Yazar: 16:00 Öykü

Evlilik Tutulması

Eve gidemezdi. Şu dünyada en aşina olduğu yere adım atması yasaktı. İşyerindeyken Nursel arayıp söylemişti. “Sen varken rahat edemezler.” Oysa daha önce de gelmişti karısının arkadaşları. Çalışma odasında çıt çıkarmadan oturmuştu Yücel Bey. Kendisine hazırlanacak tabağı uslu olmaya çabalayan bir çocuk gibi beklemişti sessizce. Tek başına yiyip içerken bilgisayardan açtığı filmin sesini de her seferinde kısmıştı. Hatta mutfak ve oturma odasında patlayan kahkahaları hiç duymamış gibi davranmıştı. Fakat şimdi işler değişmişti. “Diğerlerinin kocaları evde olmuyor ben gittiğimde. Bizim kalkmamıza yakın geliyorlar.” Ama Yücel Bey biliyordu ki diğer kocalar birbirleriyle sıkı arkadaşlardı. Böyle günlerde dışarıda erkek erkeğe buluşmak için gün doğuyordu onlara.  

Yürüdü cadde boyunca Yücel Bey. İşten yeni çıkmıştı ve karnı açtı. Bu tür durumlara hazırlıklı değildi. Önceden yapılmış bir planı yoktu. Bir süre dalgın halde sürdürdü yürümesini. Trafik vardı, kaldırımda insan kalabalıkları. Bir yerlerde oturup -şu önünden geçtiği lokantada mesela- canının çektiği bir şeyler söyleyebilirdi. Fakat tedirgin hissediyordu. Uzun zamandır tek başına dışarı çıkmadığını fark etti. Cesaret edip ne dönerciye ne de lokantaya girebildi. Yürüdü. Yanında Nursel oluyordu çarşıya çıktıklarında hep. Bu ne zamandır böyleydi hatırlamıyordu. Hem şimdi dışarıda yemek yerse o vakit evde yiyemezdi. “Yaptıklarımdan sana bir tabak ayıracağım. Gelince yersin.” Nursel kim bilir neler hazırlamıştı. Yaprak sarma, patates salatası, kuskus, mantı, patatesli börek (belki de pırasalı), elmalı kurabiye ve ne zamandır yapmak istediği kahveli tatlı. Bir çırpıda aklına bunlar geldi. Daha ne olsun diye düşündü. Dışarıda yemek düşüncesini sildi kafasından.

Bari eve uğrayıp üstünü değiştirme imkânı olsaydı. Takım elbise yerine daha rahat bir şeyler giyerdi o zaman. “Sakın gelme. Kızların eli kulağında. Her an gelebilirler.” Yürüdü Yücel Bey. Hava kararıyordu. Karnı açtı. Şimdi evde bir ziyafet hazırlanıyordu. Masa kuruluyordu mutlaka. Olsun. Karısı ona da ayıracaktı. Tabağın hayaliyle dayanmalıydı. Saatine baktı. Yeni başlıyordu akşam onun için. Önünde belirsiz saatler vardı. İki mi üç mü? Belki de daha fazla.

Guruldayan karnı onunla konuşuyordu sanki. Bugün neden böyle oldu diyordu muhakkak. Her gün bu saatlerde sofraya oturmaya alışmıştı çünkü. Bir fırına denk gelince durdu. En azından midesini oyalayabilirdi. Simidi poşete koymalarını istedi. Tekrar kaldırımdaki kalabalığa karışınca poşetten çıkarmadan küçük parçalar kopardı simitten. Ağzına attı. Susamları döke döke yürüdü Yücel Bey. Hansel ve Gratel gibiydi ve şehri zorunlu bir keşfe çıkmıştı. Kalabalıkların dolup boşalttığı o meşhur caddeye yeni bir gözle bakıyordu. Daha önceleri Nursel nereye isterse oraya yürüyorlardı. Neler alınacaksa ona göre rotaları çiziliyordu. Evlendikten sonra birkaç defa kafede oturmuşlukları vardı aslında. Şimdi kararları kendisi almak zorundaydı Yücel Bey. Demek bu kadar zormuş. Simidin yarısını bu düşünceler içinde yedi. Diğer yarısını bilerek bıraktı. Yoksa evdeki yemekler için iştahı kesilebilirdi. Önünde saatler vardı. Ne yapacaktı? Aynı soruları sorup duruyordu kendisine. Afişleri gördü. Sinema fikrine karşı çıktı. Aç karnına film mi seyredecekti, olmazdı. Yarım saat kadar dolaştı, hayalet gibi. İnsanların yüzüne bakamıyordu. Sanki hepsi eve gidemediğini biliyordu. Sanki herkes karısının arkadaşları rahat etsin diye akşam vakti caddelerde süründüğünden haberdardı.

