İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Müzik Uğruna” Roman İncelemesi

“Başlangıçtan bu yana, zamanı saymaya 
başlamamızdan bile önce,
bir ses vardır, her şeyin içine işlemiş bir ses 
Ve o günden beri her şey müzikle doğup müzikle ölür.
O ses şimdi de ilk andaki gibi çınlayıp durur.”

Ole Paus, Garman

Usta yazar Ketil Bjørnstad, işte bu eskimeyen epigrafla bizi Aksel’in hikâyesine davet ediyor. Kitabın hacmine bakılacak olunursa cüretkar bir davet. Fakat kapak tasarımında, telaşlı saçlarının yanında gözlerini yummuş, müziğin ritmine kendini bırakmış gencin duruşuna baktığınızda, düşünmeden siz de kendinizi sayfaların arasına parmaklarınızı daldırırken buluyorsunuz. Üstelik Müzik Uğruna adlı çarpıcı bir başlıkla konuyu daha da çekici kılan yazar, bizi bir sürü sorunun esiri ediyor. Müzik uğruna nelerden vazgeçilir; şehir, aile, aşk mı? Yoksa tutkuların peşinde harcanmış bir ömür mü? Peki ne için? Hikâyenin sonunda kazanılacak bir avuç alkış için. Böyle yazar Bjørnstad, bir sürü soruyla bizi Aksel’in müzik uğruna adadığı yolculuğuna çıkartıyor. Hikâyeyi en özel kılan yanlardan biri ise yirmiden fazla romanı olan yazarın aynı zamanda kendisinin de ünlü bir müzisyen olması. Romanı gerçeklik bakımından değerlendirecek olursak, yazarın başkahraman Aksel’in ruhuna biraz karıştığını söyleyebiliriz. Kim bilir belki de Aksel bizzat onun romanda karakter bulmuş halidir. En büyük ıspatı ise romanın geçtiği bin dokuz yüz altmış sekiz yılı, aynı zamanda Bjørnstad’ın piyanist olarak ilk performansını gerçekleştirdiği yıldır. Avrupa’da epey ün salmış yazarın müzik dünyasında adını duyurmaya çalışan ve bu uğurda verdiği mücadeleyi anlattığı roman, adeta onun başyapıtıdır. 

Üç ayrı bölümden oluşan kitap, kendine has başlıklarla birbirinden ayrılsa da, birbirinden kopmaz bir bütünlükte. Başlıklar, olayların devamı niteliğinde art arda sıralanırken bu olaylara açıklık getirerek hikâyeden okuru koparmamakta, heyecanı kaybettirmemektedir. Başkahraman Aksel ve yan karakterler olarak karşımıza çıkan müzikte buluşan, müzikte rekabet eden arkadaşlarının alışılmadık öyküsü.

Kitap on altı yaşındaki Norveçli genç müzisyen Aksel’in hayatından bir kesitle başlar. Aksel, ailesi yüzünden müzisyenlik hayallerinden vazgeçmiş bir anne, hep kenarda kalmış bir baba, tuhaf bir abla ve mutsuzluğun hüküm sürdüğü bu evin içerisinde yaşamaktadır. 

“Babamla ikisi birlikte koyuldukları uzun yaşam yolculuğu sırasında bir yerlerde yitirmiş oldukları bir mutluluğu bulmaya çalışır gibiler.” (S.16)

Annesinin müziğe olan bağı Aksel’in yeteneğini dürtmektedir. Müzisyen olma hayallerine annesinden aldığı öneri ve ilhamla başlayan ve piyanosuna daha sıkı bağlanan Aksel’in asıl hikâyesi, ailece pikniğe çıktıkları bir sabah, çağlayana sürüklenerek ölen annesinin ardından başlıyor. Her güçlü hikâyenin sonunda kaybedilen bir yaşam vardır. Aksel, müzik tutkusuyla bütünleştirdiği hayatındaki en sevdiği kadını kaybedecektir. Lakin onunla konuştuğu notaları ve Debussy müziğini asla. Hayatının dönüm noktası olan bu kaybın ardından on altı yaşındaki Norveçli müzisyen, piyanoya küsmek yerine daha fazla yakınlık kurmuş, kenarda kaldığını iddia ettiği babasından daha büyük bir destek görmüş hatta ablasını daha fazla anlamaya başlamıştır. 

