Yazar: 10:00 Röportaj

Gülizar Irmak Söyleşisi

Oyuncu ve senarist olan, Devlet Tiyatroları’nda da hem oyuncu hem de yönetmenlik yapan Gülizar Irmak, bu kez hayranlarının karşısına bir romanla çıkıyor. Gülizar Irmak ile Eksik Parça Yayınları’ndan Mayıs ayında çıkan Engelli Koşu adlı romanı üzerine konuştuk. 

Öncelikle romanınızı bir solukta okuduğumu belirtmek isterim. Sürükleyici ve farklı bir kurgu. Kitabınızın arkasında samimi bir itirafınız var. Özetle diyorsunuz ki, Bugüne değin yazdığım senaryolarda zaman zaman değişiklikler yapıldı. Bu kez ekrana yansımadan, değişiklikler yapılmadan yazdığım romanım/senaryom önce okurla buluşsun.  Son derece içten ve haklı bir istek. Peki sizin için doğrudan senaryo yazmak mı yoksa sonrasında senaryoya çevrilecek olsa bile roman yazmak mı daha heyecan vericiydi? Hangisi daha zordu?

Ana akım medyaya yazdığım dizi senaryolarında izleyeni uzun soluklu yolculukta ekranda tutabilmek gayreti var.  Bu çaba,  zamanla bir birikim ve teknik oluşturuyor.  Engelli Koşu’yu yazarken de bu tekniği uygulamaya çalıştım. O yüzden de kitabı bir solukta okumanızdan büyük memnuniyet duydum. Kitabımın arkasına yazdığım yazıya gelince, ana akıma yazılan senaryolar yoğun rekabetin yaşandığı bir mecrada yazılıyor ve reyting alabilme kaygısı var.  Bu durum ister istemez, yazdığınız hikâyeleri dilediğiniz gibi işleyebilme olanağını elinizden alıyor.  Engelli Koşu senaryoya dökülse ana akımda bu haliyle hayat bulamaz,  koşullar gereği değişikliklere gidilir. Kitap bana dilediğim gibi yazma özgürlüğü ve bağımsız film senaryosu yazıyor hissi verdi diyebilirim.

Romanınız bir olay üzerinde dönüyor olsa da katmanlı ve mesajlarla dolu. Sizi takip edenlerin de bileceği üzere sizin üretimlerinizde sorunu yakalama gözü, etkileri hep var. Bunu son derece başarılı yapıyorsunuz. Bu anlamda kahramanlara ve olaya geçmeden sormak isterim, romanın gerçek bir hayatla benzerliği var mı? Tamamen kurgu mu? Nasıl başladı roman? 

Elbette ki yazarken gerçeğe ne kadar yaklaşabilirsem kendimi o kadar rahatlamış ve hafif hissederim.  Tıkandığım anlar gerçeklikten uzaklaştığım anlardır, durur tekrar sahiciliğin peşinden koşmaya çabalarım. Ama sahici olabilmek için de,  bilmek, tanımak gerekiyor. Ve karakteri tanımak hayatını, ilişkilerini,  geçmişini bilmek,  geleceğinin nasıl şekilleneceğini tasarlamamda yol gösterici oluyor bana. Tabii oyunculuk eğitimi almış olmamın da bu sürece etkileri büyük. Engelli Koşu bir kurgu ama yaşadığım hayatın içinden geçen bir kurgu. Yaşamışlıkların bende bıraktığı izlerin peşinden koşarken oluşturduğum bir dünya.  Aslında Engelli Koşu’yu yıllar öncesinde bir tiyatro oyunu olarak yazdım.  Ama ne yazık ki oyunu bilgisayar ekranında kaybettim. Oyun yok oldu. Sanki hiç yazılmadı?.. Kaybettiğim oyunu bir daha yazmak içimden gelmedi. Ama yıllarca aklımın bir köşesinde de kaldı. Ve ben çok yıllar sonra kaybettiğim oyunumu arar oldum, peşinden koşarken, bu defa bambaşka bir kurgu ve karakterde, kendini bulabilme umuduyla koşan Seher çıktı karşıma. 

Romanınızda süre gelen kronolojik bir zaman dilimi yok. Yakın tarihten başlayarak 2006’ya oradan 2012’ye 2022’ye sıçrayışlar var. Bu bütünlüğü bozmuyor ve biz, sona gelirken en baştaki düğümü çözmeye de yaklaşıyoruz. Olay akışı bakımından da ilginç bir roman Engelli Koşu.  Tarihsel sıralaması olmayan ama bütünlüğü de bozmayan bu tür çalışmalar nasıl bir disiplin gerektiriyor? 

