Yazar: 18:20 Öykü

Görselden Öyküye… Ellerim Bak Boş Kaldı

Mahal Edebiyat’ın gelenekselleşmiş mini yarışması Görselden Öyküye için, 14 Haziran’da duyurulan görsele on öykü gönderildi. Özkan Öztürk’e ait olan görsele dair gönderilen öyküleri Aydın Akduman, Mete Karagöl ve Onur Özkoparan okudu. Buna göre ilk üç öykü ve yazar şu şekildedir.

1. Nurgök Özkale, Ellerim Bak Boş Kaldı
2. Zülal Nimet Demirel, Likörlü Çikolata
3. Fatma Tutak, Başı Kel Olmayan Yazarın Bunu İspat Çabası


Ellerim Bak Boş Kaldı

Vapur iskeleden kalkıp Üsküdar’a doğru yola koyulduğu sırada, iki adamla bir kadın koşarak bekleme salonundan içeri girdi, çoktan kapanmış çıkış kapısının önüne geldiklerinde birdenbire durup uzaklaşan vapurun ardından öylece bakakaldılar. Adamlardan biri vapurdan gözlerini ayırmadan cama yumruğuyla vurdu. Kadın elini körük gibi inip kalkan göğsüne bastırdı. On yaşlarında bir kız çocuğu kolunda mendil dolu poşetiyle arkalarından gelip yanlarında dikildi, kapıya yanaştı, alnını ve ellerini cama yapıştırdı. Kadınla iki adam kapının önünden çekilip ayrı ayrı sıralara oturdular. Çocuk bir gözünü kırptı, gülümseyerek gökyüzüne baktı.

Gökyüzü cam gibiydi. Rüzgâr saçı başı dağıtmadan uysal uysal esiyor, insanın tenine belli belirsiz dokunup gönül yaylarını gevşemeye kışkırtıyordu. Kar beyazı bulutlar sözleşip iskelenin arkasındaki ağaçlık alanın üstünde toplaşmış, rüzgâra eşlik ederek yukarılara doğru yükselmeye başlamışlardı.

Bense iskelenin yan tarafındaki kıyı lokantasının terasında oturmuş, Nazlı’yı beklerken dışarıyı seyrediyordum. Yüreğim hop oturup hop kalkıyordu. Kırmızı briketten yapılmış bir çay kutusuna benzeyen iskele binası Nazlı’ya ne kadar benziyordu. Ya önündeki top kafalı yemyeşil ağaç. O da tıpkı dün giydiği elbisenin renginde değil miydi?

Bulutlar, yükseklerden bana sesleniyorlardı.

Her buluttan ayrı bir ses çıkıyordu. Biri, açıl artık, diyordu. Öteki, saçmalama, her şeyi berbat edersin.” Tombul bir kuzuya benzeyen yanındaki, onu destekliyordu. “Biraz daha bekle, emin ol, sonra.”

Rüzgâr, kulağıma, söyle, söyle, diye üfürüyordu. Artık epeyce uzaklaşmış olan vapurun düdüğü, yoook, diye öttü.

Bir ona hak veriyordum, bir rüzgâra. Ardından yine tombul buluta. Hep birlikte çıkışıyorlardı bana. “Bir an önce karar ver. Nazlı geldi gelecek.”

Ellerim ter içindeydi. Ne halt edecektim ben?

Söyleyeceğim! Nazlı, akşam evde tek başıma çay içerken bardaktan kafanı uzatıyorsun, kanepeye oturuyorum, izlediğim dizide başrole sen çıkıyorsun. Gözlerimi kapatıyorum… “Çağlar!” Açıyorum. Karşımda sen! Beni hiç rahat bırakmıyorsun. “Çağlar!”

“Çağlar!”

Fırladım ayağa. Oturduğum koltuk küt dedi devrildi.

“Selam!” Eğilip kaldırdım koltuğu. Nazlı’ya uzandım.

Yanakları yanaklarıma değdi, uzaklaştı. Çekildi, kolunu arkaya uzattı.

“Gelsene,” dedi. Baktım, yanında tanımadığım biri.

“Tanıştırayım, Gökçe. Bu da Çağlar.”

Aklım gitti gitti geldi. Gökçe. Evet.

“Memnun oldum,” dedi. Gökçe.  

Nazlı ne duruyorsun der gibi baktı.

Ha! Hızlıca tokalaşıp bıraktık ellerimizi.

“Nazlı sizden çok bahsetti,” dedi. Gökçe.

Yarım yamalak gülümseyip Nazlı’ya döndüm.

