Tek tanrılı veya çok tanrılı dinler ile kadın arasındaki ilişki anaerkillik sürecinden itibaren, hatta yasak elmadan bu yana ortaya konmak istenmiş ve ağırlığın çekinik tarafında kadın olagelmiştir. Din ve toplumun karşılıklı etkileşim içinde oldukları belirtilmiş ve bu etkileşim tarihsel süreç içinde incelenmiş, avcı- toplayıcı dönemden günümüz kökten dinciliğine kadar olan süreçle birlikte din, dünyayı anlamlandırmaya çalışmıştır. Ezelden beri düzenli bir toplum oluşturmayı kendine hedef bilmiştir. Günümüzde ise toplumsal düzenin sağlanmasının yollarından biri de kadın-erkek eşitliğine dayanmaktadır.  Fakat kimi kesim tarafından bu eşitliğin uygulanış biçimi –uygulanamaması-  ve algısal olarak kavranılması -kavranılamaması – yanlış anlaşılmaktadır. Bu durumu layıkıyla yaşatan da vardır uygunsuz bir biçimde sürdüren de. Tarihin derinlerine indiğimizde anaerkil toplumların bulunduğuna dair bir kanıt olmasa da, ya da tamamıyla araştırılmasa da, kimi toplum ve dönemlerde kadının statüsünün yüksek olduğu görülmektedir. Avcı-toplayıcılarda özel mülkiyetin bulunmamasından dolayı ve birçok etkenle birlikte eşitliğe dayanan bir örgütlenme yaşanmıştır. Bu örgütlenme cinsiyete dayalı bir iş bölümünden oluşmaktadır. Ancak bu işlerin dağılımı yapılırken cinsiyetler arasında hiçbir fark gözetilmemiş, her yapılan iş aynı kabul edildiği için değerli kabul edilmiştir.

Avcılığın önemini kaybetmesiyle birlikte erkekler tarımı tümüyle kendi etkinlikleri içine almasıyla, kadınların statüsünün düşmesinin, erkeklerin tarımsal işleri devraldıkları sırada gerçekleştiği düşünülmektedir. Düşünülmektedir diyoruz! Ne yazık o dönemde dahi kadının ikinci plana atılmasını hoş gören, ötekileştiren bir toplum, bu durumu düşündüğü günümüze kadar hüküm süren bir düşüncedir. İşte bu noktada özel mülkiyet kavramı ve toplumsal sınıflaşma kaçınılmaz olmuştur. Sınıflaşma insanlar arasında olmaya yüz tutmuşken, kadın ve erkek arasında olmaması mümkün mü? Arka arkaya gelen egemenlik mücadeleleri boy göstermeye başlamış ve ister istemez bu ortamda kadınların statülerinin düşmesine yol açan iki faktör karşımıza çıkmaktadır. bunlardan birincisi, kent devletlerinin uzmanlaşması, karmaşıklaşması ile kadınlar bu sınıflardan dışlanarak; ikincisi ise oluşan bu mülkiyet sistemiyle mülkiyetin miras yoluyla babadan oğla geçmesini güvence altına almak üzere kadınların cinsel denetiminin erkeklere verilmesiyle. Burada dikkati çeken husus şudur: Mülkiyet miras yoluyla sadece babadan oğla geçmiyor, ayrıca kadının bedeni üzerindeki hakkı da kadından erkeğe de geçiyor. Her iki anlamda da sömürgeleşmeler ortaya çıkıyor.

Günah İnsanın Mı, Kadının Mı?

Yukarıda adı geçen yasak elmanın da dahil olmasıyla işler daha da karmaşık hale getiriliyor. Batı Hristiyanlık’ta ve Yahudilik’te cennetten kovulma öyküsüne dayanan anlatımı kısaca hatırlayalım:

Tevrat’ın yaratılış bölümünde uzun uzun, ayrıntıları ile anlatılan evrenin ve insanın yaratılma efsanesi Hristiyan inancında da olduğu gibi kabul görülmüştür. Tanrı’nın cennetinde diğer yaratıklarla birlikte yaşayan Adem, kendisine bir eş ister ve Tanrı Havva’yı yaratarak onun bu isteğini yerine getirir. Böylece üç büyük dine inanan herkes için insanın dünya üzerindeki macerası da başlar. Yaratılış’ın, “İnsanın Günahı” başlıklı üçüncü bölümü “Rab Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı.” diye başlar ve bu yarattığın insanoğlunu bilgi ağacının meyvesini yemesi konusuna nasıl ikna ettiğini anlatarak sürer:

“Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı, “Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi,  “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.”
Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi.  İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.

