İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kalp Ormanı

Belli başlı duygular gibi acı çekmek de sadece bizde var olan bir şey değildi. Bir gelenek misali geçmişte vardı, şimdi yaşanıyor ve geleceğe de izlerini taşıyacak. O yüzden bu zamana kadar hiç yalnız olunmadığı gibi, sen de asla yalnız kalmayacaksın. Ben, sen ve biz; hepimiz buradayız merak etme…

İnce ve hassas ruhlu insanların var olması, beni daima mutlu etmiştir. Onlar birçok şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmenin acısını çekerler. Acı bir yara gibi kanadıkça kapanır ve kapandıkça açılır. En derin yaraya ulaşıncaya kadar da varlığını devam ettirir. Sonunda da izi kalır ve insanla bütünleşme hâli işte tam da burada başlar. “Ne yani, insanın acı çekmesi mi seni mutlu eden şey?” diye sorabilirsin sevgili okur. Ama birazdan anlatacaklarımdan sonra eminim ki sen de bana hak vereceksin.

Aslında her insanda bu ruh hâli mevcuttur. Kim durduk yere başkalarını kırmak için harekete geçer ki? Tepkisel olarak ortaya çıkan bir şey değildir. İnsan yaşadıkça ve sömürüldükçe körelen bir hâl alır sadece. Ben de bu hâldeydim ve hayatı kendime azap yeri yapmaktan başka bir şey olarak düşünmezdim. Benim kaçışım narin düşünceler ormanına olurdu hep. Oradaki çiçeklerime özenle bakarak yetiştirmeye çalışırdım. Çünkü çiçeklerimin sahiplerini bulmak ve onlara sunmak en güzel duyguydu benim için. Bu yüzden çiçeklerim rengârenk olmalı ve sevgimi taşıyan kokular saçmalıydı. Ne zaman ki nârin yürekli insanlar görsem, her birinin sol göğsüne özenle yetiştirdiğim çiçeklerimden birisini iliştiriverirdim hemen. Hiç tereddüt etmezdim. Çünkü içimdeki dinmek bilmeyen çağlayanı ancak bu çiçeklerim ile dizginleyebilirdim. Bu mutluluk da benim için yeterliydi.

Zamanla bu mutluluğu da yok etmenin bir yolunu buldu insan. Bütün ruhumu ortaya koyarak yetiştirdiğim çiçekleri, bir an da kendi kalplerinde soldurmasını çok iyi bildiler. Bunun bana asla zararı yoktu. Çünkü ben ve ruhum canlılığını devam ettirdiği sürece, çiçeklerim de varlığını koruyacaklardı. Ama bir daha aynı kalbe koyma cesareti gösterir miydim, işte orasını bilemiyorum. Belki de hemen o çiçekleri solmadan alıp, başkalarına hediye etmenin yollarını arardım. En azından solmaz ve hak ettiği yerde varlığını devam ettirirdi. Nasıl ki Asaf Hâlet Çelebi koynuna koyduğu her çiçeğin suyunu tazelemeyi sonuna kadar devam ettirdi ise, neden ben de bu gücü kendimde görmeyeyim? Neden ben de yıllar geçse de şu ince hareket ile anılmayayım, insanlar arasında. Bunun için bile olsa değmez miydi güzel yürekli olmaya? Sen, ben ya da bir başkası olmasa, çiçekler nasıl değer bulur ve yerlerine ulaşmanın mutluluğunu yaşar bu dünyada?

Bir de şu açıdan düşünmeye davet ediyorum seni. Bu kadar detaylı düşünen ve ruhunu diri tutan insanlar olmasaydı, nasıl kıymeti anlaşılacaktı yaratılana dair her şeyin. Ayrıca nasıl anlardık kimin çiçeğe olan saygısını? Nasıl var ile yok olur, yok ile varlık sahasına çıkardık? İnsanoğluna içimizdeki duyguları açıp gösterme fırsatı verilmedi ne yazık ki. Verilse hiç açıklama gereği duymadan sadece göstermek ile de anlatabilirdik derdimizi. Gerçi açık olunca her bir yerden onu paramparça edenler de eksik olmayacaktı, kapalı hâlde olduğu gibi. Demek ki açık da olsa kapalı da olsa istila edilmeye gayet müsait olacaktı.

O yüzdendir ki, insan var olduğu müddetçe zıtlıkların değeri de bu şekilde anlaşılacaktır. Eninde sonunda yaşayacağımız bu duygular bizde var olacak, geleceğe taşınmasını iyi bilecektir. Sahne her zaman orada, değişen bir şey yok, senaryo ve karakterlerden başka. O yüzden anlaşılamamanın ağır yükünü sırtında taşısan da, dünyada iz bırakmana değecektir. Belki her şeyin unutulacak ama bir satır arasında anılmanın mutluluğunu gelecek nesillere armağan edeceksin. Edeceksin ki, yazmaya ve yaşamaya dair umut tohumlarını serpiştirebilesin. Topraktan aldığı destekle yetişen ve sonunda tomurcuklarını doğaya sunan çiçekler gibi…

Fatma Korkmaz
Latest posts by Fatma Korkmaz (see all)

Yorumlar kapatıldı.