“Alışverişe çıkmıştık, sen arayınca… Yabancı değil, sen de gel, dedim.” Kafasını eğip muzip muzip güldü. “Sana sormadım ama… Sakıncası…”

Ensemde biriken ter, sırtımdan aşağı indi.

“Ne sakıncası olacak! İyi yapmışsın.” Kollarımı açıp masaya buyur ettim.

Ayakta kaldınız.”

Ama masa iki kişilik, karşımda tek koltuk var. Etrafıma bakındım. Garson fark etti, koşarak geldi. Ön taraftaki uzun bir masayı kaldırıp getirdi, benimkine yanaştırdı. Bir koltuk daha kaptı arka taraftan, çabucak karşımdaki koltuğunun yanına bıraktı.

“Biz çok açız,” dedi Nazlı, garsona.

“Ne arzu edersiniz?”

Kafamı çevirip masanın boş tarafına baktım. Dört kişi daha sığar. Bir cikcik sesi duydum. Baktım az ötede bir serçe terasın demirine tünemiş. Bir sekişte pır diye uçtu, önündeki masaya kondu. Gözünü masanın kenarındaki iri ekmek kırıntısına dikti. Aynı anda başka bir serçe kondu demire. Masadaki serçe, ekmek kırıntısını kaptı, gagasına sıkıştırıp havalandı.

“İki tane oldu…” dedi Nazlı. Garsona… Ne sipariş verdiğini duyamadım.

“Bir tane söğüş tabağı. Bira?”

“Evet,” dedi. Gökçe.

“Çağlar?” dedi Nazlı.

Başımı salladım.

“Yok, almayayım, işe döneceğim.”

“Aaa, bir biradan bir şey olmaz!”

“Hayır, ısrar etme. İçmeyeceğim.”

“Ama açsındır sen de. Bizimle atıştırırsın işte bir şeyler!” dedi Nazlı. Garsona döndü.

“İki bira, üç söğüş tabağı. Biraları önden alalım. Çok susadık da.”

“Derhal!” dedi garson. Kalemini göğüs cebine sokup uzaklaştı.

Başımı çevirdim. İkinci serçe hâlâ demirin üstünde. Masaya atladı, bir iki dolandı. Demire çıktı yeniden. Uçup gitti.

Garson elinde tepsiyle yaklaştı. Biraları servis yaptı.

Gökçe. Kupasını kulpundan tuttu.

“Hadi bakalııım,” dedi. “Daha mutlu bir geleceğe!”

Cam bardaklar birbirlerine yaklaşırken bakıştılar. Nazlı hiç bana böyle bakmamıştı.

Başımı eğdim. Gözlerimi kucağımda bomboş duran avuçlarıma çevirdim.


Likörlü Çikolata

Gereği düşünüldü…

Mahkemede bundan sonraki cümleler ses dalgalarına dönüşüp iki kulağından içeri girdi fakat gerekli yerlere ulaşamadı. Çünkü buradan sonrasını hatırlamıyordu. Adliyeden çıktı. Yalnızdı. Yalnız kalmayı kendi istedi. Yanında olmak isteyen kimseye izin vermedi. Boşanma kararını ortak almışlardı. İkisi de mahkemeye tek başına geldi. Aylardır üzerinde bir yük gibi taşıdığı endişeler isminin yanından eksilttiği bir soy isimle beraber yok oldu. Öyle sandı. Öyleyse tam şu an kendini kuş tüyü kadar hafif ve özgür hissetmesi gerekmez miydi? İçinde hissettiği bu boşluk nedendi?

Arabayı sahile yakın bir yerde bıraktı. Yol boyu yürüdü. Parkta oyun oynayan çocukların sesleri martı seslerine, kenarda çayını, kahvesini yudumlayan sevgililerin gülüşleri köşede tek başına kitap okuyan genç kızın sessizliğine karışıyordu. Öylece hiçbir şey yapmadan sadece yürümek geldi içinden. Ne geçmiş ne gelecek ne de şu an… Her şey bulanık, zaman algısı karmaşıktı. Sabahtan beri hiçbir şey yemediğini hatırladı. Canı bir tek çikolata istedi. Sanki hissettiği boşluk midesine sirayet etmişti ve çikolata yiyerek hayatındaki boşlukları doldurabilirmiş gibiydi. Çok tuhaftı. O an tüm kalbiyle hayatındaki tek eksiğin renkli, likörlü, karamelli çikolatalar olduğuna inandı. En çok da likörlü olanlar… Onlara bayılırdı. Sahil yolunu gerisine alıp küçük butik çikolatacıya ulaştı. Her beğendiğinden kahverengi kese kâğıdına birer birer eklerken etrafına gülücükler saçtı. Dudakları hareket halinde çalışanlara bir şeyler anlatıyordu fakat ne söylediği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Ruhunun kalbiyle olan bağını kuvvetlendirmiş, bedeniyle aklının müdahalesinin dışına itmişti. Portakallı, orman meyveli, kahveli, kestaneli çikolataları torbaya tek tek özenle yerleştirdi. Torbayı tartması için görevliye verip ücretini ödedi. Fişin post cihazından çıkmasını beklerken ona saatler geçmiş gibi geldi. Çikolatacıdan çıkıp cadde boyu yolu uzatarak yürüdü. En az bir saat geçtikten sonra çay bahçesine ulaştığında çikolata dükkanından saniyeler önce ayrılmış gibi hissetti.

