İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Çiçekli Kütüphane

Sahilde. Boş banklar, rüzgârın ufacık kıpırtısıyla kumlara uzanan iğde yaprakları,  günbatımının ardından küreklere asılan balıkçıların telaşı… Gördüğü bu manzara karşısında  kimi insan iştaha doymayan bir yaşama sevinci ile dolar kimisi de her gün aynı manzaranın  sıradanlığına aldırış etmez. 

Çiçek Hanım aksayan sağ bacağının verdiği sızıya aldırmadan ağır adımlarla sahildeki  boş banklardan birine ilişiverdi. Ufukta kızaran güneşe kalın camlı gözlüklerinin ardından baktı  bir süre. Kütüphanenin anahtarlarını kocaman bir dünyayı içine alacak büyüklükte geniş ağızlı , modası geçmiş, pul pul derileri dökülmüş çantanın içine atıverdi. Okuldan çıkan irili ufaklı gruplar halindeki delikanlılar, genç kızlar yanından geçerken o aldırış etmedi. Kalın camlı  gözlüklerini eteğinin ucuyla sildi. Tuhaf gülüşmeleri, ince alaylı sözleri, imaları duymadı. Genç  kızlar belini kıvırdıkları eteklerini dükkan camlarına yansıyan görüntülerine kaçamak bir  bakışla kontrol edip salınarak yürüdüler. Delikanlılar dişisinin dikkatini çekmeye çalışan  geyikler gibi kalınlaşmış gür sesleri ile bağrıştılar.  

Çiçek Hanım kütüphane memuru idi. Kasabadaki tek lisenin sınıftan bozma, içinde  kimsenin kıymet vermediği belki de açmaya bile tenezzül etmediği rutubet kokulu kitapları ve  ansiklopedilerinin yıllardır sessiz bir içtenlikle başını bekleyen kütüphane memuru. Her sabah  elinde kocaman, bir bavulu andıran çantası ile ağır aksak, kimseciklere görünmeden bu sessiz  ve küf kokulu odaya geçer beklerdi. Akşamüstü yine kimseciklere görünmeden kapısını  kilitleyip usulcacık çıkar, sahildeki boş banklardan birine ilişir, uzun uzun ufka bakardı.  Kimseye aldırış etmeden kimsenin aldırış etmediği bir hayatın günleri böyle geçer giderdi.  Gerçek adı Çiçek Hanım bile olmayabilirdi. Ona bu isim doğuştan verilmemiş de sonradan  üstüne yapışmış bir lakap gibiydi. Nice insan vardır ki doğduğu gün adının insanı olur, sanki  başka bir isim verilse artık o ismin sahibi olamayacakmış gibi. Şahsiyetinde vücut bulan bir  isim. İsmi ile müsemma. Çiçek Hanım sanki dünyaya Çiçek Hanım olarak gelmemiş de onun  bir çiçeğin zıttı tüm bu özelliklerine rağmen hiç değilse bu isimle onurlandırılmıştı. Turuncuya  çalan kısa kesim keçeleşmiş saçlarını örten şapkasının kenarında, paslanıp boyaları dökülmüş çiçeği andıran bir broş vardı. Sonra her zaman ekseriyetle ütüsü bozulmuş, biyesi atmış çiçekli  bir etek giyerdi. Ona bakınca insan ister istemez menekşe, gelincik, zambak gibi hoş kokulu  çiçekleri değil de devetabanı, kaktüs gibi çiçekleri düşünebilirdi. Sonra biraz da ağzı bozuk,  insanla pek işi olmayan bir kadındı. Ağzının kenarında her daim, içsin içmesin bir dal sigara  olurdu. Çok nadir gülerdi. Gülünce bütün bir Manisa Ovası’nın tütünlerini tek başına içmiş gibi  sapsarı dişleri ortaya çıkardı. 

Çantasının ön gözünden Uzun Samsun paketini çıkarıp bir sigara yaktı. Sigarasının  uzayan külüne aldırış etmeden ufukta belli belirsiz salınan kayıklara pürdikkat kesildi. Bir  beklediği mi vardı bilinmez ama beklemek memuru idi zaten. Beklemek… Sabırla, her biri  birbirine benzeyen günler ardı sıra beklemek. Mühim bir şey olacakmış gibi beklemek. Hiçbir  şey değişmeyecekmiş gibi beklemek. Bir ömre nice beklemek sığdırılabilir. İşte onun da en iyi  yaptığı şey bu beklemek işi olabilirdi. Belki de sırf bu yüzden bir kütüphane memuru olmuştu. Koca Halam onun için, “Çok zeki bir kızdı. İki üniversite bitirdi. Ama kendi gibi bahtı da  çirkinmiş,” derdi hep. Emekliliğine sayılı günler vardı. Yakında kimsenin umurunda olmayan  küf kokulu kitapları bekleme işi bitecekti. 

