İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Don’t Look Up: Bir Komedi Egzersizi

“Duyduk duymadık demeyin! Dünyaya dev bir kuyruklu yıldız yaklaşıyor,” patırtısı ile izleyicinin dikkatini çeken, dev oyuncu kadrosu ile herkesi merak içinde bırakan Don’t Look Up Netflix’te yayında. Haydi başlayalım. 

Filmin kadrosunda sahiden dev oyuncular var; DiCaprio, Jennifer Lawrence, Cate Blanchett, Meryl Streep, Jonah Hill, Timothée Chalamet ve dahası. Hepsinin birbirinden sevilen ödüllü ve ünlü oyuncular olması filmin sesini yükseltmesi ve izlenirliğinin artması açısından oldukça önemli. Bu kadroya standart bir piyesi oynatsalar yine merak edilir, yine izlenir, yine çok konuşulur. Kadrosunun yanı sıra filmin konusunun “felaket” olması da izleyici profilini oldukça genişletiyor. Felaket, sinema için merak edilen, sevilen, gözde konudur ve sektörde de tabiri caizse mıknatıs görevi yapar. Bu konu filmi unutulmaz da yapar liste başından aşağı da çeker, öyle de risklidir. Filmde kadronun göz doldurması ve aynı zamanda konunun felaket olması filmi 2-0 öne geçiriyor. Sonrası da iyilik güzellik mi yoksa! Ne yazık ki değil. Filmin etiketinde “komedi” yazması izleyiciyi yanılgıdan yanılgıya sürükledi muhtemelen. Mizahın içindeki eleştirinin dozu, mizahın açık ara önüne geçmiş. Ancak bu eleştiri önünde düğme ilikleyip saygı ile eğileceğimiz bir eleştiri mi peki?

“21. yüzyılın cahilleri, okuma – yazma bilmeyenler değil; öğrendikleri yanlış bilgileri değiştirmeyenler ve yeniden öğrenmeyenler olacaktır,“ der Alwin Toffler. Öyle olduğuna yüzde yüz inanmakla birlikte “Don’t Look Up” filminin de bu cümleyi ucundan kenarından desteklediğini düşünüyorum. Nasıl mı peki? İki gökbilimcinin  (DiCaprio, Jennifer Lawrence) filmin içinde sesini duyurmaya çalışması medya ve siyaset sahnesinden gelen seslerin yüksekliği arasında kayboluyor. Dünyaya çarpıp mavi yuvarlağı yok edecek bu dev kuyruklu yıldızı anlatmaya çalışan gökbilimciler, medyanın renkli, magazinsel, kendini bilmez dünyasında iki sakil şarlatana dönüşüyor. He tabii bir de seçim mücadelesinde oy alma derdine halkı ayakta uyutmayı kendine şiar edinmiş Amerikan başkanı var. Nasıl da itici!  Tıpkı dünyanın şu an yaşadığı ve bizim de içinde bulunduğumuz an gibi. Dünyayı kasıp kavuran kovid- 19’un karşısında büyük duruşuyla mücadele eden bilim, sosyal medyanın, siyasetin, cehaletin, bilinmezliğin karşısında küçülüyor. Bu açıdan film “felaket” başlığı ile tam da günümüze parmak basıyor. Hatta, hayatın birçok algoritmasını çökerten sosyal medyanın bizi ve yanı sıra dünyayı nasıl bir bilgi kirliliğine bulaştırdığının apaçık yansıması “Don’t Look Up” medyanın, “bilim ve felaket” başlığını acımasızca, şarlatanlık yaparak, reyting rekortmeni isimler karşısında nasıl bir kuklaya dönüştürdüğünü de oldukça standart bir dille anlatıyor film. Biz bu filmi izlerken bildiğimiz bu denklemi bir kez daha lanetliyoruz. Doğru, ama ya dahası var mı? Hayır! Neden hayır, sinema, edebiyat, resim, müzik ve sanatın birçok dalında anlatılmayan konu, öykü neredeyse yok. Peki biz aynı hikayeleri nasıl izliyoruz, okuyoruz, dinliyoruz, yorumluyoruz; sıra dışı üslupları, başka başka pencereleri, hikayelerin kahramanlarını farklı yorumlayarak bize anlatanlara, “Vay be!” diyerek. “Don’t Look Up” filmi bu vay be nidasında sınıfı düşük not alarak geçiyor. Bugüne bakabilen, bu zamanı okuyabilen aklı başında birçok insan yaşadığımız zamanda bilimin veya bilimden yansıyanların nasıl yorumlandığını, kirlilikle, cehaletle, sosyal medyanın silinebilir dünyasıyla, canhıraş mücadelesinde nasıl yenileyazdığını görebilir. Ve bu durumdan nefret edebilir, bunun için bayat mizahı ve iki saati aşkın süresi ile bu filme ihtiyacımız yok. En azından sinemanın her koşulda altın gibi parladığı bu zamanlarda, bunca iyi senaryo, bunca uğraş, bunca emek karşısında dev prodüksiyonlu bu filmin “vasatlığını” onaylamak için iyi bir örnek: “Don’t Look Up”.