Engelli Koşu’yu yazarken ben Seher’in peşinden koşuyordum, istedim ki okuyucu da peşinden koşsun. Bu kaçıp kovalamacada Seher’in karanlık dehlizlerde dolanan zihin atlamaları,  beni kronolojik zaman bütünlüğünden koparttı.  Okuyucuyu da bu kopuşun izleğine çekmek istedim. Ama bunu gerçekleştirebilmek için sağlam bir kurgu yapmam gerekiyordu ki ben tarihsel sıralamayı bozsam da seyirci taşları yerine oturtsun ve bütünlüğü kavrayabilsin. Yazdığım tretmanların, geliştirme senaryolarının ve senaryoların kurguda yetkinleşmemde büyük etkisi var.  

Romanın kahramanı Seher, Engelli Koşu’nun da öznesi aynı zamanda. Seher’in yaşamını adım adım izlerken birçok kişinin takıldığı engellere takıldığını görüyoruz. Genç bir kızın hayallerinin yıkılışı, yalan, ihanet çoğu kişinin kendinden bir şeyler bulacağı konular var romanda. Aslında olayı yaşayan kadar o olaya şahitlik edenlerinin de canı yanacağı belki ömür boyu travma yaşayabileceğinin mesajını çok başarılı veriyorsunuz. Bu başarılı karakter için psikoloji cephesinden romana nasıl hazırlandınız?  Gözlemleriniz mi, okuduklarınız mı birikiminiz?

Ana karakter OKB’den muzdarip (Obsesif Kompulsif Bozukluk). Bu rahatsızlıkla ilgili olarak çalışmaya başladım. Uzmanı değilim ama gözlemlerim, kaygıya dönen bu korkuların OKB oluşmasında etken olduğu. Ve bu karakteri kurgularken ki zaten uzun zaman iç içeydim Seher’le,  süreç beni, kendinden uzaklaşan bir kadına itti. Kendi gerçeğinden kaçmaya çalışırken, aynı zamanda o gerçeği aramaya çalışan bir kadına dönüştü karakter. Ve hâlâ, dışarı çıktığımda yanımdan koşarak uzaklaşan Seher ihtimalini aranırım.

Yine altını çizmek istediğim, başkarakterinizin birtakım sorunlarla başa çıkabilmesi için dine tutunması, cami hocası ile görüşmesi var. Bu geçmişte de günümüzde de “eskide kaldı” diyeceğimiz bir durum değil. Bugün de şifayı hurafelerden arayanlar var. Ancak Seher, bunu başarıyor. Dua ile meditasyon yapıyor ve bu ona iyi geliyor. Karakterinize bunu yaşattınız ama peki yazar olarak siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Mesajınız neydi?

Annesi Seher’i, takıntılarından kurtulması umuduyla hocaya götürüyor. İnanmak, insanı sağaltır evet, ama Seher için bunun ötesinde bir durum var. Seher duaları da takıntılarının bir parçası haline getiriyor. Çevresine anlamsız gelen, tekrarlarla süregelen eylem ve hareketleri bırakıyor, dua etmeye başlıyor ama aynı duaları, geceler boyunca, sabaha kadar başa sararak tekrar ediyor. Takıntıları yer değiştiriyor aslında. Çevresi tarafından fark edilmese de, takıntıları hâlâ onunla yaşamaya devam ediyor. Murat’a âşık olup evlendiğinde de süreç böyle. Ve o yüzden, o kadar çok sevdiği adamla da istediği bir ilişki biçimini geliştiremiyor.

Seher, travmalarının üstesinden gelmeye çalışırken sevdiklerini de bir bir kaybeden ve hep bu korkuyla yaşamak zorunda olan bir birey. Ama aslında güçlü de. Mücadele veriyor kendi kendine. Ancak onu hazır olmadığı bir yerden hayat yeniden vurunca olanlar oluyor. Seher kadar bu kurgunun bir öznesi de ihanet. İhanet edebiyatımızda çokça yer almışken her okuduğumuzda etkilendiğimiz bir konu. Karakterleriniz yazarken, bu ihanette ve tepkilerinde özgür müydü? Onları planladığınız gibi mi yazdınız yoksa yazarken onlar size mi öncülük etti?