Bugün diğer yerler gibi burası da kalabalıktı. Bir çay söyledi. Demli olsun diye de ekledi. Çikolatalardan yerken dudağına dokunan tuzlu tat, denizden esen rüzgârın yanaklarında oluşturduğu serinlik ve gözlerinden akan damlalar… Boğazına bir yumru oturdu. Çayını her yudumlayışında yumru büyüdü. Nefes alamaz gibi oldu. Yalnızlığın acımsı tadı genzini yaktı. Hiçbir yere sığamadı. Masasının yanına konan incir kuşlarının çıkardığı sesler biraz olsun dikkatini dağıttı. O an tüm hayat hikâyesini, içinde ukde kalan hislerini, üzüntülerini, sevinçlerini her şeyini o kuşlara anlatmak; saatlerce anlatmak ve kuşların kanat çırpınışlarıyla o da ruhunu özgür bırakmak ve “unutmak” istedi. Kuşlar masanın etrafındaki kırıntıları yiyor o ise yüzüne iliştirdiği yalandan gülümsemeyle onları seyrediyordu.

Yarısı dolu çay bardağının kenarına yirmi lira sıkıştırıp kalktı. Belki biraz ferahlarım umuduyla denize biraz daha yaklaştı. Karşısında bir grup tekne turu için sırada bekliyordu. Önünde paraları toplayıp insanları içeri alan genç bir çocuk bağırıyordu.

“Yarım saatlik tekne turu yüz lira. Harekete son on dakika. Binmeyen kalmasın!”

Ani bir kararla o da kalabalığa karışıp sıraya girdi ve tekneye binip boş bulduğu masaya oturdu. Motor sesleri dalgaları kuvvetlendiriyor, mavinin büyüleyici tonu gözlerini alıyordu. Tekne hareket etti. Uzaktan incir kuşlarını tekrar gördü. Az önce yanına gelenler miydi yoksa başkaları mı anlayamadı. Tekne uzaklaştıkça kuşlar gözden kayboldu. Derin bir nefes çekti ciğerlerine. Yalnızlığın acımtırak tadını hissetti genzinde. Dalgaların köpüklerinden başlayıp uzaklaştıkça küçülen şehri seyretti bir süre. Eli torbada kalan son likörlü çikolataya gittiğinde bir kısmı eriyip torbaya yapışmış çikolatayı ağzına attı. Deniz bir beşik gibi usulca sallanırken gözlerini kapattı. Orada öylece uyuyakaldı.


Başı Kel Olmayan Yazarın Bunu İspat Çabası

Geçen akşam arkadaşlarla belediye çay bahçesinde toplanmış İstanbul şiirleri okurken seni andık. Ne çok severdin şiir okumayı. Özellikle de Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”nu okurken adeta kendinden geçerdin. Bir de vapura binmeyi… O, Boğazı bir uçtan bir uca turlarken, denizin menevişli sularında hülyalara dalardın. 

Yerleşmek nasip olmamıştı ama son yıllarda yüksek hızlı tren de faaliyete geçince sık sık gidip gelerek bu özlemi gidermeye çalışıyordun. Yalnızca İstanbul hayranlığı değildi seninki; denize âşıktın. Onsuz yapamıyordun.

