İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Balıkçı ve Oğlu Roman İncelemesi

İnsan soyu hikâye anlatmadan ve dinlemeden yaşayamaz. Mağara devrinden beri buna ihtiyaç duyuyoruz. Ölümün mutlak olduğunu bilinçle kavrayaran tek canlı türü olarak, durmadan mitos yaratıyoruz. Destancılar, hikayeciler, romancılar insana insanı anlatıyorlar. Çünkü diğer insanların hayatı bizi ilgilendiriyor. Romancı da yazarken kişileriyle birlikte yaşıyor, onlarla birlikte acı çekiyor, seviniyor, âşık oluyor, korkuyor. Daha doğrusu ancak böyle yazınca karakterler canlanıyor. Sanki çamurdan bir insan yapıp, içine can üflemişsiniz gibi. Eğer o can verme işini yapamıyorsanız, o insan çamurdan cansız şekil olarak kalıyor. Bu romanda da Mustafa ve Mesude’yi tanıyoruz, onların derdi bizim derdimiz oluyor.

S130

Bu sözleri Balıkçı ve Oğlu romanı için yaptığı röportaj sırasında bir soru üzerine cevaplıyor Livaneli. Gerçekten “insanı insana anlatma” derdi bütün sanat dalları için adeta bir başucu kaynağı gibi. Sinemada Zeki Demirkubuz’un imkânsız ve marazlı bir aşkı anlatmak için Kader filmi, resim sanatında Frida Kahlo’nun 1949 yılında yaptığı kaderinin ve aklının her daim bir köşesinde olan Diego’yu anlatmak için Diego ve Ben tablosu, tiyatroda Gogol’ün umutsuz ve insanı delirtecek derecede olan aşkını anlatmak için Bir Delinin Hatıra Defteri oyununda kullanılan tema ve asıl dert hep insanı anlatmak için aslında. Sürekli gözümüz, kulağımız başkalarının hayatlarının nasıl olacağı ile ilgili meraklara dalmak. Tabii elimizde böylesine asla şaşmaz bir konu varsa ve bir de onu işleyen her haliyle donanımlı olan bir insan varsa gerisi aslında lafıgüzaf. 

1946 doğumlu olan Livaneli, Ankara’daki eğitimini Stockholm’e giderek devam ettirdi. Orada müzik ve felsefe üzerine eğitim aldıktan sonra kariyerine 300’ün üzerinde beste ve 30 film müziği sığdırdı. Eserleri 40 dilde yayınlandıktan sonra, İspanya, Kore ve Almanya’da çok satanlar listelerine girdi. Yurt dışında çeşitli üniversitelerde konferans ve konuşmalar gerçekleştiren Livaneli’nin eserleri ise Missouri Southern State Universty’de ders kitabı olarak okutulmuştur. Kariyerinde önemli bir nokta olan Yunus Nadi Edebiyat Ödülü ve 30’un üzerinde ulusal-uluslararası ödülleri bulunmaktadır. Sadece yazarlık ve bestekarlığın yanı sıra siyaset, senaristlik ve yönetmenlik gibi meziyetleri bulunan Livaneli’nin bir elinde on parmak marifet varmış gibi adeta. İşte benim asıl hayran olduğum nokta bütün yönlerini geliştirip tek bir plan üzerine kendini kapatan bir insan olmaması. Bu tarz insanlar beni her zaman adeta büyüleyen bir yapıda olmuşlardır.

Roman aslında Livaneli’nin Cumhuriyet gazetesinde yazarlık yaparken yazdığı Yunuslar adlı bir hikâyeye dayanıyor. Aklında ne zamandan beri bir deniz romanı olduğunu belirten Livaneli, “Aslında Sait Faik, Hemingway eserleriyle beni bu deniz tutkusuna iten iki önemli şahıstır,” ifadelerini kullanıyor. Araya giren başka projelerin sonunda nihayet bir yıldır üzerinde çalıştığı eser tüm okurlarıyla geçen haftalarda buluştu. Hemen gidip heyecanlı bir şekilde aldıktan sonra adeta tüm günlerim dolu ve işlerimin olmasına rağmen fırsatlar yaratıp bir solukta bitirip heyecanını yaşadığım bir eser kendisi. 

