Yazar: 19:25 Röportaj

Emrah Kurul Söyleşisi

Emrah Bey, birçok okurunuz tarafından yakından takip ediliyor ve tanınıyorsunuz. Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız? Emrah Kurul kimdir? Neler yapar, neler okur?

Sıradanlığı ve sıradan yaşamayı kendine düstur edinmiş taşrada bir edebiyat öğretmeniyim. Vaktimin çoğunu çocuklarımla, kalanını edebiyatla geçirmeye çalışıyorum. Roman ve öykü ağırlıklı okumalar yapıyorum. Ancak sosyoloji, psikoloji ve edebiyat kuramlarını da ihmal etmem. Edebiyat tek yönlü olmadığı için bizler de tek yönlü olmamalıyız kanısındayım.

Prematüre Yalnızlık, Kambur ve Sırlıkuyu romanlarının ardından ilk öykü kitabınız Bir Ölüm Bir Kalım’la Mahal Edebiyat Yayınlarındasınız. Roman ve öykü, iki türün yazma süreçleri hakkında neler söylersiniz?

Roman türü benim için hep ayrıcalıklı olmuştur. Liseden beri roman türüne olan ilgim üniversite yıllarında daha bilinçli olarak devam etti. Salt okuma anlamında değil tabii, yazma teknikleri, kurgusal alem oluşturma kuralları ve özellikleri, dilin bu türe ne kadar olanak sağladığı gibi birçok parametre zamanla beni yazmaya yönlendirdi. Klasikleri yeniden yeniden okumaya  yönelten de bu yazma arzusu zaten. Öykü ise romana göre kolay gibi görünen ancak iyi bir edebi altyapı olmadan kesinlikle yazılamayan bir tür. Yazma süreçleri açısından baktığımızda roman yazmak öykü yazmaktan daha kolay ve keyifli geliyor bana. Sözgelimi Kambur’u beş altı ayda tamamladım. Öte yandan Bir Ölüm Bir Kalım öyküsünü yazmak bir buçuk yılımı aldı. Romanda gevezelik yapabilirsiniz ama öyküde bazen bir kelime bile fazlalık olarak göze batabilir. Günümüz öykücülüğünün en büyük sorunu bu bence: sadece anlatmak! Öykü dili oluşturmamak, kurguyu özensiz yapmak, okuru şaşırtmak için türlü acayiplikler yapmak, öykü dinamiklerini temelsiz zeminde inşa etmek, okuru aptal yerine koymak… Çağımızın öykücülerinin hastalığı bunlar.  Halbuki tahkiyeli eser yazmak ciddi bir iştir. Hele hele öykü gibi hata şansınızın olmadığı bir türde…

Bir Ölüm Bir Kalım’daki öyküleriniz, hayatın içinde yer alan öykülerdi. Özellikle “İman Kâğıdı”, “Mandalina Bahçesi” ve “Düğme Kavanozu” öykülerinizde bunu hissetmek mümkün. Günlük yaşamdaki ilişkileriniz, yaşadığınız olaylar kaleminize nasıl yansıyor?

Benim eleştirdiğim eserlerde de söylediğim bir şey var: Ne yazarsanız yazın, hayatın gerçekliğini ıskalamayın! Yazarın/şairin içinde yaşadığı topluma karşı borcu var ve bunu görmezden gelirse zaman onu çok çabuk öğütür, yok eder. Mesleğim gereği her gün onlarca insanla ilişki içerisindeyim. Onlarca olay, onlarca farklı karakter gözümün önünde hep. Her yazar gibi gözlemliyorum ben de. Ama bir yere not alayım da bundan öykü yazarım demiyorum. Ben zamanın içinde süzülmeyi seviyorum çünkü ona hükmedecek kudretimin olmadığını çok erken kabul ettim. Zamana direnmeden, zamanla birlikte geçip gitmek daha cazip geliyor. İşte zamanın içinde süzülürken araya öyküleri sıkıştırabilirsem mutlu oluyorum.

Yayın dünyasında, Yük Edebiyat’taki genel yayın yönetmeni kimliğinizle de tanınıyorsunuz. Bunun yanı sıra Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olduğunuzu da biliyoruz. Edebiyatı hayatın hep içinde yaşamak, yazar kimliğinize nasıl etki etti?

Yük Edebiyat’ın ayrı bir yeri var bende. Ekip arkadaşlarımızla hemen her günümüz Yük Edebiyat ile geçiyor. Doğal olarak da edebiyatın tam ortasında bulunuyoruz. Yeni isimlerden yeni metinler okumak, güncel edebiyatı takip etmek fırsatını da yakalamış oluyoruz böylece. Bu durum elbette yazın hayatımı olumlu yönde etkiliyor. Daha çok okumaya yönlendirmesi açısından da harika bir olay. Mesleğimin yazmaya değil de okumaya daha çok etkisi var desem, yanlış olmaz herhalde. Sınıftayken hoca kimliğimden ayrılamıyorum ama hoca olduğum için okumam elzem, bu yüzden yazmaktan çok okumaya teşvik ediyor beni mesleğim.

Hayatın her noktasında olduğu gibi, edebiyatta da dijitalleşmeyi görmek mümkün. Hem yazar hem yayıncı kimliğinizle, edebiyatın bu gelişimini nasıl yorumluyorsunuz? Bir gün sayfaları yitireceğimizi ve edebiyatın da tamamen internetle var olacağını düşünüyor musunuz?

Dijitalleşmeden kaçamayacağımız bir gerçek. Sağladığı kolaylıklar olduğu gibi bizden alıp götürdükleri de var. Fakat globalleşen bir dünyada dijitalleşmeye direnemeyeceğimiz gerçeğini ne kadar hızlı kabul edersek o kadar faydasını göreceğiz. Bir gün sayfaları yitirecek miyiz, elbette! Bir gün yitirmediğimiz çok az şey kalacak. Çok az şey…

Elif Türkoğlu
Latest posts by Elif Türkoğlu (see all)
Visited 12 times, 1 visit(s) today
Close