İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Edebiyatımızın “Şık” Beyefendilerinden Hüseyin Rahmi Gürpınar

Hangimiz etrafımızı gözlem analizi yaparcasına seyretmiş ve her bir anı en ince ayrıntısına kadar duygu ve düşüncelerimizle dile getirmişizdir? Bazılarımız bir çiçeğin doğum haline, bir kuşun su içme serüvenine, bir köpeğin can havliyle bağrışına ve doğanın insanlara sunduğu sanat harikalarına şahit olmuşuzdur. Acı anlar bir sancı çekercesine karnımızı ağrıtırken, güzel hatıralar bizlere sunulan hediye karşısında gösterdiğimiz sevince eşdeğerdir. Peki, bütün bu duyguları aynı kaba koyup, duygu ve düşüncelerimiz ile harmanlanan hallerini yeteri kadar açığa çıkarmayı başarabildik mi? Zannedersem bu en çok yazmaya gönül adayan bir yazarın eline yakışır. İşte o kıymetli yazarlarımızdan biri Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. 

Gözlem gücü yüksek yazarlar, her zaman sanata ve hayata ilgilileri kendine çekmiş olup, gerek devrin şartlarını gerekse o dönemdeki kişilerin ruh hallerini yansıtmışlardır. Bizlere de en büyük şans olarak gözlem gücünden yararlanmak ve farkındalık sahibi olmak düşmüştür. Bir yandan da şöyle düşünebiliriz. Yazarımız Batı kitapları ile haşır neşir olmuş, kadın-erkek ilişkilerini incelemiş ve eserleri ile bütün bu ilişkileri yansıtmanın yanında, halkta gözlemlediği batıl inançlar ve hurafeleri eserlerine konu edinmiştir. Yazarımız 17 Ağustos 1864 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası Plevne müdafaasında esir düşen Saik Paşadır. 4 yaşında annesini kaybeden yazarımız, anneanne ve teyzesi ile Aksaray’daki konakta günlerini geçirir. Çocukluk ve gençlik yıllarında mahalle kadınlarının evlerine gelmesi, ona hikâye ve masallar anlatmaları ve bu anlatılar vesilesiyle de İstanbul hayatını öğrenmesi dikkati üzerine çekmiştir. Tam bu noktada daha ileriki yaşantısında yerli bir roman ortaya koymak maksatlı sürdüreceği yazarlık serüveninde, Karagöz, Meddah ve Ortaoyunundan yararlanması, belki çocukluk yaşta kulağına çalınan anlatıların etkilerinden dolayıdır. Öncelikle Mahalle Mektebinde, ardından da Mahmudiye Rüştiyesinde okumasına devam eder. Fakat talihsizlik odur ki, 1878 yılında girdiği Mülkiye Mektebini hastalığı yüzünden bırakmak zorunda kalır. Özel ve Fransızca dersleri almasının yanı sıra, tercüme kaleminde de çalışma hayatının olduğunu biliyoruz. Onun hayatında Ahmet Mithat Efendi önemli bir yere sahip olmuştur. Şöyle ki, Tanzimat döneminin önemli gazetelerinden biri olan “Tercüman-ı Hakikat” ile bu önemli insanın daveti üzerine yazı kadrosuna girilmesi istenmiştir. Yazı hayatına, 1908’de İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra memurluğu bırakarak başlamıştır. Artık birkaç memurluk ve milletvekilliği görevi dışında, kendini tamamen yazıya adamıştır. Hayatının sonuna kadar da bahsedilen gazetede yazma serüvenini devam ettirmiştir. Yazar hakkında ilgimi çeken bir husus, onun yağlıboya resim yapması ve ayrıca kanaviçe işlemesidir. Romanlarının yanı sıra, çeviri ve oyunlarıyla da bildiğimiz yazar, 8 Mart 1944 yılında hayata gözlerini yummuştur. 

