İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Diego’ya Boyalı Mektuplar

Acıları fırçayla boyayan, özlemlere kalem çeken kadın, Frida Kahlo. Yirminci yüzyıl gibi yanlış bir çağa düşmüştü. Pişman olmuş muydu? Hiç sanmam. 6 Temmuz 1907 Meksikosuna uyanmıştı. 47 yıllık olağan dışı yaşamı ilk olarak ismine ihanet etmişti. Almanca “Barış” anlamına gelen “Friede” ismi, azizler takviminde yer almadığı için papaz tarafından uygun görülmemiş, Magdalena Carmen Frida olarak değiştirilmişti. Hayatın bu ihanetine karşı o, gerçekten barış ile yaşayacak, herkesi ve her şeyi affedecekti. Acı ile tanışması çok sürmemişti. 6 yaşına gelen Frida, çocuk felci geçirince sağ bacağı kısalmış ve okulda topalladığı için “Tahta bacak Frida” adını almıştı. Birkaç kardeş arasında ilgiyi paylaştığı çalkantılı çocukluğunu 18 yaşına gelince terk eden Frida, hayatının en büyük kazasını yapacağından habersiz Eylül 1925’te, sanat yolculuğuna başlayacağı o otobüse binmişti. Raylardan geçerken tramvayla çarpışan otobüs, metrelerce sürüklenmişti. Genç Frida, metal parçalar üzerine düşmüş, kocaman bir demirin sağ bacağından girip rahminden çıkması sonucu hayatta kalmayı başararak bir mucizeyi doğurmuştu. Tüm vücudu kırıklar içindeydi. Aylarca korse içinde yatmak zorunda olan Frida için özel bir yatak hazırlandı, önüne bir tuval yerleştirildi ve yatağın tepesine asılan aynada kendisiyle yüzleşen Frida, fırçayla acılarını boyamaya başlamıştı. Kısa süre içerisinde ressamlığıyla ün kazanan, politik görüşleriyle de sol pencereden bakan bir kadın olmuştu.

“Hayatımda iki kaza oldu: Biri otobüs tramvayla çarpıştığında, ikincisi ise Diego ile tanıştığımda,” diyecekti Frida.

Bundan iki yıl sonra yürümeye başlayıp beden acılarını dindirdiğinde, hayatının ikinci kazasını yaşayacak Diego Rivera’yla tanışacaktı. Bu aşk kısa süre sonra evlilikle sonuçlanacak; bir fille, beyaz güvercinin evliliği olarak adlandırılacaktı. Frida’nın beden acıları yerini ruhsal acılara bırakacaktı. “Acıda hazların en tatlısı saklıdır,” der Dostoyevski. Evlilik, sadakatsizlik, barışma, boşanma arası örülü ilişkisi yıllarca sürdü. Fakat hiçbir acı, hiçbir ayrılık onun Diego’ya beslediği aşkı ve bağlılığı bitirmeye yetmedi. Çünkü o, her şeyden önce aşka aşık bir sanatçıydı.

Hayat hiç nefes aldırmadı. Nefret okları, bir bir Frida’yı hedef alıyordu. Diego’yu gördüğü gün, arkadaşlarına gelecekte ondan bir çocuğu olacağını söyleyen Frida, aslında çocuklarını sonsuza dek tramvay raylarında kaybetmişti. İki kez düşük yapmasının ardından gözyaşlarını silemeden otuz iki kez ameliyat masasına yattı. Sonunda sağ bacağının bir kısmını kaybetti.

“Neden yürümek için ayaklarım olsun ki, uçmak için kanatlarım var,” dedi. O tüm hayal kırıklıklarının arasında saçlarına umut çiçekleri düzen kadındı. Diego’nun onu defalarca aldatmasını kabullenerek yaşayan Frida, hayatına birkaç küçük aşkı sığdırsa da hepsini Diego’nun dışında tutmuş, ondan kendince intikam alsa da yine ona tutkuyla bağlı kalmıştı. Hayatının dönüm noktasını, Diego’nun kız kardeşiyle olan ilişkisini öğrenince yaşayacaktı. Artık evi terk eden Frida, Diego’yu uzaktan sevmeye mahkûm kalacaktı. Her düştüğünde acılarını boyadı; Diego’yu her özlediğinde her yalnızlaştığında kaleme tutunup ayağa kalktı. Böylece Frida’nın gözyaşıyla mühürlenmiş meşhur boyalı mektupları sayfalara dökülmüştü.

