İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cennetin Rengi Film İncelemesi

Yakın bir coğrafya, 1979’daki devrimden sonra adeta bir başkalaşım içine girip eski monarşinin yerini Şii merkezli bir hükümetin aldığı bir ülke İran. Fakat İran sineması deyince dışarıdan bildiğimiz bütün tabuları yıkan bir sistem var. Herkesin saygı duyduğu, Oscar’da bile sayısız ödül ve adaylığın olduğu bir sinema; İran sineması.

İçlerinde beğendiğim ve rüştünü ispat etmiş sayısız muhteşem film var. Daha önce de incelemesi yapılan “Kaplumbağalar da Uçar, Sarhoş Atlar Zamanı, Serçelerin Şarkısı, Bir Ayrılık’’ gibi sayısız kaliteli filmler var. Ama bugün içlerinden soyutluk kavramı ile sıyrılıp birçok başarıya imza atan ‘’Cennetin Rengi’’ filmini inceleyeceğim.

1999 yapımlı bir film kendisi. Orijinal adı “Rang-e khoda”dır. Anlamı ise “Tanrının Rengi” olarak geçiyor. Fakat İngilizce gösterime girilen yerlerde “The Color of Paradise” adı ile sunulduğu için herkesin aklına Cennetin Rengi adı ile kazılmıştır. Yönetmenliğini Majid Majidi’ nin yaptığı film Oscar’ da En İyi Yabancı Film adayı olmuştur.

Majid Majidi, İranlı yönetmen ve film yapımcısıdır. Birçok temayı işleyen yönetmen, filmlerinde en çok çocuklar üzerinden bu temalarını işler. Gençlik yıllarında tiyatro gruplarında rol alan yönetmenimiz daha sonra Tahran’ da Dramatik Sanatlar Enstitüsünde profesyonel olarak eğitimini tamamlamıştır. İran Devrimi’nden sonra Moksen Makhmalbaf’ın “Boykot” adlı filmi ile sinemaya ilgisinin arttığını anlayan Majidi 1992 yılında profesyonel kariyerine adım atmıştır. Birkaç uzun metrajlı filmden sonra ilk başarısı 1997 yılında çektiği ‘’Cennetin Çocukları’’ ile büyük çıkış yakalayan Majidi, 1998 yılındaki Oscar’ da Yabancı Dilde En İyi Film adaylığı kazanmış ancak ödülü o senenin en iyi işlerinden biri olan ‘’Hayat Güzeldir’’ filmine kaptırmıştır.

Filmde Muhammed doğuştan görme engelli bir çocuktur. Tahran’da körler yatılı okulunda okuyan Muhammed dönemin bitmesi ve okulların tatil edilmesi ile köyüne gidecektir. Ancak herkesin ebeveynleri gelip teker teker çocukları götürürken Muhammed bir gün boyunca babasını bekler. Sonunda babasının gelmesi ile köyde yaşayan yaşlı ninesi ve iki tane kız kardeşine kavuşan Muhammed yol boyu geçtiği her şeyi elleriyle hissetmeye çalışır. Duyduğu seslerin hepsini Braille alfabesi ile yazıya çevirmeye çalışır. Köyüne vardığında ise kardeşleri ve ninesi onu mutlu bir şekilde karşılamıştır. Fakat babasının en baştan beri fikri Muhammed’in eve gelmemesi, okula geri dönmesidir. Eşini kaybetmiştir ve köyde evlenmek istediği bir kadın vardır. Kadının ailesi ile düğün tarihleri belirlerken aklındaki tek şey ise Muhammed’in evde olmamasıdır. Bunun için Muhammed’i alıp görme engelli bir marangoza çıraklık etsin diye yanına verir. Muhammed’in babaannesi bu duruma baştan beri karşı çıkar ve sonunda Muhammed’i geri almak için yollara düşer. Yolda giderken hava durumunun çok ağır şartlar altında olması ile babaannenin eve dönmesini oğlu ikna etmiştir. Annesinin vefat edişinden sonra evlilik planları da iptal olan baba, Muhammed’i geri almak için marangoza geri döner. Evlerine dönerken bir nehir kenarından geçerken atın ayağı kayar ve Muhammed coşkulu şekilde akan nehirde sürüklenmeye başlar. Babası tereddüt etse de peşinden atlar ve sonunda gözlerini açtığında Hazar Denizi kenarında bulur kendini. Muhammed’i az ötede bulan baba, kucağına aldığı sırada yüzü tebessüm şeklinde olarak el parmağının birini çok az oynatarak film sonlanır.