C:\Users\Fahri\Desktop\raw_huseyin-rahmi-gurpinarin-muze-evi-meslek-kursu-olacak_995339892.jpg

Yüksek bir yere inşa edilmiş bir köşk ve bu köşkte çocukluğundan beri hayatının büyük bir bölümünü geçiren bir yazar vardır karşımızda. Heybeliada zirvelerindeki pencerelerde bir çift göz vardır ve sokakta yaşanılan hayata bakışını odaklamış durumdadır. Biz okuyuculara kalan ise, payitaht yaşamının geçtiği sokaklarda yürümek, her kesim her sınıf her insan kolları ile (Doktorlar, hukukçular, öğretmenler, memurlar, savaş zenginleri, dolandırıcılar, evlatlık alınanlar vs.) tanışmak olmuştur. Ona göre romanlar sokaktaki insanların günlük hayatlarından ibarettir. Bu yüzden de halk tarafından çok sevilmiştir. 31 yılını verdiği Heybeliada, bize özellikle romanlarını ve diğer türlerde yazdığı yazılarını sunmuştur. Hayata, insanlara ve toplumsal olaylara tepeden bakan bir tabir kullanılır onun için. Evet, toplumsal meseleler üzerinde yoğunlaşmasına, “Sanat toplum içindir.” ilkesine bağlı kalmasına mukabil, nadir olarak dışarıya çıkan daha çok münzevi hayat tarzını benimseyen bir yazardır Gürpınar. Kalabalığa karışmamak, tokalaşmamak, hijyen kaygıları yazarın bir diğer münzevi halini yansıtır. Romanlarının başlangıçta daha iyimser ama hayatının sonuna doğru ilerlerken daha katı veya merhamet duygusundan körelmiş olduğu söylenir. Mizaç unsurları ile bezeli olan romanlarına baktığımızda, hayatının son zamanlarında mutsuz bir kişiliğe bürünmesi ve her şeye tavır alması, neden böyle olduğuna dair bizi düşünmeye sevk eder. Kendisi de bu durumu şöyle ifade eder; “Sadece çocuklara, yalnız kadınlara, yalnız kızlara ve ihtiyarlara acıyorum.” Bu cümlesi –tahmin yürütme maksadıyla da olsa- belki kendisinin ifade ettiklerinin tam anlaşılıp anlaşılmadığından yana bir serzeniş, belki toplumu eğitme maksadıyla yola çıkmasının meyvelerini alamamaktır. Bu cümleyi nasıl bir psikoloji ile dile getirdiğini elbette bilemeyiz. Bizim bu konuda yazdıklarımız da tahminin ötesine geçemez.  