Farkında olmadan kahvehanelerin bulunduğu, sigara dumanı kokan bir sokağa girdi. Burada vaktini geçirebilirdi. Fakat nasıl davranılacağını bilmiyordu. Yücel Bey kahvehaneye gitmezdi ki. Bekarlık döneminde birkaç defa mahalleden arkadaşlarla buralarda takılmış ancak bu mekânların kültürüne uyum sağlayamayınca gitmeyi bırakmıştı. Okey taşları, gelip giden demli çaylar, gazeteler, kahkahalar, kaçan goller, küfürler, dumanlar ve sürekli bir uğultu. Bunlar kalmıştı aklında. Şimdiyse zor durumdaydı. Buralar bir sığınak olabilirdi onun için. Şehrin yaşamına o da tutunabilirdi bir yerlerinden. Geçerken göz ucuyla bakıyordu kahvehanelere. Tek başına oturan birini görmemişti. Öylece tek başına oturmak tuhaf olacak diye düşündü. Üstelik tanımadığı birisi ya da birileri gelip yanına oturursa ne yapar, nasıl davranırdı? İnsanlardan neden bu kadar korkuyordu? Korkmak değil diye düşündü. Ben alışmamışım, diye mırıldandı.

Sokağı terk edip tekrar caddeye çıktı. Evden epey uzaklaşmıştı. Keşke mahallede yürüyebilseydim, diye düşündü. Parkta otururdu o zaman. Sonra dükkânını henüz kapatmayan birkaç esnaf ile laflardı belki. “Sakın mahallenin ve evin oralarda dolanma. Kızlardan gören olur, rezil edersin beni.” Neden diye düşünmüştü, neden rezil olacaktı Nursel? Ama sormamıştı. Soramamıştı. Giyim mağazasının önünden geçti az sonra Yücel Bey. Şehrin en büyüğüydü. Karısıyla buraya gelirlerdi genellikle. Tek başına kıyafet seçmeyeli yıllar olmuştu. Aslında yeni bir pantolon almak istiyordu. “Daha sonra bakarız,” demişti Nursel o gün. Şimdi tam sırasıydı işte. Kendisi halledebilirdi bu işi. Otomatik kapıya doğru yöneldi. Sonra içerideki kalabalık ve çalışan kızlar onu ürkütünce girmekten vazgeçti.

Yürüdü. Caddeden ayrıldı. Bu kez peynircilerin sokağına girdi. Şöyle bir bakmak için kaldırıma taşan tezgahlara yaklaştı. Derhal içeriden çıkıp gelen ve buyurun diyen satıcılarla karşılaştı. Teşekkür edip uzaklaştı. Bir şey almanın lüzumu yoktu. Fakat satıcılardan bir tanesi epey ısrarcı oldu. Kaşarını pek övdü. Zorla tadına baktırdı. Kendini almak zorunda hissetti Yücel Bey. Neyse ki en az hasarla atlattı bu vartayı. İki yüz gram kaşar peyniri aldı. Hanım beğenirse yine geleceğini söyleyerek uzaklaştı. Simit poşetine bıraktı kaşarı. Bu sokaktan bir an önce ayrılmak istedi. Adımlarını hızlandırdı. Süpermarketin oraya geldi. Nursel ile gıda alışverişini yaptıkları marketti. Daha geçen hafta gelmişlerdi. Burada kimse neye baktığına karışmıyordu. Vaktini süpermarkette geçirebilirdi. İçeriye girdi. Labirent gibiydi. Çok büyüktü ve sayısız reyonu vardı. Fakat yarım saat bile dolmadan kendisini çıkış kapısında buldu Yücel Bey. Reyonlardaki ürünleri üstün körü inceleyerek hızlı hızlı geçmişti çünkü. Oysa Nursel ile gelince iki saatten önce çıkamazlardı. Market arabasıyla takip ederdi karısını. Tek tek markaları ve fiyatları karşılaştırırdı Nursel. İçindekiler kısmını incelerdi. Son tüketim tarihi önemliydi. Yücel Bey ise bir çocuk gibi ambalajların janjanına bakmakla iktifa etmişti. Uzun uzun inceleyecek sabrının olmadığını anladı böylece. Alışmamışım, diye kapattı konuyu kendi içinde.   