Havadaki bulutlar acele bir işleri varmış gibi hızlıca geçip gittiler. Güneş, yavrusunu  kucaklayan ellerini birden çekiverdi. Çiçek Hanım da o vakit benim onu izleyen gözlerimden habersizce oturduğu banktan kalktı. Ben arkasından onunla ilgili sayısız düşünce ile doluyken  şapkasının altındaki bu baş hangi düşünceler ile doluydu? Ardından uzun bir süre öylece  bakakaldım. Kararımı vermiştim ona hiç sezdirmeden resmini yapacak emekli olduğu gün  hediye edecektim. Heyecanla eve koştum. Sokaklar bir nehir gibi akıyordu. Ayaklarım bir balık kuyruğu gibi kıvrandı, pat pat yere vurdukça sesi taş sokaklarda yankılandı. Kapıya  bir omuz atmamla Koca Halam yerinde zıpladı.

“Ayy! Ne bu telaş kuzum? Arkandan alacaklılar mı koşuyor?”

“Çok işim var be Hala. Sonra anlatırım,” dedim heyecanla. Merdivenleri nasıl tırmandım  bilmiyorum. Kağıdı, kalemi koydum önüme. Hemen bir eskiz çıkardım. Benim için hiçbir  anlamı olmayan bu kadının resmini yapmak için neden böyle heyecanlandım, bilmiyorum.  Yoksa bir anlamı vardı da ben mi henüz bilmiyordum. Bu düşüncelerle olduğum yerde sızıp  kalmışım. Halamın tıkırtıları olmasa sabaha dek uyurdum belki. Akşam uykusunu hiç sevmem.  Homurdanarak kalktım, göz ucuyla eskizlere baktım. Odanın kapısını açınca burnuma ocakta  kavrulan soğanın kokusu doldu. Koca Halam bir taraftan soğanları kavuruyor bir taraftan  çiçekli muşamba ile kaplı masaya zeytin, tabak, çatal koyuyordu. Beni görünce gözlüğünün üstünden bakıp, “Çok uyudun be oğlum. Acıkmadın mı daha? Hele gel de çayları dolduruver,” dedi.  Sonra dolaptan çıkardığı yumurtaları kavrulmuş soğanın üzerine kırıverdi. Kızarmış ekmekleri  sofraya koydu çabucak. Uyku sersemliği ile öylece kalmışım. Esnedim, gerindim. Çayları  doldurdum sonra. Sıcak ekmeği büküp yumurtanın böğrüne daldırdım. 

“Ne aylaklık yaptın bakayım bugün?”

“Hala, ahret sorgusu yemekten sonra değil miydi?”  

“A kuzum takılıyorum ben sana. Hadi ye, soğutma. Bak sen seviyorsun diye yaptım  soğan kavurmasını.” 

“Annem hiç yapmıyor. Ev soğan kokuyormuş günlerce. Zaten boya kokusunu da  sevmiyor hiç.” 

“E yavrum onun da huyu böyle. Titiz kadın.”  

Koca Halam dünya tatlısı kadındır. Ne zaman bunalsam, dertlensem soluğu yanında  alırım. O da bilir bunu. Fazla sormaz. Sonra hep çocukken sevdiğim şeyleri yapar.  

“Hala, Şu Çiçek Hanım var ya. Onun resmini yapacağım. Geçenlerde yakında emekli  olacak demiştin hani. Emeklilik hediyesi vereceğim resmi. Kabul eder mi sence?”

“O da nerden çıktı be oğlum,” dedi bir dikişte çayını yudumlayıp. “Konuşmaz o kimseyle.  Bakma sen memuriyeti yanmasın diye idare ediyorlar. Yoksa çoktan kapatmışlardı  tımarhaneye.”

“Neden ki? Sadece garip görünüşlü. Ne zararı var millete?”

“Yavrum, ne zararı olacak? Sen bilmezsin. Vaktiyle Erdek’ten bir çocuk sevmişti. Sonra  çocuk hapse düştü. Orada çok işkence görmüş dediler. Sonrası kötü haberi gelmiş. İşte bizim  Çiçek de bir daha toparlayamadı. Anası, babası rahmetli olunca da iyice içine kapandı. O  zamanlar rahmetli deden ricacı oldu da memuriyete devam ettirdiler. Kütüphane memuru  yaptılar. Yine de sen bilirsin. Yap resmini ver. Alır mı bilmem.”