“Rüyalarımda hiç var olmayan ya da olanaksız şeyleri, annemin yaşadığını görüyorum. Yalnızca arkası dönük duruyor. Yüzünü bana döneceğinden korkuyorum. Yüzünden, öfkesinden korkuyorum. Sık sık “Yaşamım harcandı gitti, ama seninki öyle olmayacak. Söz ver bana Aksel,” derdi. Ona ne söz verebilirim? Bana yardım etmek için elinden gelen her şeyi yapacağını söylerdi (…). Büyük piyano yarışmasına katılmaktan vazgeçtim, çünkü yeteri kadar iyi çalmadığımı biliyorum. Ama kendi kendime önümüzdeki yıl güçlü bir şekilde geri döneceğimi, o zaman kış gelmiş olacağından bekleme süresinin bitmiş olacağını söylüyorum (…).Ulaşabileceğim şeyler için hayal kurmaya başlıyorum. Yeniden piyano çalmaya başlıyorum.” (S. 27)

Yazar Bjørnstad, sade ve akıcı dille anlatmış olduğu hikâyeyi, kısa ve vurucu cümlelerle daha çekici kılmıştır. Satır aralarında Chopin, Bach ve Debussy eserlerinden bahsederken, bize plaklar eşliğinde müzik ziyafeti yaşatmıştır. Romanda bir diğer dikkat çekici nokta ise diyaloglardır. Aksel ile yan karakterler arasında geçen diyaloglardan romanın vermek istediği mesaj dolaylı olarak okura geçmektedir. Ustaca, ilmek ilmek işlenmiş hikâyede yazar, her satırında kendini belli etmekte. Hikâyeye üzülüyor; Aksel’le arkadaşlık ediyor, çoğu zaman onunla hareket etsek de ona bir acıma duygusu beslemiyoruz.

Konser piyanisti olmaya çalışan gencin romanın sonunda alkışlanmasını beklerken yan karakterlerin hayatlarına sürükleniyoruz. Lise yıllarının sonuna yaklaşmış, müzisyen olma hayalleriyle yaşayan, ün yapmak için hocalarının peşinde koşan ve belli başlı yarışmalara katılan gençlerin mücadelesi oldukça merak uyandırıcı. Aksel de bu gençlerin arasında müziğe tutkun, belki de en yeteneklilerinden biridir.

“Piyano çalarken, çalışmanın kendisi bana yeterince anlamlıymış gibi geliyor. Kendimi müziğin içinde yalıtabilirim, ayrıntılara gömülebilirim,öfkeyle tuşları yumruklayabilirim ya da Chopin çalıp ağlayabilirim.” (S.35)

Ona kalırsa elbette Anja Skoog onu geçer. Anja’yı biraz tanıtalım. Aksel’in, romanın ileriki kısımlarında karşımıza çıkacak olan, tüm müzik tutkusunun önüne geçen, düşüncelerini bölen tek aşkıdır. Anja, genç, güzel ve oldukça yetenekli bir piyanist; babasının gözdesi ve hep başarılı olmak zorunda olan, özel dersler alarak yetiştirilmiş, soylu sınıf ailenin “o” kızı. Yazar, aynı zamanda aile-birey ilişkisini izlerken ailelerin çocukları üzerindeki tutumlarını, uygulanan psikolojik şiddeti, bir bütünde yaşatılan travmatik döngünün, genç birey üzerindeki etkisini romanın alt mesajına yerleştirmektedir. Sadece aile-birey ilişkisine değinmekle kalmayıp İskandinav toplumunda kadına verilen değere de işaret etmektedir. Baba profili öndeyken anne profili yani kadın geride bırakılmaktadır. Yazar, kalemiyle toplumu dürtmeye çalışmakta, onlar için adeta bir değişim dilemektedir. Müzisyenlik kariyerinden vazgeçirilen Aksel’in annesiyle, roman boyunca karşımıza hiç çıkmayan, Anja’nın annesi buna örnektir. 

Ketil Bjørnstad, aslında bize iki ayrı ailenin yaşam biçimini göstermektedir. Aksel’in babası onun yaşamına hiç müdahale etmez hatta müzik uğruna okulu terk etmesine saygı duyarken Anja ise babasının kuralları karşısında esirdir. Hem en iyi hocalardan ders alacak, piyano yarışmasında birinci olmakla kalmayacak, orkestrayla resital vermek zorunda olacaktır. Bunun yanında Aksel’in aşkına karşılık vermekte de zorlanmaktadır. 

Aksel, yetenekli Anja ile aşkını sürdürürken diğer yandan katıldığı yarışmalarda derece kazanamayan bir bireye dönüşecektir. Orkestrayla verdiği resitalin ardından finalist olacak fakat ödül kazanamayacaktır. Bunu her ne kadar içerlese de müzikten ve ona beslediği tutkudan daha önemli değildir. Karşılıksız sevgiyle ruhunu birleştirdiği müziğin bir rekabet çerçevesinde değerlendirilmesinin ve ödülün önemini savunmamaktadır. Bu durum onu başarısızlıkla kendini suçlamaya ve yargılamaya sürüklese de mücadelesinden vazgeçmesine yetmeyecektir. O, mutludur çünkü Anja, büyük gösteri gecesinde herkes tarafından beğeni kazanacak, bir sanatçı olarak doğacaktır. Bir diğer açıdan bakarsak Aksel’in hayatındaki tek eksiği hırstır. Öyle temiz ve arınmış bir müzik tutkusuna sahiptir ki insanın hatta aşkın ardında kalabilir. Onun için zamanla sevdiği insanların başarıları daha büyük bir tutku haline gelmiştir. O, mutlu olmayı, insanı  başarılı bir bireye tercih etmektedir. 