Caddeye çıktığında arabaların sayısı azalmıştı. Kaldırımlar daha sakindi. Kimseye çarpmadan yürüyebiliyordu şimdi. Birçok insan şu dakikada evlerindeki sofraların başında toplanmış olmalı diye düşündü. Belki de çay faslına geçilmişti çoktan. Anlık bir iç titremesi yaşadı. Hava serinlemişti. Hesapta olmayan nispeten soğuk bir haziran ayı geçiriyordu şehir. Üşümüştü Yücel Bey. Sahilden gelen rüzgârdan kaçmak için yeni bir sokağa girdi. Gözleri kamaştı birden. Kafeler vardı bu sokakta. Canlıydı, ışıltılıydı ve uğultu doluydu. Etrafına bakınarak yürüdü. Bir sempati ve yakınlık uyandı kafelere karşı içinde. O anda nedenini düşünecek durumda değildi. Bir tanesini seçmek istedi. Dış cephesinde Salvador Dali’nin resmi olan bir kitap kafe dikkatini çekti. Burada oturabilirim, diye düşündü yanından geçerken. Sonra uzaklaştı ve tekrar geri döndü. Aynı kafenin önünden yeniden geçerken içeriye daha dikkatli baktı. Kesinlikle burası biçilmiş kaftandı onun için. Kitaplar vardı raflarda. Sonra o kadın cesaretini artırmıştı. Yeşil saçları vardı ve okurken saç uçları önündeki kocaman fincana değiyordu. Sonra yine uzaklaştı kafeden. Biraz sonra tekrar geri döndü. Kararını vermişti. Salvador Dali çizimine hayranlıkla bakarak girdi içeriye. Derhal kulaklarını bir uğultu doldurdu ve yüzünü bir sıcaklık kapladı. Gözleri onun için yeni olan her şeyi görmek istiyordu. Sakin kalmayı başardı. Yürüdü. Cesaretini takdir etti. Bir yandan da şaşırdı bu cüretkâr hamlesine Yücel Bey. İnsan bazen kendisine şaşırabilirdi. Nursel ile evlenmeden önce defalarca girip çıkmışlardı benzeri kafelere. O günlerden gelen bir rüzgâr, bir refleks olmalı diye düşündü. İşte bu etki onu kapıdan içeriye iteklemişti muhakkak. Gençler vardı daha çok kafede, sevgililer ve öğrenciler. Yeşil saçlı kadın kitabından başını kaldırmamıştı. Yücel Bey belki ondan da cesaret alarak bu kararı vermişti. Çünkü kadın tek başına oturuyordu. Demek ki kendisi de tek başına kocaman bir masayı işgal edebilirdi. Bu kafe daha az kalabalıktı hem diğerlerine göre. Eski ve birbirinden alakasız eşyalarla otantik bir hava meydana getirilmişti. Siyah beyaz fotoğraflar vardı duvarlara gelişi güzel yapıştırılmış. Bir köşede raflara yakın bir masa bulunuyordu, oraya oturdu. İçinde yarım simit ve iki yüz gram kaşar olan poşetini yanındaki sandalyeye bıraktı. Menü getiriyordu genç bir kız, hiç bakmadan direkt çay istemeyi düşündü. Sonra burası kahvehane değil diyerek karşı çıktı kendisine. İnsan bazen kendisine baş kaldırırdı. Menüyü aldı teşekkür ederek. Heyecanlandı. Eli titredi. Simidin bastırdığı açlık geri gelmişti. Yine de radikal bir sipariş vermekten uzak durdu. Kendisini eve saklıyordu. Nursel ona da tabak ayıracaktı. Yaprak sarma, patates salatası, kuskus, mantı, patatesli börek (belki de pırasalı), elmalı kurabiye ve ne zamandır yapmak istediği kahveli tatlı. Kararını verince garson kıza seslenme konusunda bir gerginlik yaşadı. Sonra Nursel ile kafelerden çıkmadıkları o günleri anımsadı. Bundan güç alarak çağırdı garson kızı. Kendisine ait olmayan tuhaf bir tonda çıktı sesi. Fakat dikkatini çekmeyi başarmıştı garsonun. Küçük pasta dilimlerinden seçmişti Yücel Bey, çikolatalı. Bir de çay istedi. Kalkıp raftan bir kitap aldı sonra. Dünya Kupalarının Hiç Bilinmeyen Tarihi. Maradona kısmını açtı az çok bilmesine rağmen. Siparişleri geldi birazdan. Her paragraf bitince pastadan bir lokma ve çaydan da bir yudum almak üzere bir istikrar yakaladı. Güzel vakit geçiriyordu. Yarım saat sonra çay da pasta da bitmişti. İkinci çayı söyleme konusunda kararsız kaldı. Genç kız muhakkak soracaktı boşları almak için geldiğinde, başka bir isteği var mı diye. Sormadı. Göz teması kurmadan alıp çekildi. Memnun kaldı müşteriyi baskılamayan bu durumdan Yücel Bey.  