Bu filmin sonu ile ilgili birçok teori olsa da bana göre Muhammed ölmüştür. Çünkü sonunda film boyunca aradığı tanrıyı bulmuştur ve bunun huzuru ile parmağını oynatmıştır. Bu detay ise filmin en vurucu sahnelerinden birinde yer alır. Marangoz ile olan konuşmasında Muhammed göremediği dünyada her şeyi hissetmek ister. Çünkü ona öğretilene göre tanrıyı görmek şart değildir. Tanrı her yerdedir, onu hissedebiliriz. O dokunduğumuz her şeyde sesini duyduklarımızdadır. Onun için ölürken yüzünde tebessümün olması ve parmağındaki hareketle beraber parıltı, tanrıyı hissetme olayı üzerine kuruludur. Bana göre sinema tarihinin en vurucu çocuk oyuncu repliklerini şöyle bırakıyor, sizlere de keyifli okumalar diliyorum.

”Kimse beni sevmiyor! Ninem bile! Kör olduğum için herkes benden kaçıyor. Eğer görebilseydim, diğer çocuklarla birlikte köy okuluna devam edebilirdim ama ta dünyanın öbür ucundaki körler okuluna gitmek zorundayım. Öğretmenimiz, Allah’ın bizleri diğer kullarından daha çok sevdiğini söylüyor ama ben diyorum ki, madem öyle, bizi kör yaratmazdı ki böylece O’nu görebilelim. Öğretmenimiz dedi ki, “Allah görünmezdir. O, her yerdedir. O’nu hissedebilirsin. O’nu parmak uçlarını kullanarak görebilirsin.” Allah’ı bulana kadar ellerimle her yere dokunacağım ve bulduğumda da, kalbimin bütün sırları dâhil, her şeyi anlatacağım.

Filmde Muhammed’in dış dünyada duyduğu ve hissettiği sesler huzur verici iken baba durmadan rahatsız edici sesleri tek başına duyar. Bana göre baba tanrıyı hissetme çabasına girmezken Muhammed’in bu çabası tanrının ona ”Ben kuşların sesinde bile varım” ifadesini verir. Ayrıca babanın gaddar biri olarak karşımıza çıkması bazı somut olaylarla seyircilere aktarılıyor. Muhammed’ i almaya giderken yerde sırt üzeri ters dönmüş kaplumbağayı görüp yanından geçerken. Babaanne, Muhammed’ i aramaya giderken yolda gördüğü çırpınan balığı alıp tekrar hayata tutunmasını sağlamıştır. Sonunda babaannenin vefat ederken gülümsemesi ise bu dünyadaki yaptığı iyiliklerin karşılığını bulması gibi yorumlanabilir.

Benim izlerken çok keyif aldığım ve beğendiğim filmlerden birisi oldu kendisi. Kesinlikle Muhammed’in enfes oyunculuğunu ve yönetmenin sinematografik performansını görmelisiniz. Filmi bitirip eleştirilerini okuyunca Muhammed’in gerçekten görme engelli olduğunu öğrendim. Ve benim için marangoz sahnesindeki repliği daha bir anlamlı hale geldi. Çok beğendiğim sahneyi alt tarafa bırakarak bu filmi kesinlikle kaçırmamanızı tavsiye ediyorum.

Sezer Sezgin
Latest posts by Sezer Sezgin (see all)

Yorumlar kapatıldı.