“Uzaktaki Diego’ya, Diego’m, Okrozom-Kromofor, Kurbağa Sevgilim, Diego’m için,” mektuplarına böyle başlıyor, böyle sesleniyor.  Bir  “M” harfi bir kadın için ne kadar uzaklık, ne kadar özlem içerdiyse o kadar Diego’ydu Frida. Böyle fısıldıyordu 27 yılı aşmış el yazması günlüklerinin arasındaki mektuplar:

“Diego:

Gecelerim, “Boşluk,” yanıtını veriyor. Gecelerim beni üşütüyor ve yalnızlıkla dolu. Bir temas noktası arıyorum. Tenini arıyorum. Neredesin? Bedenim seni istiyor.”

Tablolarında ne kadar gerçeküstücüyse, mektuplarında da o kadar gerçek,  içten, samimi ve akıcı bir dil kullandı Frida. Romantik ve aforizmalarla zenginleştirdi mektuplarını. Her mektubunda özlem, arzu, tutku ve derinlerinde en zayıf kalan yanını, yalnızlığını yazıyor. Mektup değil hatta onlar yaşanmışlıkla yaşanmamışlık arasında kalmış itiraflar, Fridaca zarflar.

“Diego:

Gecelerim, nelerin yasak olmadığını biliyor ama bir bedenin umutsuzlukla birlikte kendisiyle bütünleşmesinden sıkılıyor. Çünkü beden, hiçle birleşmek için yaratılmamıştır.”

Diego’yu her seferde başka kadınlarla paylaşmaya öyle alışmıştı ki neredeyse her mektubunda ona birbirlerine olan aşklarını hatırlatma isteği duyduğu hissedilir. Ona ne kadar ihtiyacı olduğunu ve bunun ne kadar yaşanması gereken bir olgu olduğunu da. Bütün arzunun derinlerinde gizlenen yalnızlık ihtirası, yerini mutsuzluğa, umutsuzluğa bırakıyor.

“Diego’m:

Gecenin aynası. Gözlerim tenimde yeşil kılıçlar. Ellerimizin arasında dalgalar. Tamamın seslerle dolu bir boşlukta gölgede ve ışıkta. Sana rengi yakalayan-OKROZOM dediler. Bana KROMOFOR- renk veren. Sen sayıların tüm kombinasyonusun. Hayat. Dileğim çizgileri, şekilleri, tonları, hareketi anlamak. Sen gerçekleştiriyorsun ve ben alıyoruum. Sözün boşlukta seyahat edip benim yıldızların olan hücrelerime ulaşıyor, sonra senin hücrelerine gidiyor ki onlar benim ışığım.”

Mektuplardan anlaşılacağı üzere Frida, zengin betimlemelerle ve şairane üslubuyla sayfalarca Diego’yu anlatıyor. Bireyin en yalnızlaştığı ve özlemin arttığı zaman dilimi olan gece ile aynı zamanda Diego’nun teninin renginden de olsa gerek sevgilisini sık sık mektuplarında geceye benzetmiştir. Hayatına bir sürü erkek almasına rağmen yazdığı cümlelere baktığımızda Frida  bir tek Diego’ya ait olmuştur. Onunla ruh eşi olduğuna inanır. Bedenlerinden önce sanatları buluşmuştur. Portre sanatçısı olan Frida, tablolarının çoğunda kendi otoportresine bile yeri gelmiş Diego’yu sığdırmıştır. Yazılarında resim sanatından uzaklaşmamış, aşkını da resim sanatına ait metaforlarla işlemiştir. Rengi yakalayan adam Diego, kendi de ondan aldığı ilhamla sanata ve hayata renk veren kadındır. Hatta bir mektubunda renkli aşkı için şöyle bahsedecektir:

“Diego.

Gerçek, öyle büyük ki, ne konuşmak ne uyumak ne dinlemek ne sevmek istiyorum.  Kendimi tuzağa düşmüş hissetmek, hiç kan korkusu olmadan, zamanın ve büyünün dışında, senin kendi korkunun ve büyük ıstırabının içinde, ve kalbinin atışında. Tüm bu deliliği senden isteseydim, biliyorum sessizliğinde sadece karmaşa olurdu. Bu saçmalıkta senden şiddet istiyorum ve sen, sen bana incelik veriyorsun, ışığını ve sıcaklığını. Seni resmetmek isterim, ama bu şaşkınlığım içerisinde, hiç renk yok çünkü çok renk var, büyük aşkımın somut hali.”

 Bütün çalkantılı hayatına rağmen Frida, onun sadakatsizliğinin karşısında ondan yine ilgi ve sevgi bekler. Onun için tüm renklerin tek beden bulmuş hali Diego’dur.