Nursel’i aradı. Böylece ikinci çayı isteme konusundaki seçimini ertelemiş oldu. Hem belki karısı ona acır ve erken gelmesini isterdi eve. “Nasıl gidiyor diye aramıştım.” Tedirgin çıkmıştı sesi. “Gayet güzel,” dedi karısı. “Kapat şimdi ama. Kızlara kahveli pastanın tarifini veriyorum.” Ardından, Nursel telefonu bir kenara koymuş olmalıydı, sesleri duydu Yücel Bey. “Kahveyi ne kadar koydun? Sonra acılaşmasın tatlı…” Gülüşmeler geldi. “Üç tatlı kaşığı koyacaksın. Üstünden serpilecek, her katmana ayrı ayrı…” Sonra yine kahkahalar. Neden güldüler ki diye düşündü Yücel Bey. Kapattı telefonu. Etrafına baktı gayriihtiyari. At kuyruğu saçıyla bir delikanlıyla göz göze geldi, kısa bir an. Birden etrafındaki herkesin durumunu bildiğini düşündü. İçlerinden gülmüşlerdi muhakkak. Garson kızın bile suratı değişmişti sanki. Az ötedeki masaya kahve bırakıyordu oysa. Kalktı ayağa Yücel Bey. Sonra oturdu. Kimse ona bakmıyordu. Herkes kendi halindeydi. Kalktı bir kez daha. Poşetini aldı. İkinci çayı içmek istiyordu. Pek hoştu çayları. Ama evi düşünmeliydi. Kendisini eve saklayacaktı.  Sadece bir çayla daha uzun oturamazdı. Etik değildi.

Caddeye çıkınca yine ne yapacağını düşünürken buldu kendisini. Bir süre yürüdü. Arabalardan, kaldırımlardan ve kaldırımları aydınlatan dükkânlardan sıkılmıştı. Sahile inmeye karar verdi. Tam üç kez ışıklardan karşıya geçti. Otoparkı da geçti. Biraz sonra sahile inmeyi başardı. Küçüklü büyüklü insan grupları vardı. Serin havaya rağmen kalabalıktı sahil. Denizin sesi ve kokusu onu rahatlattı. Rüzgâr o kadar da kötü değilmiş, diye düşündü.

Yürüdü. Dondurma satan bir büfe vardı. Etrafında birkaç kişi toplanmıştı. Yürüdü. Her biri az çok dolu olan kafeler vardı. Yol üzerine de masalar konulmuştu. Yürüdü. Az ötede elinde tüfekle bir delikanlı gördü. Nişan almıştı. Ateş edecekti. Olduğu yerde kaldı. Ateş etti delikanlı. Pat! Balon patladı. Denizin başladığı noktaya, iki direk arasına dizilmişti rengarenk balonlar. Geçerken hafif bir tereddüt yaşadı Yücel Bey. “Buyur abicim, sen de dene.” Başını iki yana salladı. “Gel abicim, ilk atış bizden olsun.” Yanında Nursel varken bile kalkışacağı iş değildi aslında. Aklına askerlik günleri geldi. Tüfeği eline aldı Yücel Bey. Nasıl nişan aldığını hatırladı. Soluğunu tuttu. Ve bastı tetiğe. Karavanaydı. İlk üç atış boşa gitti. Herkes ona bakıyor olmalıydı. Küçük bir grup arkasında toplanmış gibi geldi ona. Sonra balonlara nişan almayı denedi bir kez daha. Aydınlatma az, diye düşündü. Doğru nişan alamıyordu. Askerde atış eğitimindeyken “Doğal bir yeteneğin var,” demişti komutanlar onun için. Çift çarşı yazmışlardı üst üste hedefleri vurunca. Dördüncüyü de kaçırdı. On kişiye yaklaşmıştı kalabalık. Öyle olmalıydı. Arkadaşları sırtına vurmuştu: “Kaptın çarşıyı,” demişlerdi. “Helal olsun.” Son atışta vurdu balonlardan birisini. Başını sallayarak verdi silahı geri. Sonra baktı ki bir çocuk vardı sadece onu seyreden.

