Yazar: 19:25 Öykü

Dı Dııt!

Bugün tamı tamına 1748 tane kaldırım taşı vardı sokakta. Bir tane fazla. Sanırım yolu yapan belediye işçilerinden biri fazladan koydu. Hatırlamasa bari… Ya da hatırlasa mı? Fazladan koyduğu için kovulmaz herhâlde. O kadar da değildir canım! Bizim de tek mutluluğumuz bu sonuçta; asfalt dökülmesi, çöpümüzün toplanması… Işıklandırmalarımızın yapılmasından hemen sonra tabii. Ortaokulda mı lisede mi tam hatırlamıyorum ama, ‘sosyal devlet ilkesi’ diye bir şey öğretmişlerdi bize. Oradan kaldı bu mutluluk hissi. Kocaman bir sosyal devlet olduğumuzu öğrenmiştim. Kulağa da hoş geliyordu o zamanlar. Büyüdük tabii! Zaman acımasız. Zaten tek suçlu da zaman, bir de kandırılmak. Ben çok kandırılıyorum mesela. Beş senede bir. Hiç şaşmaz. Vatandaşlık bu olsa gerek. Unutmadan; iki ekmek, bir yarım kalıp beyaz peynir, biraz zeytin biraz da domates ile salatalık almam lazım. Biraz ama, birazcık. Zamcık gibi bir şey işte.

“Mazlum! Evladım! Kendi kendine konuşuyorsun. İyi misin?”

“Yok, Bilal Amca. Asgari ücretliyim. Sen bilmezsin.”

İnsan iyi olup olmadığını anlayabilir mi acaba? Zor olsa gerek. Bu vakte kadar iyi olduğumu hissetmediğime göre çekecek çilem var daha. Bekleyeceğiz.

“Recep Abi, nasılsın? Çocuklar nasıllar? Yenge falan, iyilerdir umarım.”

“İyiler Mazlum, çok şükür. Sen de iyisin inşallah.”

“Şükür Recep Abi. Şükür. Orhan Veli şiirlerinden halliceyim işte.”

“O ne demek la Mazlum?”

“Siktir et Recep Abi, bana iki ekmek, biraz peynir, biraz zeytin, üç-beş domates, salatalık verir misin?”

‘Dı dııt’ Şu zamanlarda en sevdiğim ses. Cebinden hiç para çıkmadan ödeme yapmak. Ne müthiş bir icat. Allah çıkarandan razı olsun. Bu olmasa nasıl geçinecektik bilmiyorum. Ay sonuna kadar Şair Nedim misali karttan karta atlayarak yaşıyoruz. Sonumuz benzemesin. Bu sokağın kaldırım taşlarının sayısı aynı: 972 adet. Hizmet sıfır ancak olsun. Yağmurda bu sokağı su basmıyor. Yeter de artar bile. Şükür, şükür, buna da şükür. Benim ailem inançsızdır. Benim onlara göre inancım daha fazla. Şükretmeyi biliyorum. Kadere de inancım tam. Nasıldı o şiir; ‘Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır.’ Bunun gibi bir şeydi galiba. Emin olamadım.

“Oo Mazlum! Nasılsın ya? Görüşemiyoruz uzun zamandır.”

“Vallahi öyle Erdoğan Abi. Görüşürüz bir gün elbet. Ölmedik ya!”

Etin kilosu olmuş bilmem kaç. Nasıl görüşeceğiz seninle Abi. Harbiden kaç oldu acaba. Ekmeği, peyniri takip ediyorum da, et zor. Nasıl takip edeyim? Çocuğun öğretmeni ne istemişti. İki adet orta boy defter, biri kareli. On ikili kuru boya. Bir adet büyük boy resim defteri. Silgi, kurşun kalem, kırmızı kalem… ‘Dı dıtt’ Şükür. Limit bardaktan taşmadı yine. Her geçen gün ya bu yol uzuyor ya da bana yollar artık uzun geliyor. Yeni eve mi taşınsam? İş yerine yakın. Üç artı bir, kocaman. Bahçeli falan. Yok yok, heyecan aramamak lazım. Türkçeyi zor konuşuyorum, bir de yabancı ev sahibiyle nasıl anlaşırım? Arapçam zaten yok. Kuran da Arapça aslında ama işte… Hep ezberci eğitim sisteminin suçu, benim suçum yok. Tek suçlu ‘dış minnaklar’. O kadar minnaklar ki yıllardır göremiyoruz.

