Yazar: 19:30 İnceleme, Kitap İncelemesi

Kuşlar da Gitti

“Burada insanların tamir edildiği şehir.

 Kocaman bir örs üstüne uzanmışım.

Dümdüz mavi gök-çemberi[1]

        Göğün neresini maviye boyarsa boyasın, kuşlar kanatlarıyla hangi ağaca sürünürse sürünsün; petaniyalar bağlanmışsa, ağlar gerilmişse, dikenlerine dokunanlar ağın içinde kalır. Rengârenk sürüler, eski İstanbul’un iyot kokulu kıyılarına bırakır vıcır vıcır seslerini motor patpatlarının eşliğinde. İnsanın, içindeki başka insanlara yolculuğunun romanıdır Kuşlar da Gitti. Taşralı insandan kentli insana, çareler üretmeye çalışan insandan çaresizliğe yol alan insana, hayaller kurandan hayallerin tükendiği insana. Okurken hissedersiniz bunu. Bir yolculuk biter bir diğeri başlar. Her yolculukta metalaşan insani değerlere yol alırsınız ve soluksuz bir iç sorgulamaya çekilirsiniz. Doğayla bir olan insandan doğayla savaşan insana. Savaştıkça yaralanan, yaraları arttıkça daha çok kırılan insana. Derin bir iç çekiş olur insan sevgisi, şiirsel dille harmanlanır.

       İnsanın geldiği hali tanıyamama öyküsüdür. İncelikli insan sevgisinin vahşi diyagramıdır. Doğanın ceketini giyer insan, ilkel benliğine geri döner er ya da geç. Aynalarda kırılır insanın yüzü, kendine yabancılaşır. Kuş çemberleri doğa tansıklarına dönüşür; insan ise içinden geçemediği çemberin ağırlığında ezilir. Muğlakta kalır düşleri. Bazı detaylarla bu yolculuğa tanık olalım beraber.

      Roman Florya, Yeşilyurt, Menekşe gibi bölgelerde geçer. Bununla birlikte yoğun bir şekilde Dolapdere betimlemeleri vardır. Kuş yakalama yarışını “Düzlükte, bir kuş yakalama yarışıdır gidiyordu. Her yıl Ekim ayı gelince, hem de karayel, hem de poyraz, soğuk, ince, ustura ağzı gibi esmeye başlayınca, hem de lodos Florya denizini köpürtüp kudurtunca yağmurların, yellerin önünde sürüklenen küçücük küçücük kuş kümelerinin gökte zikzaklar çizerek, çavarak dikenlerin üstüne yağdıkları görülünce…[2] diye tarif eder verilen çabayı ve İstanbul’un göğüne cennet karşılığı bırakılacak kuşların av olma sürecini. Ancak insanlar eskisi gibi değildir, bir kişi bile salıvermek istemez artık.  “…, bir Allah’ın kulu bize bir bir, bir tek Allah’ın kulu bile, şu benim ahiretim, cennetim deyip, tek bir kuş bile uçurmadı[3] satırları insanın yozlaşan doğasının kanıtı gibi önümüzde durur.

        Kuşçular; Süleyman, Hayri ve Semih kuş kafesini Süleyman’ın annesinin dokumuş olduğu kilimi satarak alırlar. “…Anasının kilimiydi, gelin olurken kilimi de ona anası vermiş, büyük yadigârmış.[4] Manevi değer taşıyan bu nesnenin parayla ölçülmesi maneviyattan metalaşmaya yer değiştiren değerlerin somut örneğini temsil eder. Kuşçuların ve kafesteki kuşların ölüm kalım savaşı verdiğine tanık oluruz. Öyle ki; sonunda satış yapamayan çocuklar, çaresizlikten kuşları yer. Kuşçuların yaşama tutunabilmek için kente karşı verdiği yaşam mücadelesini, kent kazanır romanın her bir satırında.

