“Artık seni çirkinleştirmenin zamanı geldi, dedi annem ıslık çalarak.

Böyle başlıyordu kitabın ilk satırları. On iki yaşındaki bir kızı çirkinleştirme eyleminin manası ne olabilirdi? Bu mananın işaret ettiği hayat, içerisinde hangi derdi, hangi sırrı saklıyordu? Ve bu hayat kendini ortaya döktüğünde ucu kimlere, ne şekilde dokunacaktı? Bu son derece gerçek soruların cevabını bulabileceğiniz ve insanın zihnini tersine çalıştıran bir konuyu işleyen kitap,  2014 yılında yayınlanan, yazar ve aynı zamanda şair olan Jennifer Clement’in kaleminden çıkmış; çevirisi Melisa Kesmez’e ait olan ‘’Kadınlar Ormanı ‘’ndan başkası değil. İçerisinde büyük bir trajediyi barındıran bu kitap, farklı ama bir noktadan dünyada yaşanan olaylara da yakın olması hasebiyle okunmaya değer. İsminden erkekleri ilgilendirmeyen bir tavrı varmış gibi görünse de aslında onlara hitap eden yönü de hayli kuvvetli. Size tavsiyem, ‘’Kadınları ancak onlarla vakit geçirirseniz anlarsınız ya da erkeklerle diz dize olmak onların dünyasını size açar.’’ diyen seslere kulaklarınızı kapatmanız ve şunu hiçbir zaman unutmamanız; ister erkek ister kadın olsun onları anlamanın en iyi yolu yaşadıkları trajedileri anlamaktan geçer.  İşte bu kitap, size tam da o trajediyi sunuyor. 

Kitapta anlatılanlar ormanı tam ortasından koyu bir asfaltla ikiye bölen Meksika kırsalında geçer. Guerrero denen bu yerde kauçuk ağaçlar, yılanlar, akrepler, kolları şişirip bacağa döndüren kırmızı karıncalar var. Hatta diyebiliriz ki, kırmızı olan her şeyin tehlikeli olduğu bir yer burası. Bu tehlikeyi büyüten başka bir faktör de, kırsalda yaşayanların iç içe oldukları, hiçbir sırrın saklı kalmasına izin vermeyen, o orman. Bu dağda doğan bebekler sadece erkek doğar, on bir yaş civarına geldiğinde ise kıza dönüşürler.  Çünkü burada yaşayan kız annelerinin; uyuşturucu kartellerinden, uyuşturucu baronlarından,  siyah camları olan siyah arabalardan kızlarını korumaları gerekir.  Anneler, kendi kaderinin üstüne bir de kızlarının kaderini ekleyerek yüklendikleri bu mesuliyetle;  onları bir taraftan çirkinleştirmeye çalışırken diğer taraftan da bir tehlike hissettiklerinde kızlarını evlerinin yanında açtıkları çukurlara saklamak için uğraşır.  Bu yüzden dağda yaşayan annelerin kulakları hep kapıda, uzaklardan gelecek bir araba sesinin titrettiği yollardadır. Erkekler ise çalışmak için nehri aşıp ABD’ ye gitme derdindeler. Eşleri ve çocukları ile nehirde vedalaşarak yeni topraklarda onlarsız başlangıçlar yaparlar. Birkaç ay vefa gösterisi olarak yolladıkları paralardan sonra onu da göndermekten vazgeçerek, ailelerini dağın felaketi ile baş başa bırakırlar. Sonsuz yoksulluk, seçeneksizlik ve hayatsızlığın olduğu bu dağda kalan tek erkek çocuğu ise uyuşturucu işinde merdivenleri adım adım tırmanmakla meşgul. Bu dağın mukim erkeği olmak, bu işe batmaktan geçiyordur belki de, kim bilir.
Peki, erkeksizlik nasıl bir şeydir?

‘’Yaşadığımız dağda hiç erkek yoktu. Bu hiç ağaç olmayan bir yerde yaşamak gibiydi.
Bu tek kollu olmak gibi bir şey, derdi annem. Hayır, hayır, hayır diyerek düzeltirdi söylediğini; erkeklerin olmadığı bir yerde olmak; rüya görmeden uyumak gibi.’’