“Okrozom-Kromofor:

Bütün dünyanın cinsiyetine giriyorum, sıcaklığın beni yakıyor ve vücudum yapacaklarının tazeliğine dolanıyor. Yaprakların buğusu yepyeni bir sevgilinin teri gibi.  Aşk, şefkat ya da ilgi değil bu, hayatın ta kendisi, benim hayatım. Senin ellerinde, göğüslerinde ve ayında gördüğüm, bulduğum şey. Ağzımda senin dudaklarından kalan badem tadı var. Dünyalarımız hiç dışarı çıkmadı. Bir dağın içini ancak başka bir dağ bilebilir.”

Frida’nın cümleleri Shakespeare’i kıskandıracak kadar aşka aşıktı. Diego, onun en korkak yanını bile cesaretlendiriyordu. Ona hem sevgili, hem baba, hem anneydi. Hatta onu doğmayan çocuklarının yerine bile sevdi. Öyle umarsız, öyle dokunulmaz… Kendini cümlelerde öldürdükçe onu biraz daha yaşamak için yeniden doğdu. Her ne kadar aşkını, özlemini cümlelere giydirse de onsuzluğa isyanı eksik olan tüm yanlarını tamamlamasını istemesi çıplak bir haykırıştı. Bir insanı anlayan onun yarısını tamamlayandır. Frida, iki ayrı dağın ama aynı pencereden bakan dağın birbirlerini nasıl tamamladıklarını vurgulayarak tutkularını gözler önüne seriyor. Onlar sadece tutkulu iki aşık değil; ruhları sevişen, bedenleri savaşan iki devrimciydi. Siyasete, edebiyata, sanata tapan iki dünyaydı. Onların dünyaları gerçekten birbirleri dışında hiç sokağa çıkmadı.

“Diego:

Hiçbir şey ellerinle kıyaslanamaz, hiçbir şey gözlerinin altın-yeşili gibi değil. Vücudum günlerdir seninle dolu. Sen gecenin aynasısın. Şiddetli bir şimşek çakışı. Toprağın nemi. Koltuk altlarının oyuğu benim sığınağım. Parmaklarım kanına değiyor. Tüm sevincim çiçek-çeşmenden fışkıran hayatı hissetmek ve sana ait tüm sinir yollarımı bununla doldurmak.”

Frida, her ne kadar Feminist görüşleriyle dikkat çekse de söz konusu Diego olunca koltuk altına sığınan, aşkına boyun eğen, gururu aşkın karşısında hiçe sayan bir güç ve dürüstlükle sarılan kadına dönüşürdü.

“Diego Rivera’ma..

Seni sevmeye başlayalı çok uzun zaman oldu. Küçük bir kız çocuğu idim, seni sevmeye başladığımda. Şimdi ise bedeni çürümeye başlayan yaşlı bir kadınım. Bütün bedenler çürüyor aslında Diego’m. Eskiyor bütün bedenler.

Ama acı çeken yüreği var ise bir bedenin, daha hızlı çürüyor o beden.

Benim acı çeken bir yüreğim var Diego. Seni sevmeye başladığım o günden beri, acı çeken bir yüreğim var.

Beni anlamadın demeyeceğim. Beni anladın. Zaten en dayanılmaz acı buydu. Sen beni anladın. Anladığın halde canımı yaktın Diego. Ben de seni anlamak istedim. Tüm hayatımı, hayatımın her bir zerresini seni anlamaya adadım.Sen nereye gittiysen, ben de gittim. Sen neye güldüysen ona güldüm. Sen kimi sevdiysen onu sevdim. Hangi kadınla seviştiysen o kadınla seviştim. Bende bulamadığın ve başka kadınlarda aradığın şeyi keşfetmek için, senin öptüğün kadınları öptüm. Dokunduğun kadınlara dokundum…

Senin sevmediklerini de sevdim ben Diego. Neden sevmediğini anlamak için, onları…sevdim !!! Ya da sevmeye çalıştım… İçimdeki, sana dair olan öfkeyi dindirmek için yaptım belki. Öfkem dinmedi Diego. Her defasında körkütük aşık olarak sana döndüm. Ya da aslında senden hiç gitmemiştim.

Seninle Amerikaya gelmemi istediğinde, benim olduğunu sandım. En büyük yanılgım oldu bu belki de. Sen ne benim ne başka bir kadının olamazdın. Kimseye ait olamazdın sen! Ruhun buna izin vermezdi. Oysa ki ben, sana ait oldum hep. Yattığım tüm adamlar ile sana ait olarak yattım Diego. Acı çekerek seviştim onlarla…

Bir tek senin çocuğunu doğurmak istedim. Ah Diego’m… Bu paramparça rahminden nefret ettim, bebeğimizi tutamayınca. Söküp atmak istedim rahmimi. Sana çocuk doğurmayı beceremeyen bir organı taşımak yük oldu bana.