“Mazlum Abi! Çakmağını verir misin?”

“Ben bıraktım sigarayı Tayyip. Sen de bırak. Gencecik adamsın. Yazık etme kendine.”

Bu millet akıllanmaz arkadaş. Paketi olmuş elli bir lira. Hala sağlıklarıyla oynuyorlar. Onca zararı var. Kanser yapıyor, diyorlar. Gerçi ona kadar kanser edecek çok şey var ama olsun. Kısır bile yapıyormuş. Allah korusun. Çocuksuz eve mutluluk girer mi? En az üç tane. Ben yaptım. Evimde de gayet mutluyum. Hanımdan Allah razı olsun. Ağzı var dili yok. Çok da güzel yemek yapıyor. Hoş, şu sıralar fazla çeşit yapamıyor ancak olsun. Onun suçu değil ya. Evde ne varsa o. Ama bir patates yemeği yapıyor. Ekmeği ban ban ye… O biçim.

“Mazlum! Mazlum! Duymamazlıktan gelme. Bal gibi duyuyorsun beni. Bir ay oldu. Artık bana da uğra. Hiç bakmıyor bile. Mazlum!”

Babam da neden Mazlum ismini koyduysa bana. Anlamadım. Mehmetçik gibi. Vatandaşın ismi doğuştan Mazlum zaten. Mazlum kadar başına taş düşsün Mehmet. Benim suçum mu sana uğramamak? Kaçıncı yüzyıla gelmişiz, hâlâ pos cihazın yok. Senin de pos cihazın olsaydı, bir dahaki kart atlamasında uğrardım sana. O zamana kadar buluşmamız imkânsız. Harbiden de imkânsız. Her ayın başında ev sahibim tarafından kallavi şekilde soyuluyorum zaten. Sana sıra gelmiyor bile. Elbet bir gün Mehmet, elbet bir gün.

Bu son sokağın kaldırımlarını saymadım hiç. Marketi, kasabı, zartı zurtu hep diğer sokaklarda. Bu sokakta hiçbir dükkân yok. O yüzden saymam çok gereksiz. Lakin sokağın başından apartmanın önüne kadar elli iki adım. Hesaplamak uzmanlık alanım neticede. Her gün, her saat, her dakika ve her an. Ayağımı yorganıma göre uzatıyorum. Yorgan kısa olsa da başarıyorum. Yorgan demişken, kış geldi çattı. Doğal gazı var. Şükür ki sondajlar hızla ilerliyor ve artık onları da kartla ödeyebiliyoruz.

Otuz sekiz, otuz dokuz, kırk, kırk bir… Heee, hadi bakalım. Kırk bir kere taş düşsün kafana Mazlum. O gelen Nebati değil mi? Yalak Nebati ya da yalaka Nebati. Geçmiş zamanda biri gelmişti bu mahalleye. Yine benim kandırıldığım zamanlara denk geliyor olması lazım. Sandalyenin üstüne çıkmış, fakir mahalle tabii, o tok sesiyle nutuk çekiyordu kendi halince. Bu Nebati de çoluk çocuk demeden, kendi mahalle sakinlerini eze eze geçti öne. Bununla aynı dönemde girmiştik o fabrikanın mülakatına da beni almamışlardı. “Siz buraya fazla gelirsiniz efendim. Sizin lise mezuniyetiniz var,” diyerek nasıl da sepetlemişlerdi beni. Ben de bir halt zannetmiştim o sıra kendimi. Meğer torpil lazımmış. Böyle fitilini yakıp, patlayanından değil tabi, dayılı olanından. Bende bir amca var, bir de hala ama dayı yok. Bu Nebati’nin varmış. Bodur yalaka Nebati. İşi elimden almıştı. Onunla da kalmadı ki bu. Nereye el atsak uzandı. Falanca yıl, belediye yardım dağıtıyordu. Güzel de yardımdı hani. Kışı geçirirdim o vakit. Son iki kişi kaldık kurada. Yine bu Nebati. Karabasanım Nebati. Benim hâlâ dayım yok tabi. Onun bunun kapısında dura dura, ona buna yaltaklana yaltaklana, kazandı “Yalaka” sıfatını. Bodur Yalaka Nebati! Görmese ya beni. Hiç çekemem şimdi. Görmezden gelmek en iyisi. Ahmet Amca ikramiyeyi yine boyaya yatırmış. Evin duvarını boyatmışlar. Kızın güzel, mahalle varoş oldu mu? Duvar da bol bol boyanıyor tabi. Allah kolaylık versin. Benim de kız var. Büyük konuşmamak lazım.