Seher’in kırılma noktası ablası Kumru’nun intiharı. Âşık olup mutluluğu yakalayan Kumru’ya imrenen ve hayatının en güzel anlarını ablasının aşkına tanıklık ederek geçiren bir Seher var.  Kumru’nun sevgisine karşılık bulamayıp intihar etmesi Seher’in dönüm noktası. Sonrasında yaşadığı travmaların altında Kumru var. Kumru’yla başlayan travmalardan sonra, korktuğu şeyler oluyor, ailesini kaybediyor, tükenen direncine rağmen yine de iyi olabilmek umudunu taşıyor, Murat’ın ihanetiyle ablasıyla bağ kuruyor ve bu onu travmanın merkezine Kumru’ya götürüyor.  İçinde yaşattığı Kumru, Seher’i yutup görünür oluyor ve hayatı tamamen kontrolden çıkıyor.  Kumru’nun travmasıyla karşıma gelen bir Seher olmasaydı, ihanet sonrası farklı bir yol çizen karakter olabilirdi Seher.

Kitabınızın en önemli bulduğum bir katmanı da sanatın, sporun iyileştirici gücünü hatırlatmanız. Seher spor yaparken bambaşka biri oluyor. Olmak istediği kişi oluyor. Bu satırları okuyacak birçok kişiye referans olacağını düşündünüz mü? Bunu planlayarak mı yaptınız?

Evet, sanatın ve sporun sağaltıcı gücü var. Aslında yazdığım bütün senaryolarda asal karakterlerim sanatın bir dalıyla uğraştı. İlk defa profesyonel sporcu karakter yarattım.  Ve ben sanatın acıdan beslendiğine inananlardanım. Karakterlerim de genelde acılarıyla baş etme yöntemi olarak sanata yönelen insanlar oluyor. 

Karakterlerinizin tamamı başkahraman olacak nitelikte tepkiler ve eylemler içerisinde. Seher’in annesi, ablası, babası, eşi hatta Kumru ile bağlantılı olan Ethem ve Berrin’in her birinin önemli replikleri ve eylemleri var. Nana’nın bile. Hiçbir karakter diğerinden az önemli değil. Bu durum romanı yoğun ve sürükleyici yapıyor böylelikle. Sizin yazarken zorlandığınız, kızdığınız ya da acıdığınız karakteriniz oldu mu?  Karakterlerinizle duygusal bağ kurar mısınız?

“Hiçbir karakterin diğerinden az önemli olmadığını” söylemeniz benim için çok sevindirici. Senaryolarımı yazarken, diğer karakterlerim ana karakterler kadar sayfalarda yer kaplamasalar da, her birinin biricik olmasına çalışırım. Engelli Koşu’yu yazarken de, Seher’in peşinden koşsam da, diğer karakterlerimi korumaya çalıştım. İnsan ilişkileriyle hikâye ilerliyor, diğer karakterler ihmal edildiğinde, ilişki dinamiği bozuluyor, anlatılmak istenen hikâye hasar görüyor.  Zorlandığım karakter oluyor mu?  Hikâye iyi kurulduğunda olmuyor ama tersinde evet… Böyle durumlarda hikâyeye geri dönerim ve eksik taşları bulmaya çalışırım. Karakterlerle duygusal bağ kuruluyor tabii, birlikte çok mesai yapıyoruz, hayatınızın bir parçası oluyorlar ve yaşam boyunca sizinle yaşamaya da devam ediyorlar. Yazdıkça kalabalıklaşıyoruz.

Yeni çalışmalarınızda yine bireyin içsel sorunları ve savaşlarını ön plana çıkaracağınız, izleyicinin ya da okurun sorgularken düşüneceği, düşünürken kendi için bir yol bulacağı çalışmalar olacağı kanısındayım. Yanılıyor muyum? Var mı yeni çalışmalarınız?

İnsanın iç dünyasına odaklanmayı seviyorum, evet. Engelli Koşu ilk kitabım.  Okurla buluşmanın tadı başka güzel gerçekten. Devamını getirmek isterim elbet. Şimdilerde yine bir senaryo üstüne çalışıyorum. Umarım kafamda kurduğum dünya sayfalara dökülür, keyifli bir çalışma olur.

Editör: Melike Kara

Visited 12 times, 1 visit(s) today
Close