“Burada çantanızdan yiyecek çıkardınız mı, kediler değil martılar gelir,” demiştin bir keresinde. “Tren Bilecik’ten sonra Arifiye’ye geçer geçmez iklim değişir hissederim ben,” derdin. “İzmit hakeza ve sonrası… Denizin soluğunu hisseden toprak bile yumuşar, yufkalaşır, başkalaşır; geçtin ki insan…”

Bugün en son beraber bindiğimiz Küçüksu-İstinye vapurunda senin, “Dur camlı tarafa ben geçeyim de azıcık hasbihal edeyim denizle,” diyerek oturduğun yere oturdum. Dirseğimi de senin yaptığın gibi camın kenarına dayadım. İşaret parmağım şakağımda muzipçe ama biraz da hüzünlü bir yan gülüş belirdi ağzımın kenarında silmeye lüzum görmediğim… Bu halde hangi hülyalara daldığını düşünmeye başladıktan ne kadar sonraydı bilmiyorum, kendimi bambaşka düş bahçelerinde gezinirken buldum. Ne de olsa hayat devam ediyordu ve gülümsemekle düşüncelerin dağılması da buna dahildi.

Başlarda bu nevi şeyler sebebiyle kendimi suçlu buluyordum. Sanki hayata dair bir şey yapmak sana ihanet etmekti ve yaşarsam alışacağımdan korkuyordum. Bu da ihanetin en fenasına yol açacaktı, unutacaktım. Unutmak; aman Tanrım, neler düşünüyordum ben böyle! Şu beyin denilen muammanın dehlizlerinde rehbersiz çıkılan gezintilerin kör kuyularda son bulma ihtimalini göz ardı etmiştim yine anlaşılan…

Vapurdan inerken mutadım olduğu üzere ağırdan alıp insanların dünyanın en normal şehrinde dünyanın en normal aktivitesini yapmış gibi robot hareketlerle dalgın ve düşünceli çıkışa yönelişlerini seyrettim. “İstanbul manzarasına normal diyeni Allah çarpar,” demişti bir profesör. Haklıydı. Bu Yahya Kemal’in aziz şehri, üzerinde hüküm süren nice medeniyetin şairlerine ilham olmuştu. İstanbul’un İstanbul olmazdan evvel adı bilinen ilk şairi Moiro’dan (bir kadındı) Lale Devri’nden bir(inci):Nedim’e, Tevfik Fikret’ten Ahmet Haşim’e, edebiyatımızın “Buda’sı” Yahya Kemal’den bir garip Orhan Veli’ye ve daha kimlere… Bu müthiş manzara karşısında şiir söylememek ne mümkün!

Ortalık nispeten tenhalaşınca güverteye çıktım. Açık havada nicedir oturmaktan tutulan bacaklarımı ve vücudumu biraz rahatlatmak için bir iki adım attım. Sonra demir kemerlere tutunup denize, uzakta sisler ardında kalan yakanın silüetine ve gökyüzüne baktım. Dalgalandıkça köpüklenerek omurgaya vuran suların yosunlu kokusu genzimi yaktı. Ev sahibinin en ufak hoşnutsuzluğunu sezdiğinde sığınamayıp hemen kalkmaya davranan bir misafir gibi huzursuzlukla geri çekildim.

Sağ kolda bir ana ve yavrusu ellerindeki simitten parçalar koparıp havaya fırlatıyordu. İstanbul’un kendinden emin martıları bu nevaleyi artık çaba harcamaya gerek görmedikleri bir maharetle havada kapıyordu. Buna mukabil çocuğun beklediği, havada dalış hareketlerini yapmadan obur tavuk gibi parçayı kapan kıç üstü dönüp kayboluyordu. Saniyeler içinde küçüğün elindeki simidi tükettiler. Çocuk iyimser bir beklentiyle annesinin ellerine baktı. Fakat onları bomboş görünce kalan son umut kırıntıları da dağılıp yerini boş bakışlara bıraktı. Mahzun, sessiz; küçük elini bu elin içine yerleştirdi. Ağır, tevekküllü adımlarla çıkışa yöneldiler.

Az sonra onlardan boşalan yere bir serçe kondu ve dökülen simit kırıntılarını toplamaya başladı. Çok geçmeden de uçup gitti. Tam, “Bu kadar kısa sürede karnı doydu mu yani,” diye hayretle kendi kendime söylenirken bu kez yanında başka bir serçeyle çıkageldi. Yeni gelen epey gözü açık bir şeye benziyordu. Gelir gelmez gözüne kestirdiği irice bir parçayı kaptığı gibi pır… Öteki ne olduğunu anlamadan bir kırıntının olduğu yere bir uçup gidenin ardında bıraktığı boşluğa bakakaldı.

Hayvanatın da safı, enayisi; açıkgözü, hinoğluhini, gaddarı, merhametlisi oluyordu demek…

Visited 57 times, 1 visit(s) today
Close