“Mazlum! Mazlum! N’aber ya?”

Sana ne Nebati. Beni görmesen olmaz mıydı Nebati? Sen de bizim gibi kaldırım taşlarını sayarak yürüsen ölmezsin ya. Babadan iki daire, anandan dükkân, yalakalıktan kallavi bir maaş ve hanıma güzel bir iş olunca, gökyüzüne bakıyor demek ki insan. Biz de bir gün tadarız o günleri. Umut fakirin ekmeği. Rabbim zam vermesin.

“Oooo, Yala… Nebati! Zenginin duasından halliceyim işte. Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim çok şükür. Bankadan geliyorum. Ev kredisi aldık hanımla. Allah başımızdakileri eksik etmesin. Herkes ev alabilsin diye yeni bir sistem getirmişler. Harika olmuş.”

Sordum mu Nebati? Yalaka Nebati. Geri ödemesi yirmi iki bin, on yılın üstünde. Ben on bir bin alıyorum Nebati. Peşinat da istiyor. Bende o dediğin peşinat da yok Nebati. Don alacak para bulamıyorum, onu ne yapacağız Nebati? Bodur, yalaka Nebati. Sussan mı artık Nebati?

“Geçen hanımla da tatile gittik. Hani mazot fiyatlarının düştüğü zaman vardı ya, tam o zaman. Hemen doldurdum depoyu. Bir depo da stok yaptım. Her şey devletten beklenmez ya. Akıllı olmak lazım. Üç gün Akdeniz havası aldık. Ahh Mazlum, bi’ görsen oraları. Öyle güzel ki! Mazlum! Mazlum kendine gel! İmdat! Yetişin!”

Her zaman dediğim gibi güzel icat bu. Her işe yarıyor çok şükür. Ses de kesiyor mesela. Sağlam da yapıyorlarmış. Evelallah kullanmasını da iyi biliyorum. Üstüm başım hep battı. Yine sorunsun Nebati. Nefes alman sıkıntı, konuşman sıkıntı, susman sıkıntı. Bodur, yalaka Nebati. Çok şükür Nebati.

Kırk iki, kırk üç, kırk dört, kırk beş, kırk altı, kırk yedi, kırk sekiz, kırk dokuz, elli, elli bir elli iki.

“Hoşgel…”

Oldu mu şimdi Rahşan? Çocuklar ağlayacaklar, “Baba üzerindeki ne,” diyecekler, yemek isteyecekler, “annemiz nerede,” diyecekler,  “annemize ne oldu,” diyecekler. Bayılmanın sırası mı şimdi? Kolonya da alamadık ki. Rahşan! Rahşan! Bembeyaz yanakların da kıpkırmızı oldu. Keşke önce elimi yıkasaydım. Elbisen de battı! Rahşan! Rahhhhşan! Çocuklar meraklandı, bak. Uzaklardan uğultular geliyor, duyuyor musun Rahşan? Siren sesleri kimin için çalıyor Rahşan? Hava da soğudu sanırım, üşümeye başladı ellerim. Bu pis koku, bu yabancı eller, tanımadığım yüzler, seçemediğim sesler. Dı dııt! Aaa, olmadı! Mehmet kafalılar. Her zaman diyorum, çağı yakalamak lazım diye. Yoksa bunlar nakit mi çalışıyordu Rahşan! Offf ama Rahşan! Dedim sana! Neden bayılıyorsun? Belki de Nebati bitirmiştir limiti, Bodur yalaka Nebati. Herkes bana bakıyor Rahşan! Ellerim arkada kaldı. Dı dııt! Açılmıyor! Olmuyor! Rahşan! Dı dııt! Çocuklar! Dı dııt! Kira! Dı dııt! Erzak! Dı dııt! Zam! Dı dııt! Dı dııt Mazlum! Dı dııt!

Editör: Çisem Arslan

Kubilay Özer
Latest posts by Kubilay Özer (see all)
Visited 23 times, 1 visit(s) today
Close