Yürüdü. En azından bir tane balon vurmayı başarmıştı. Mutluydu. Karşıdan iki jeep geliyordu. Direksiyonda iki kız çocuğu naralar atarak yürüyen kalabalığa daldı. Sonra diğer jeepler göründü. Az kalsın çarpacaklardı Yücel Bey’e. Ama her seferinde doğru manevrayla kaçmayı başarıyorlardı. Bunlar kiralık oyuncak jeeplere binen çocuklardı. Peşlerinden anne babaları ellerinde tuttukları kumandalarla geliyorlardı. Gülümsedi. Yürümeye devam etti. Az sonra dayanamayıp Nursel’i aradı. “Kapat şimdi, meyve tabağı hazırlıyoruz,” dedi karısı. “Yaaa, bizim yüzümüzden dışarıda heder oldu adam…” Dikkatle dinledi. “Olur mu hiç, arkadaşları vardır yanında. Onlara gitmiştir…” Kapandı telefon. Yürüdü. Az sonra bir kafenin orada durdu. Dışarıdaki masalardan birine geçip oturdu. Dikkat çekici olsun diye gaz lambası koymuşlardı her masaya. Çay istedi. İkinci çay olacak diye düşündü. Karnı gurulduyordu. Karanlıkta kalan kısma oturmuştu. Poşeti çekti kucağına. Kaşar peynirden büyük bir parça kopardı ve ağzına attı. Sonra başını denizden yana çevirdi lokmasını çiğnerken. Çay gelince denizin sesini dinleyerek içti. Zaman zaman da poşetten kaşar peyniri koparıp ağzına atmaya devam etti. “Bir çay daha ister misin abi?” diye sordu çocuk. İstemiyordu. Eve saklayacaktı kendisini. Kalktı. Yarısını geride bırakmıştı sahil boyunun. Tersi istikametteydi artık. Uzaklaşmıyor, eve doğru yaklaşıyordu. Canlı müziğin dışarıya taştığı bir mekânın önünde durdu. Kız çok güzel söylüyordu. Gitarist ile baterist de iyiydi. İçeriye girmeden biraz dinledi. Korsan dinleyici sayıldığına hükmetti ama ayrılmadı. Sonra üst katta balkon kısmında oturanlara baktı. Kahkaha atan adamlar dikkatini çekti. Bu kişileri tanıyordu. Diğer kadınların kocalarıydı. Hemen uzaklaşmak istedi oradan. Eğer tek başına görülürse rezil olacaktı. Nasıl da gülerlerdi kim bilir haline. Canlı müzik eşliğinde havaya kalkan kadehleri gördü. Onlarla bir defa oturmuştu Yücel Bey. O zaman yanlarında herkesin eşleri de vardı. Uyum sağlayamamıştı bu adamlara. Sürekli şakalaşmalarından rahatsız olmuş, kendisiyle alay ettiklerine hükmetmişti.

Yürüdü. Daha ileriden bağırışlar geldi. Senin ben… O da kaçar mı… Off be… Kanser olduk… Hakem uyuma… Yaklaştı. Maç vardı. Ayakta biraz seyretti. Sonra kravatını farkında olmadan çıkarıp cebine koydu ve dayanamayıp içeriye girdi. Futbolla arası pek iyi değildi aslında. Ama insanların konsantrasyonu etkilemişti Yücel Bey’i. Bütün bakışlar ekrana odaklıydı ve kimse ona bakmıyordu. Hem dışarıda hava serindi hem de burası yeterince sıcaktı. Arkalardaki boş bir sandalyeye oturdu. Fanatik bir taraftar gibi heyecanlandı zaman geçtikçe. Kaçan golde elini salladı yumruk yaparak. Penaltıda soluğunu tuttu ve gol olunca çılgınlar gibi zıplayıp sevindi. Maç bitince gördü ki birisi atkı geçirmişti boynuna. Sonra kalabalıkla beraber tezahüratlar yaparak yürüdüler sahil boyunca. Kendini çok iyi hissediyordu. Bu takımı tutabilirdi aslında. Süper lige çıkmıştı şehrin takımı. Serin bir haziran akşamında şampiyonluk gelmişti. İnsanlarla bir arada olmak güzel şeydi.