Amerikalı film yönetmeni, yapımcı, senarist, oyuncu Adam Mckay’in hem senaristlik hem de yönetmenlik koltuğunda olduğu film 2 saat 25 dakikalık “Don’t Look Up” beklenileni karışılmamakla birlikte bizi hayal kırıklığına uğratıyor. Ama bu film kara komedi diyenlere de “Barton Fink, Choyonghan Kajok ve bir üçleme olan Shaun of The Dead, Hot Fuzz ve The World’s End, Thank You For Smoking, The Royal Tenenbaums” ve Türk sinemasının kara komedi türünde özel bir yeri olan Vavien filmini öneririm. 

Filmin senaryosu ve mesajının dışında, Adam Mckay’in rejisi oldukça standart, bol gösterişli sahnelerde (efektif anlamda) kadrajları ve kamerayı yavan kullanması filmin yönetmenlik koltuğunda farklı bir isim otursa da pek sorun teşkil etmez gibi görünüyor. Filmin kadrosundaki isimler yönetmenin rahatlık alanı sanıyorum. Bunca güçlü isim arasında onun hâkim olması gereken en önemli unsur teknik taraftır ki yönetmen Adam Mckay senarist ve yönetmen olarak sayısız filmiyle bu konuda rüştünü ispatlamış. Amerikan başkanı Janie Orlean’ı olabildiğince iyi ve çizgi dışı canlandıran Merly Streep’ in karakterine has komedisi filmde beni çarpan tek konu oldu.  Bunca siyasi ve magazin ritüel içinde durumun vahametini yeterince ve hatta fazlası ile ortaya koyan karakter Randal Mindy (Leonardo Dicaprio) ise TV stüdyosundaki sinir krizi sahnelerindeki başarısı ile bizi şaşırtmıyor. Randal Mindy’i magazinsel ilişkiye ikna eden Brie Evantee (Cate Blanchett) geçmişten bugüne beyaz ekrandaki birçok yüzü temsili ile oldukça başarılı. Bir de sinema tarihinde komedi filmlerinin ağa babası Jonah Hill, Jason Orlean karakteri ile oldukça başarısız bir tipe imza atıyor. İrrite edici vücut dili ile izleyeni karakterden uzaklaştıran Jonah Hill bu konuda oldukça başarılı. Günümüzün Steve Jobs’u ve benzerlerini canlandıran, ama karakterin içinde gezemeyen, karakterin derinliğini alaşağı eden Mark Rylance de Peter Isherwood da filmin başarısız isimlerinden biri. E tabii o karakter nasıl oynanacak canım, ne ilgisi var, gayet iyi kısmı da başka bir inceleme konusu olabilir. 

Yorumlar kapatıldı.