Söz konusu sokağı edebiyata taşıyan Gürpınar olunca, birkaç eseri üzerinden değerlendirmeleri yapmak daha isabetli olacaktır. Onun ilk romanı kendi deyimiyle “Matbuat caddesine attığım ilk adım” Şık romanıdır. Bu kitabı Ahmet Mithat tarafından çok beğenilmiş, ilk olarak “Tercüman-ı Hakikat” te tefrika halinde yayımlanmıştır. Yaşadığı toplumun aynası niteliğinde olan ve sade bir dille kaleme aldığı bu romanının ilk bölümlerini öğrenci olduğu yıllarda yazar. Yazarın yazdığı “Ben deli miyim?” kitabı ahlak dışı sayılmış fakat savunma halinde özür dileyecek duruma gelmiş ve sonradan da zaten savunması kabul edilmiştir. Edebiyat tutkunu ve entelektüel olan Mehmet Barlas ve Selim İleri de bu kitap ile ilgili yazarın yaşadığı o özür dileme anını şu şekilde anlatırlar; “Huzurunuza bembeyaz saçlarımla, çökük belimle çıkıyorum. Teşekkürünüz bu muydu?” Tamamen toplumun eğitilmesi yönünde çaba sarf eden bir insanın bu şekilde yargılanması elbette ki hoş bir durum değildir. Bazı yazarlar gibi Gürpınar da hep daha iyi bir toplum inşa etmeyi veya toplumda meydana getirilmeye veyahut benimsetilmeye çalışılan durumlara karşı farkındalık oluşturmayı amaçlamıştır. Bu amaç bir nevi toplumun gözünü açmak, gerçekleri görmelerini sağlamak desek galiba yanlış bir söylem olmaz. Yazarın Moliere hayranlığı vardır ve bazı karakter özellikleri ile toplumun zayıf noktalarını onun gibi yansıtır. Bugün bile karşılaşması olası olabilecek kadın-erkek ilişkileri çerçevesinde kadın dedikodularına romanda yer vermiş ve duyduğu belki de tanık olduğu o sahneleri okuyucuya yansıtmayı başarmıştır. Talihsiz yargılanma dışında herhangi bir olumsuzluk yaşamadığını biliyoruz yazarın. Bilindiği gibi 19. yy Batılılaşma dönemi eserlerinden en önemlisi Ahmet Mithat Efendi’nin “Felatun Bey ve Rakım Efendi” adlı eseridir. Felatun Bey Batıyı temsil ederken, Rakım Efendi Doğuyu yansıtır. İşte Gürpınar da ilk ismi “Alafranga” olan “Şıpsevdi” romanını Ahmet Mithat’ın Doğu ve Batı ilişkisini yansıttığı gibi ele alır fakat tek fark bu ilişkiyi daha yumuşak bir şekilde anlatmasıdır. Yani tek bir tarafa odaklanmak veya haklı göstermekten ziyade, karakterlerin daha çok haklı ve haksız yönlerini de ortaya koyarak romanını oluşturur. Meftun Bey Alafrangayı temsil ederken, kadın kahraman da alaturkayı simgeler. Aslında her ikisinin davranışlarını günümüz toplumunda da görmek mümkündür. Meftun Bey’in ukala halleri, kadının ise sert bir tavır sergilemesi bu yüzden aşina olduğumuz hallerdir. Yaşadığı toplumun zorluklarla uğraşması, kadınların dedikoducu olması, işsizlik dünyası ve ekonomik olarak erkeğin egemenliği altında bulunma hali yazarın dikkatini çekmiş olup, kadının bağımsızlık yolunda ekonomik kalkınmasını eserlerine başarıyla yansıtmıştır. “Billur Kalp” gülünç sahnelerin yanı sıra aşk kırgınlıkları ile doludur ve kadın kahraman ekonomik özgürlüğünü etrafındaki kızlarla çalışmak ile başarır. “Tutuşmuş gönüller” adlı romanı da çalışamayacak bir kızın nasıl mahvolduğunu gözler önüne serer. Benim en çok sevdiğim, belki de cümleler arası mizaç ögelerinin çokluğu ile daha samimi bulduğum romanı “Gulyabani” dir. Çoğumuzun bildiği gibi Ertem Eğilmez imzalı “Süt Kardeşler” filmi, Gürpınar’ın bu romanından esinlenerek hazırlanmıştır. Çoğu sahnelerin birebir eşleşmesi ve eğlence dolu unsurlar barındırması, hem kitaba hem de filme olan ilgiyi artırmıştır. “Cadı” romanında olduğu gibi bu eserinde de yine toplumsal problemlere eğilmesi ve adaletsizliği yansıtması önemlidir. 

Görüldüğü gibi Hüseyin Rahmi Gürpınar, hayatının büyük bir kısmını geçirdiği Heybeliada’da, tabiri caizse kuşbakışı ile toplumu ve yaşananları gözlemlemiş, bu gözlemlerine Batı kaynaklı eserlerini de harmanlayarak özgün ve nitelikli ürünlerini ortaya koymuştur. Zannımca yazarların en önemli yanlarından birisi, toplumun aksayan yönlerini, görülmeyen yahut kaçırılan yaşantılarını ustalıkla analiz edip kağıda dökme alışkanlıklarıdır. Bu vesileyle bizler, o dönemde yaşamamış olsak dahi hem dönem hakkında bilgi sahibi olabilir, hem de insanlar arası ilişkileri daha iyi görebiliriz. Mizah unsurları ile yüzümüzün gülmesine neden olan, dönemin toplumsal ilişkilerini ve batıl inanışlarını olduğu gibi aktaran yazarımızı ölüm yıldönümünde rahmetle anıyorum. Eserlerini okuyanlar için yeniden okumayı önerir, henüz okumayanlar için de “Şık” romanından başlayıp diğer eserlerine doğru yol almalarını salık veririm. Okuyucularımızdan hem yazarımızın kendisi hem de eserleri hakkında daha detaylı bilgiye ulaşmak ve dinlemek isteyenler için de, aşağıdaki bağlantıları ziyaret buyurmalarını dilerim. 

Fatma Korkmaz

Yorumlar kapatıldı.