Yürüdüler. Sonra dağıldı kalabalık. Tek başına kaldığını gördü. Etrafta yürüyenler yine aileler ve sevgililerdi şimdi. Şampiyonluğun coşkusuyla bardakta süt mısır aldı. “Küçük boy olsun,” dedi satıcının sorusuna. Eve saklıyordu kendisini. “Ketçap olsun mu?” diye sordu satıcı. Başını salladı. Yürüdü mısırıyla. Kaşıklarken mutlu olduğunu hissetti. Az ileride lunaparkın ışıklarını gördü. Merak edip girdi. Çarpışan otoları seyretti. Gülümsedi. Sonra bir cesaret geldi üstüne. Bir jeton alıp kırmızı olanına atladı. Sürekli ona arkasından çarpan bir delikanlı vardı. Korkup kaçmadı. Peşine düşüp o da arkadan vurdu. Gülüştüler. Arabadan inince telefonuna baktı. Nursel aramıştı. Geri döndü. “Yavaştan gel,” dedi. “Hoş geldin deyip odana geçersin. Sonra da kalkar zaten kızlar.” Diğer kocalar öyle yapıyormuş. Bu görevi de başarıyla ifa etmesi gerekiyordu.

Hızlı adımlarla eve doğru yürüdü. Karşıdan birbirinin omzuna şaplak atan iki adam geliyordu. Sıkı dost olmalılar diye düşündü. Aklına Semih geldi. Evlenmeden önce yapışık ikiz gibiydiler. Sonra kopmuşlardı. Aslında Semih kaç defa aramış, eskisi gibi arayı sıcak tutmak istemişti. Artık kararsızlık yoktu eylemlerinde Yücel Bey’in. Hızlı kararlar alıyordu. Rehberden ismini buldu Semih’in. Tereddüt etmeden aradı. Uzun uzun konuştular. Boş sokaklarda sesi neşeyle yankılandı Yücel Bey’in. Yarın iş çıkışı buluşmak üzere sözleştiler.

Kapıyı çaldı kaygısızca. Karısı içeriye aldı Yücel Bey’i. Önüne katıp holde yürüdüler. Oturma odasının orada durdular. Kapıdan başını uzatıp herkese “Hoş geldin,” dedi Yücel Bey. Tek tek yanıtları alıp gülümsedi her birine. Burnuna yiyecek ve parfüm kokuları gelmişti. Sonra odasına çekilmek üzere ayrıldı. Nursel ayırdığı tabağı getirdi. Çay da bıraktı önüne. Başka zaman olsa iştahla yerdi ama şimdi canı pek çekmiyordu. Belki de o mısırı almaması gerekiyordu. Gönülsüzce pırasalı börekten alıp ısırdı. Peşinden gerisi geldi. Kuskusa kaşık salladı. Yaprak sarmalardan attı ağzına. Çayını yudumladı büyükçe…

Ertesi gün iş çıkışı heyecanlıydı. Uzun zaman sonra Semih ile görüşeceklerdi. “Meydanda buluşalım, sonra bir yerlerde oturup konuşuruz,” demişlerdi. Karısı Nursel önce kaş kaldırıp şaşırmış sonra “Görüşün tabii,” demişti. Kaldırımda yürürken bir şeylerin parıltısı azalmış gibi hissetti Yücel Bey. Meydana doğru giden caddeye yönelince tedirgin oldu. Evinde olmak istedi. Sofra başında oturmak ve açlığına son vermek ne güzel olacaktı. Semih’i aradı. “Bir saat sonra olsa?” dedi. “Yemek yemedim daha.” Anlayışla karşılandı. “Tamam,” dedi arkadaşı. Eve gelince Nursel ile sofraya oturdular. Yemekten sonra koltuğa geçip kanallar arasında dolaştı televizyon karşısında. Saatine baktı. Çıkması gerekiyordu. Normalde Nursel çayı demleyip getirirdi bu saatte. Keşke Semih ile buluşmasaydı. Şimdi dışarıya çıkmak çok zor bir iş gibi geliyordu Yücel Bey’e. O kalabalık ve ışıltılı caddeler onu düşündürüyor ve ürkütüyordu. Aramaya utandı. Mesaj attı. “Sanırım üşüttüm, kendimi iyi hissetmiyorum. Başka zaman görüşelim Semih.”

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Özay Erdem
Latest posts by Özay Erdem (see all)
Visited 45 times, 1 visit(s) today
Close