     Hayri anasını düşünmekten kahrolur.  Rize’deki çay bahçelerini, içkici babası komşusunu vurduktan sonra, annesi ne var ne yok satar avukatlara vermek için. Hayri de can güvenliği için İstanbul’a kaçar. “Hayri şu İstanbul’un semtleri içinde en çok Samatya’yı sever, Samatya’nın bir yeri onların Rize’sine benziyormuş,”[5] Hayri’nin İstanbul’dan kendine geldiği şehrin izlerini taşıyan bir köşe bulması, annesini de buraya getirme isteği, canını kurtarmak için şehre ‘ait olma’ ihtiyacından gelir. Yaşadığı şehrin karmaşası ve keşmekeşinde, geldiği yerden izler taşıyan Samatya’yı belirmesi annesinin de kendisi gibi kent yaşamına uyum sağlayamama korkusudur.

     Romanın çevreci öğeleri, arka planda değildir ve mekân tasvirleriyle harmanlanmıştır. Her bir rüzgârın betimlemesi şiirsel bir dille yapılmıştır. İstanbul’un gelişen ama geliştikçe yok olmaya yüz tutmuş hali, insanın kendine giderek yabancılaşmasının tarifidir. “Uzaktan, İstanbul’dan uğultular yükseliyor, kızıl kanatlı yırtıcı kuş Menekşenin üstünde, göğsünü esen yele verip kanatlarını germiş süzülüyor, önümde İstanbul şehrinin acımasızlığının, yitmişliğinin, kendi kendini, insanlığını unutmuşluğunun, çok şeyler yitirmişliğinin bir anıtı, yüzlerce kuş başından dikilmiş bir anıtı duruyordu.[6] satırlarıyla romanı bitiren yazar, insan ruhunun derinliklerini kuşlarla somutlaştırarak, kelimeleri adeta insanın iç dünyasının soyut işçileri olarak çalıştırır.

      Yaşar Kemal eserlerinde doğa, köy yaşantısı ve köy insanının çektiği sıkıntılar, ağaların ve işçilerin ilişkileri ve gurbetçiler gibi konuları ele almıştır. Sosyal hayatı gerçekçi bir bakış açısıyla, zıtlıklardan yararlanarak verir. Modern olanla geleneğe dayananı, düşsel olanla sahici olanı birlikte vererek, okuyucuya hem karşılaştırma olanağı sunar hem de iç içe geçmesinin kaçınılmaz olduğu gerçeğini gözler önüne serer.

       Yazarındili, bir akarsuyun tüm mevsimlerden beslenip soluksuz akması gibidir. Kıyısına oturup akışını izlerken, canlı şiirsel diline yaslanırsınız, bir yandan da imge dünyasının hayret verici zenginliğiyle birlikte akar gidersiniz. Kuşlar da Gitti eserinde de duygular ve beklentiler kelimelere dönüşür, kelimeler rüzgârın kanatlarına asılır, uzun bir şiir evreninde rüzgârlarla havalanır. Öyleyse Furuğ’un dizelerinde kuşlarla uçup gitmek nasıl olurdu sormak lazım gelir:

“Kuş dedi: ‘Ne hoş bir koku, ne güzel bir güneş, ah

Bahar gelmiş!

Ve ben eşimi aramaya gideceğim.’

Kuş sundurmanın kenarından uçtu, bir mesaj gibi

Uçtu ve gitti.”[7]


[1] Sylvia, PLATH,  Ariel ve Seçme Şiirler, çev. Yusuf Eradam, Kırmızı Kedi Yayınevi, 10. Baskı, İstanbul, 2012, s. 104.

[2] Yaşar, KEMAL, Kuşlar da Gitti, Yapı Kredi Yayınları, 40. Baskı, İstanbul, 2022,  s.11.

[3] Yaşar, KEMAL, a.g.e., s.19.

[4] Yaşar, KEMAL, a.g.e., s.21.

[5] Yaşar, KEMAL, a.g.e., s. 49.

[6] Yaşar, KEMAL, a.g.e., s. 79.

[7] Furuğ, FERRUHZAD, Yeryüzü Ayetleri, çev. Dr. Ali Güzelyüz, Demavend Yayınları, 7. Baskı, İstanbul, 2022, s. 59.

Editör: Melike Kara

Visited 52 times, 1 visit(s) today
Close