaatlerine göre şekillendiğini düşünürsek, bunu bir tür kabul görme, kınanmama arzusu olarak da görebilirsiniz. İşte, durum bundan ibaretti. Şu geldiğim noktada, gerçeklerin öldürücülüğündense, yalanların yaşatıcılığına sığınan biri olarak mazur görülebileceğimi ummaktan başka çarem yok. Goethe “Hakikat sizin neyinize!’’ demiş. Doğru da demiş. Hakikat, benim hiçbir şeyime değil. Zira ben de hakikatin hiçbir şeyine değilim. O, beni sarıp sarmalamıyorsa benim onunla sevişme çabamın manası, sancılardan başka ne olacaktı? Aşkın, beni vecde getirmesi için belki de onun gerçek olması değil, benim gerçeklik algımı yitirecek kadar delirmem gerekiyordu. Belki de ancak böylesi bir delilik, bana istediğim aşk vecdini sunacaktı. Ben de tüm bunları kavrayan bilinçaltım eşliğinde hareket ederek varlığımı korumaya kalkıştım. (Şu noktada ne kadar koruyabildiğim de meçhul doğrusu.) Zihni bir delilikten ölesiye korktuğum ve böyle bir şeyi bittabi istemeyeceğime göre, geriye fizik dünyada sergileyeceğim birtakım oyunlar kalıyordu. Bu oyunlar benim hastalığımı belki tamamı ile tedavi etmeyecek fakat bana yaşama devam etmem için gereken minimal enerji iadesini yapacaktı. Bu nedenle her fırsatta, yakıt almaya giden bir otomobil gibi ben de sevgili noktalarına gidiyor, gereken yaşam özünü alıyordum. Orada diğer tüm eşlerini, sevdiklerini bekleyenler gibi durduğumda sürünün bir parçası haline geliyor ve ortamı kaynatan mutluluk ve aşktan ben de nasibimi alıyordum. Böylelikle hayatıma devam ediyor ve bu noktalar dışına çıktığımda delirmekten de kurtuluyordum.

Bu satırları yazdığım sırada yine, o ünlü buluşma noktalarından birinde oturuyor, kahvemi ve sigaramı içiyorum. Her birkaç dakikada bir kafamı kaldırıp her yönün ufkuna doğru manalı manalı bakıyorum ki oyunum bozulmasın. Öyle bir bakıyorum ki görenler, ne aşıkmış bu çocuk da (!) desinler. Öyle bakıyorum, öyle bekliyorum ki diğer tüm bekleyenler yavan gözüküyor yanımda. Öyle duruyorum ki bu iskelede, bu kentin demirbaşı gibiyim. İmar planında bile vardım ve o zamandan beri bekliyorum sevgiliyi sanki, işte öyle bakıyorum. Sevmek, mübalağa sanatıdır abartın, demişti şair. Görüyor ve arttırıyorum: Sevmek, delirmek sanatıdır, itinayla delirin!

Editör: Elif Türkoğlu

Mete Özyılmaz
Latest posts by Mete Özyılmaz (see all)
Visited 17 times, 1 visit(s) today
Close