Halam hâlâ bir şeyler söylüyordu. Dinlemedim. Aklımın başka bir yerde olduğunu  anlamış olacak sessizce sofrayı topladı. Sonra gazetesini alıp köşesine çekildi. Ben de ses  etmedim. Gece bölük pörçük uyudum, uyandım. Her gözümü açtığımda tuval, boyalar,  hırpalanmış her biri bir tarafa yaslanmış fırçalar dile gelecekmiş gibi bana baktı. Sabahı sabah  ettim. Güneş henüz ışımaya başlarken dayanamadım, kalktım. Halam henüz kalkmamıştı.  Sessizce ayakkabılarımı elime aldım, çeviklikle kapının mandalını çevirip kendimi denize akan  yola bıraktım. Sahile vardığımda kimsecikler yoktu. Çiçek Hanım’ın oturduğu banka oturdum.  Bir süre karşı adaları, suyun içinde oynaşan balıkları, uzakta ığrıptan dönen balıkçı motorlarını  izledim. Ortalık hareketlenmeye başlayınca etrafa bir göz attım. Simitçiden iki simit aldım, çay  bahçesine geçip demli bir çay söyledim. Akşamüstüne kadar vaktim vardı. Orda burada  dolaştım. Halamın zerdali bahçesine geçip ağaç gölgesinde uyukladım. Islık çaldım, birkaç dal  yonttum. Sonunda sükunete kavuştuğuma karar verince eve gidip malzemelerimi almaya karar  verdim. Koca Halam evde yoktu. Merdivenleri bir solukta tırmandım. Birkaç kağıt, kalem işimi  görürdü. Bu kez evden sakince çıktım. Ağırbaşlı olmaya karar vermiştim. Bütün akşamüstünü  sahildeki bankın karşısında duran çınarın gölgesinde bekleyerek geçirdim. Çiçek Hanım bir  bacağını sürüyerek ağır ağır yaklaştı, banka oturdu, sigarasını yaktı. İçimi tatlı bir huzur  kapladı. Birkaç gün böylece geçti. Her seferinde farklı bir açıdan gizli gizli eskizlerini çizdim,  hiçbirini beğenmedim. Mayıs sonuna doğru bademler çiçekten kabuğa döndüğü sıralarda artık  kararımı vermiştim. Günlerce odama kapandım. Sanki tuval bile dile geliyor, fırçaya  hükmediyor, boyalar boş durur mu elimi, parmaklarımı bir oraya bir buraya çekiştirip resme  yön veriyordu. Resmi bitirdiğim günün akşamı hayatta hiç olmadığım kadar mutluydum. Tuvalin kuruması için birkaç gün bekleyecektim. O huzurla güzel bir uyku çektim. Sonraki  günler hayatta çok mühim bir iş başarmış adamlar gibi sağda solda dolaştım. 

Bir akşamüstü Koca Halam elinde bastonuyla telaşla ve gözyaşıyla eve girinceye değin  kendimle gurur duydum, kendimi pohpohladım. Çiçek Hanım’a ertesi gün hediyesini  verecektim. Haftalarca bugün için sebatla çalışmıştım. Hediyeyi takdim ettiğimde onun  gözlerinde göreceğim mutluluğu hayal ediyor, kendimi büyük ressamlar kadar yüce  görüyordum. 

 *** 

O yaz bir rüzgâr gibi gelip geçti. Arada bir okulun kütüphanesine gönüllü göz kulak  olmak için gidip geldim. Kitapların arasında saatlerce düşündüm. Rafların tozunu aldım. Bazen  kitapların sessizliğine kulak verdim ve gizli gizli ağladım. Bir gün ilçeden bir adam gönderdiler.  Elinde tabela, birkaç çivi ve çekiç ile karşıma dikildi. Ben sormadan başladı anlatmaya. 

“Müdürler düşünmüş beyim. İyi etmişler ama değil mi? Şöyle tam ortaya asayım.”  Ağzından çıkardığı çivileri büyük bir iş yapıyormuş gibi oraya buraya çaktı. “Hah, işte oldu? Güzel oldu ama…” deyip geldiği gibi gitti. 

Kocaman harflerle yazılmış çiçekli tabelanın karşısında durup sessizce okudum.

“ÇİÇEK HANIM KÜTÜPHANESİ” 

Latest posts by Ebru Özdemir (see all)

Yorumlar kapatıldı.