Kanlar içinde kaldığımda beyaz çarşaflar üzerinde, bana nasıl acıyarak baktığını gördüm. Nasıl korktuğunu, ölmemden. Sırf bundan ölmedim ben Diego’m. Sen acı çekme diye.

Ve beni terk ettiğinde, o kanlar içinde kaldığım  günkü acı dolu bakışlarına sığınarak, acılı mektuplar yazdım sana. Çaresizlik kokan, kadınlık onurumu ayaklar altına aldığım mektuplar yazdım. Bana acı ve geri dön istedim. Buna bile razıydım sevgilim.

Senin çirkin olduğunu söyleyen annemden nefret ettim. Sana benim gibi bakmayan herkesten. Senin güzelliğini görememelerini anlayamadım hiç.

Kurbağa sevgilim, Diego’m… Bana dünyanın en büyük acısını yaşattın sen. Gün be gün öldüm. Seni sevmeye başladığım ilk andan itibaren.

Ama sevgilim, bir daha gelseydim dünyaya yine severdim… Canlı canlı çürüyeceğimi bilerek!

Frida’nın şüphesiz en can alıcı mektuplarından biri. Cümlelerini, kalbinden dökse de Diego’yu kırmamak için bazı acılarını saklar. Bazen mektuplarında aşkından çok, acı karşı konulamayacak kadar kendini ortaya atar. İlk mektuplarında daha çok tutkusundan bahseden kadın, daha sonraları süsleyemediği, saklayamadığı acılarını cümlelerine dökecek adeta bizim gözyaşlarımıza hükmedecektir.

Kırgın, küskün, ihtiraslı kaleminin de kemikleri kırıktır. Fakat vazgeçmez, ayağa kalkar ve kelimelerini döker. Mektuplar, iyileştiriciliğinin yanında bir itiraf niteliği de taşır. Saf ve gerçek bir kalbin dehlizlerinde yüzmek gibi. Hatta masum ve gerçek bir kalbin nasıl sevdiğini gösterir. Sevginin başlamasıyla acıyı da nasıl sevdiğimizin göstergesidir bu mektuplar. Öyle ustaca öyle güçlü cümlelerle kendidir ki kâğıda değil Diego’nun karşısında konuşur gibidir. Bir kâğıt ne kadar can yakabilirse o kadar bizi acısına ortak eder Frida.

 Frida, Diego’nun sevdiği kadınları sevecek kadar cesur ve korkusuzdur. Diego’yu, Diego’dan bile daha çok sevdiğini söyleyebiliriz. Kimilerine göre bu aşk, bağlılık değil, bağımlılık ya da saplantı olarak düşünülebilir. Kimine göre değiştirmeden, dönüştürmeden olduğu gibi bütünleşmek, tamamlanmak eylemiydi. Öfkesinden midir, yalnızlığını aldatmak mı istedi bilinmez başka adamlarla birlikte oldu. Fakat başkalarının kollarında da yine ona sarıldı. Oysa Diego’nun ruhu belki de uslanmaz bir gezgindi. Bir şeye bağlanamayacak kadar sanatçıydı. Frida da aşkın karşısında tüm gerçekleri yutarak cümleler boğazını parçalarken mürekkeple kanlar içinde sayfaları boyadı, ilk sergisine yürüyemediği için yatakta katılan kadın, Diego’da biraz daha yaşamak için her gün yavaşça ölüyordu. Edebiyatı besleyen bu mektuplar da onların aşklarına dokunan bir roman niteliğindedir. Bize gerçek emeğin, çaresizliğin ve acının ekmeğini tattırıyor. Saf aşkın en büyük öğreti metinleri de denilebilir. Aşkın ve acının tarifi, tanımı olmaz. Hiçbir kitapta yazmaz ama bir tutam romanda, bir parça öyküde, bir avuç şiirde, birkaç mektup ve anıda bize ne hissettirdiğini biliriz.  Aşk, belki de uzaktan sevmekti; ruhların sevişmesi, bedenlerin birbirine bazen sarılması zamansızca, ama kavuşamamasıydı. Frida bu karmaşanın en mutlu mutsuzuydu.

“Ben aşkın, acının ve devrimin kadınıyım,” dedi kendine. Böyle yaşadı, böyle çizdi, böyle yazdı Frida.

Kaynaklar:

Jamis, R. (2002). “Frida Kahlo Aşk ve Acı” İstanbul: Everest yay.
https://www.5harfliler.com/frida-kahlo-diego-rivera-ask-mektuplari/
https://www.wattpad.com/712786369-a%C5%9Fk-mektuplar%C4%B1-frida%27dan-diego%27ya-mektuplar
https://www.cafrande.org/kahlonun-mektuplari-kadiniyim/

Yorumlar kapatıldı.