“Bizden olmazdı zaten…”

Ayrılığa bulunmuş en klişe kılıfı zorla kabullenme evresindeydim. Klozete oturmuş ihtiyaç giderirken yapıyordum bunu. Canım sıkılmasın diye her zaman klozetin çevresinde barındırdığım bulmacaların çoğunda boş kare kalmamış hatta “sağ üst köşedeki sanatçı kimdir?” sorularının muhatabı olan sanatçıların mürekkepten sakal bıyıkları bile çıkmıştı. Ağzında duran sigaranın tüten dumanı helâyı aydınlatan lambanın altında, mavi fayansların fonunda efsunlu bir şekilde süzülüyordu. Sigara dumanının efsunlu turuna direkt bakmıyordum da aynaya yansıyan görüntüsüyle yetiniyordum. Evrende gerçekleşen her olaya bir camın ardından bakmak en iyisiydi. Birinci dereceden tanık olmak yerine dışarıdan bakan ilgisiz bir seyirci olmak. Bu fikrin hayatımızdaki en ideal vücudu ise televizyonlarımızdı. Tüplü, plazma, LCD… Her türlü borç batağına girip en yüksek piksellisinden aldığımız canım televizyonlarımız. Evrendeki her türün bir camın arkasına toplandığı tek yer orasıdır. Babasını kesenler, küçük çocuklara sulanan iğrenç mahluklar, milleti uyutanlar, milleti uyandırmaya çalışanlar, milleti uyandırıyor gibi yapanlar, ulusa seslenenler, ulusu sömürenler, hak yiyenler, et yiyenler, insan yiyenler, gelinler, kaynanalar, evde kalanlar, dünyayı gezenler, karta çıkanlar ve kart çıkaranlar, artistler, demokratlar, haklı hırsızlar ve haksız hırsızlar, açlar, toklar, onlar, şunlar, bunlar, daima mış gibi yapanlar -ki en çok da onlar-, padişahlar ve nihayet soytarılar… Hepsi var televizyonda. Yeter ki şu sihirli kırmızı düğmeye bas ve bırak konuşanların sesleri evin içinde yankılansın. Oturma takımımızı salonun baş köşesine koyduğumuz televizyonlarımıza göre konumlandırdığımızda satışa çıkarmıştık zaten beynimizi. Televizyonda konuşulanların pek bir önemi yok. Zaten a kanalının söylediği b kanalının az farklı bir versiyonu. Şimdi biraz daha aç sesi. Aç aç…

Ne diyorduk… Bizden olmazdı zaten. Ayrı dünyaların insanlarıymışız. Yani bunları ben değil benden ayrılmak isteyen sevgilim söyledi. Yani eski sevgilim. Tabii bana benden ayrılmasından çok televizyondan duyduğu bahanelerle ayrılması koymuştu. Birazcık daha yaratıcı ayrılma bahanesi bekler her terk edilen çünkü benim mars’ta yaşayan ama hiç göremediğim bir halam yok. Eğer onun farklı gezegende yaşayan akrabaları varsa orasını bilemem. Ama bildiğim kadarıyla dünya aynı dünya. Maksimum 60-70 yıllık ömür nihayete erdikten sonra göz çukurlarını kurtçukların doldurmadığı tek bir insan evladı yaşamadı yeryüzünde ki eski sevgilimin göz çukurlarını dolduracak kurtçuklar yeryüzündeki en şanslı kurtçuklar olacak elbette. Evet, mide bulandırıcı da olsa romantizm romantizm’dir. Yine de ayrı dünyaların insanlarıymışız. İlkokul, ortaokul ve lisede hemen onun ardındaki sırada oturup saçlarının hangi aralıklarla ne kadar uzadığını ezber etmiş olsam da, eğitim hayatım boyunca her okul çıkışında onunla evine kadar yürüyeceğim diye kendi evimden yedi sokak uzaklaşmış olsam da, her pazar kahvaltısına belki onu görürüm umuduyla bizim bakkaldan değil de onun sokağındaki bakkaldan ekmek almaya gitsem de, sırf gönlünü kazanabilmek için yaz tatilinin her gecesinde cami hocasının ödev olarak verdiği sureler yerine kafiyeli şiirler ezberlemeye çalışsam da olmadı. Aynı dünyaların insanları olamadık. Bazı kalpler vardır içine girmesi imkansız olan. Kaf Dağı’ndan Anka’nın tüyünü getirsen de faydasız. İşte burada başlıyor gerçek dünya. Masalların herhangi bir kıymeti olmadığı dünya. Tam da burada kabulleniyorsun ayrı bir dünyadan olduğunu.

Bacaklarım uyuşmaya başladığında kalktım klozetten. Biten sigaranın tüten son dumanı lambanın etrafında döne döne yok olmuştu. İzmariti de klozetin içine attım ve sifona basarak klozetin içerisinde küçük çaptaki seli gerçekleştirdim. Helâyı terk edince evin içinde yankılanan televizyonun sesi duvarlara çarpa çarpa kulaklarıma erişti. Yüzünü hiç görmediğim bir aktris, yüzünü hiç görmediğim bir aktöre yine aynı ses tonuyla yılların yalanını tekrarlıyordu: “Bizden olmazdı zaten. Biz ayrı dünyaların insanıyız.”