Meksika kırsalında yaşananların özeti, değişik coğrafyalarda bir kız çocuğu olarak var olmanın özeti gibi. Saçları devamlı kısaltılan, teni daha koyu görünsün diye kömürle karartılan, dişleri çirkin gösterilmek gayesiyle boyanan, erkek kıyafetleri içerisinde yaşamak durumunda bırakılan ve tek başlarına bir yere gönderilmeyen kız çocukları dünyanın pek çok yerinde hala var.

‘İlk kaçırıldığımda sadece on iki yaşındaydım, diye anlatmaya devam etti. Küçücük bir balıktım, tuttuğun zaman denize geri attığın balıklardandım çünkü yenemeyecek kadar küçüktüm. Bana da aynını yapmaları gerekirdi! Ama ben köydeki açık renk gözlü tek kızdım.’’

Güzel olmak bedel istemez, istememeli ama eli kalem tutanların dediği gibi, ‘’ Coğrafya kaderdir.’’ Yaşadığın yer, başına gelmesi muhtemel olan şeylerin bir nevi göstergesidir. Kitapta geçen yer için de bunu söyleyebiliriz. Yaşadıkları kırsalda kaçırılan kızların hikâyelerini dinleyen ve üstelik onların bir daha geri dönmediğini görerek büyüyen dağın küçük kızlarına ‘’O yer ne vaat edebilir?’’ diye sorarsak cevap açıktır: gerçeği.  Uyuşturucu kartelleri tarafından kaçırılan kadınlar peşlerine düşerek kendilerini kurtaracak birinin olmadığını bilirler.

Kayıp bir kadın, yağmur fırtınasında suyolunda akıp giden yapraklardan biridir sadece.”

Ama buna rağmen vazgeçmezler, kendilerini unutturmazlar. Kim olduklarını hatırlatmak için kollarına sigara yanıklarıyla şekiller yaparlar. Bu bir geleneğe dönüşür ve her kaçırılan kadın kendini başkasının kolundaki bu izden tanır. Yıllar sonra ölüsü de bulunsa taşıdıkları bu izler sayesinde ‘’Beni öldürdüler ama ben vardım’’ hakikatini haykırarak, kaçırılanların aslında yok olmadığını bize bir kere daha göstermiş olurlar.

Kadınlar Ormanı kitabında oldukça ilginç kadın karakterler de var. Mesela çöplere bırakılan çocukları toplayarak onların bakımı ile ilgilenen bir kadından söz edilir.  Yine bu kadın tarafından çöpte bulunan Ruth’tan da bahsedebiliriz. Açtığı güzellik merkezinde kadınları çirkinleştirmek için uğraşan Ruth, hayalini tersinden yaşayacağını hiç düşünmüş müdür acaba?

Kadınlar ormanı, ormanda yaşayan kadınların öyküsü olduğu gibi, köye görev sebebi ile gelen ve geldiği günden itibaren köyden kaçmanın yollarını arayan öğretmenlerin, sadece belli yerden çeken telefonların, bilinmeyen üvey kardeşlerin, cezaevlerinin, sıcak dostluk hikâyelerinin, umudun ve asla geri dönmeyen erkeklerin de öyküsü.

Kitabın yazarı Jennifer Clement’in şairliğinin getirdiği kokunun da sinmiş olduğu roman, kendini ara vermeden okutacak kitaplardan.  Melisa Kesmez de romanın taşıdığı hisleri o kadar güzel aktarmış ki… Sel yayıncılıktan çıkan bu kitapla hayatınıza girecek olan on iki yaşındaki kız Ladydi –ki isminin garip bir hikâyesi vardır–  ve kitaptaki diğer kadınlar, dokundukları kalpte bir kırıklığın, güzelliğin, umudun ama her koşulda umudun yeşermesine yardımcı olur belki.

‘’Yalnız bir annenin ve kızının sessizliği yeryüzünde kalan son iki insanın sessizliğine benzer.’’ diyen yazara kulak verenler bu kitapta sahiplenilmeyi, paylaşılmayı bekleyen bir sessizliğin olduğunu bilmeliler. Ve unutulmamalı ki sessizlikler onları dinleyenlerin, okuyanların sesi ile ses kazanır ve böylece bir çığlığa dönüşür. Bu çığlık bütün coğrafyaların yitirilmiş kadınlarına gelsin.

İyi okumalar.
 





    

Latest posts by Ayşenur Yalçın (see all)