“Birden aklıma annem geliyor, onun müzikten aldığı sevinci nasıl bencillikten uzak, içten bir şekilde benimle paylaştığını hatırlıyorum. Böyle olmasını, biz gençlerin yaşamlarımızı soluk soluğa, ne yapacağımızı bilmeden geçirmemizi ister miydi?” (S. 288)

Yine de mücadeleyi hiç bırakmayacaktır. Tam bu anda anahtar karakter olarak sayılabilecek ünlü müzisyen Selma Lynge ile tanışacağız. Belli başlı tekniklerle öğrencileri kendisine bağlayan hatta ileri giderek kendinden yaşça küçük öğrencileri ile birliktelik kurarak ve bunun üstüne verdiği müzik dersinden tonla kazandığı parayla tanınan Selma Lynge, sistem eleştirisine örnek karakterdir. 

Yazar, ne yazık ki toplumda görev alan ve öğrencileri eğitmek yerine zamanından çalarak onların hayatlarında onanılmaz izler bırakan sanat eğitmenlerine eleştiri getirmektedir. 

“Onun için öğrenciler piyano tuşları yalnızca.” (S. 288)

Romanın sonuna doğru büyük gösteri gecesine, ünlü eleştirmenlerin düzenlediği yarışmaya  hazırlık evresiyle karşılaşırız. Aksel’in müzik hayallerini artık Anja’ya değiştiğini fark ettiğimiz sayfalara gelince öykünün döngüsü Anja etrafında örülmeye başlıyor. Çünkü O, Aksel’e rağmen mücadelesinden vazgeçmiyor. Fakat yazar, burada bizi hiç beklemediğimiz bir girdaba sokuyor gibi. Kitabın başında Aksel’in hayat öyküsüyle başlayan romanın sonu beklediğimiz gibi gelişmiyor. Alkışlananın kim olacağı kaygısı bizi düş girdaplarına soksa da ne yazık ki Anja’nın korkuları düş olmaktan çıkıyor ve sahnedeyken Aksel’le göz göze geldiğinde parmakları kendinden bağımsız o notayı kaçırıyor. Böylece ünlü müzisyen olma gerçeğini kaybediyor. Duygular alkışlanıyor, akıl büyük bir yenilgiye uğruyor. Anja’nın hırsı böylece özgürleşiyor. O da Aksel gibi tutkusunun aşkının gerisinde kalmasından şikâyetçi değil. Tabii ki babası böyle düşünmüyor. Sonra mı? Bir sanatoryum süreci. Ardından yeme içmeyi terk ederek ölüme soyunma… Aksel bir kez daha sevdiği bir kadını kaybediyor. Artık kendi sonunu okura bırakıyor. Bana kalırsa Aksel, müzik uğruna piyano gördüğümüz her yerde çalmaya devam edecek.

Alkışlar kopuyor, perdeler bu hikâye için kapanıyor. Kulaklarda, Stravinski, “İlkbahar Ayini” çalıyor…Vahşi, öfkeli, acımasız.

Belki Aksel kendini kazandı ama tutkusunu yitirdi. Şimdi onu kazanmak için yeniden ayağa kalkmalıydı. Asıl ölüm bu muydu? Anja belki bu tutkuya bir beden teslim etti ama unutulmaz bir mücadele kazandı. Kısacası bu savaşın bir kaybedeni yoktu. Her şey dönüşüp devam edecekti. Tutku uğruna hırs karışmazsa mücadele hep başarıyı kazanır. Gerçeğin anlamsızlığında ve bu dengenin içinde kendileriyle çatışan karakterlerin tek amacı, her koşulda tüm prangalarına rağmen sonunu bilmeden tutkunun verdiği hazzı yaşamaktı. Tüm mesele sadece buydu.  Son onlar için yoktu. Belki de bu biçim tutkuların hazzında kalmayı dilemek onları ölümsüzleştirdi. 

Dünyada iki trajedi vardır. Biri kalbinizdeki tutkuyu yitirmek, diğeri ise kaybettiğiniz tutkuyu geri kazanmaktır.” 
G. Bernard Shaw

Yorumlar kapatıldı.