Yasak ağacın meyvesinden yiyen Adem ve Havva Tanrı buyruğuna karşı geldikleri için aslında sonsuza kadar yaşayabilecekleri cennetten kovuldular.

Şimdi burada biraz fikir ve irade meselesine değinmekte fayda var: Erkeğin ve kadın fikrini etkileyen yılandır. Aynı zamanda meyveye zaafı olan ve onu arzulayan da yine onlardır. Şunu söylemek gerekir ki, inandığın süre zarfında kimsenin bir kimseyi etkilemesi oldukça zor ve olanaksızdır. Her yerde ve her zaman olduğu gibi suçlu bulmak istendiği zaman aday çoktur. Bu adayın özellikleri çekinik yani resesif olmak zorundadır. Erkek kendi bedenine güvenme konusunda ise dominanttır. Yılan ise tabiatı gereği hayvan olduğu için düşünmesi bile burada olanaksız görülmektedir. Meyve ise arzulu olmayı kendisi mi seçmiştir? Geriye ise suçlanacak tek bir seçenek kaldı? BİNGO?

Kadın, Kadındır!

Kadının yine ikiciliğinin, örtülmeye zorlanmasının, reklam figürlerindeki dolgun saç ve ince beden tercihinin bu yanda olmasıyla birlikte her şey hat safhaya ulaşmış kadının cinselliği erkeğin denetimine verilmiştir. O artık düşünemez, konuşamaz ve sadece itaat eder. Kısacası böyle kültürde de, kadının bedenle ve bedensel arzuyla özdeşleştirilerek “fitne” yaratma özelliğinin bulunduğunun varsayılması, onun toplumsal olarak denetlenmesinin ve bu denetiminin en somut göstergesi olan bu figür ve rollerin “meşru” gerekçesi olmaktadır. Meşrulaştırılan bu varlık tüm iyiliklerin anası olmak, dört dörtlük ve hanım hanımcık olmak zorundadır, göze batmamalıdır. Yapılması istenen bir itaati –sözde onlara göre- yerine getirmeyenlerden biri de Pandora’dır.

Çömlek Kırıldı, Pandora’nın Büyüsü Bozuldu

Hesiodos’un Pandora mitosunda, kadın bedeni ile çömlek arasında analoji kuran metaforla karşılaşırız. Kadının iç potansiyeli ile çömlek arasındaki benzerlik, tüm klasik dönem boyunca vurgulanır. Mitosa göre, ilk kadın Pandora, çömlekçinin yarattığı bir ürün gibi, toprak ve suyla yoğrulup biçimlendirilmiştir; sonra da kendisi, zeytinyağı ve tahıl saklamak için kullanılan ve açmaması tembih edilen çömleğin kapağını söz dinlemeyip kaldırınca, dünyaya bütün kötülükler ve hastalıklar saçılır. Hesiodos için Pandora’nın kendisi de insanlar, yani erkekler için bir “baş belası” dır:

“Bulutlarda gümbürdeyen Zeus

Yarattığı baş belası olarak

Kadınlar soyunu ölümlü insanlara

 O kadınlar ki kötülüktür işleri güçleri

İyiliğe karşı kötülük sağladı onlarla”

Soyun yeniden üretilmesinde kadının katkısını salt bir taşıyıcılığaindirgeyen anlayışın en net ifadelerinden birini, Aiskhylos’un Eumenides adlı yapıtında, erkekliğin temsilcisi güneş tanrısı Apollondile getirir ve ananın, çocuğunun evebeyni olmadığını ilan verir:

“Çocuğum dediği yaratığı yaratan anne değildir:

Anne, yalnızca karnına ekilen tohumu besleyip büyütendir.

Çocuğu yaratan, tohumu onun içine koyandır. Kadın, bir yabancı olarak bir yabancının tohumunu taşır.”

Kadın onlara göre artık, yaşamın kaynağı, cömert ve bereketli toprak değil, erkeğin yarattığı canı içinde tutup büyüten bir taşıyıcıdan ibarettir. Ve ne yazık ki ezelden beri süregelen bu zihniyet konteynırcılığı kadın cinsini dünya ölçeğinde mağlup olarak algılamaya ve görmeye de devam etmektedir.