Muğla’nın sıcacık bir deniz köyünde hayatlarını sürdüren Mustafa ve Mesude’nin hikayesi bu eser. Mustafa balıkçılıkla uğraşan (diğer köy erkekleri gibi), Mesude ise onun gelmesini bekleyen çok fazla gün içinde işi olmayan bir kadındır. Ama aslında bu çiftimiz böyle anlatıldığı gibi basit bir hayat sürdürmezler. Çiftin Deniz adında olan küçük çocukları Mustafa ile beraber bir gün denize açılır, her zaman olduğu gibi balık tutarlarken bir fırtınanın kopması sonucu tekneleri alabora olur. Mustafa kıyıya vardığında ise canının canı olan Deniz’i; işini, aşını, ekmeğini karşılayan deniz almıştır. Balıkadamların günler süren ceset araştırması sonucu nafiledir ve Deniz’in küçücük cansız bedenine ulaşılamaz. 

O günden itibaren depresif bir ruh haline bürünen çiftimiz derin bir sessizlik yemini eşliğinde etrafına kara bulutlar çekerek hayatlarına zor da olsa devam ederler. Yine Mustafa’nın sadece kafası yerde düşüne düşüne denize açıldığı bir gündür. Eskiden severek yaptığı bu iş onun için sadece ama sadece bir zevk olmasından çıkıp karın doyurma gayretidir artık. Kafasından geçen bütün düşünceleri tek başına yalnız dalgaların sesini duyacak kadar açıldıktan sonra bir sürenin ardından biri erkek biri kadın iki tane insanı yüzeyde sabit halde bulur. Teknesine alıp yardım etmeye çalışırken az ileride bir tane de bir bebeğe rastlar. Bebeğe içinde hala sönmemiş babalık duygusunun pelerinini takarak dört bir elden yardım etmeye çalışan Mustafa bebeğin içten ağlamaları karşısında derin bir nefes alır. Kıyıya vardığında bebeği teknesindeki sepete,diğer iki insanı da jandarmaya teslim ettikten sonra sepeti koluna takarak Deniz’i kaybettiği denizden bir Deniz daha bulmanın buruk sevinci ile eve gelir.  

Kitabımızın aşağı yukarı giriş bölümü böyle bir şey. Bundan sonra Livaneli; adeta bir işçi arının, kraliçe arının larvalarına baktığı gibi büyük bir titizlikle kurduğu kurgu ile ilerliyor kitabımız. Bana göre bu kurgunun güzel yerleri olduğu gibi insanı hem düşündüren hem de klişelere sokan bir yapısı var. Bazı yerleri tahmin edilesi. “Zaten böyle olması gerekirdi” düşüncesi akıllardan geçmiyor değil. Ama bu düşünce sanırım bana göre iyi bir şey. Çünkü insan tahmin ettikleri ile mutlu olur şaşırdıkları ile değil. 

Ben bir yazarın salt olarak bir konuda eser yazmasını asla sevmiyorum. Bu kitap bana göre şu an güncel bütün konularla ilgili en az birkaç bilgiyi cebimize sıkıştırıp bir sayfa sonrasına atlamamıza neden oluyor. Ben bir öğretmenim, coğrafya öğretmeni. Ve hala Ege ve Akdeniz’in bir sorunu olan yabancı balık istilalarına değinmesi beni çok mutlu etti. Çünkü kimse bir sınava girip üniversite kazanmak için uğraşılan çaba içerisinde bir öğretmenin çevreci görüşlerine yer vermez. Bunu merakla okuduğun bir şeyin içinde stres ve telaş olmadan dingin bir ruhla okuduğun zaman daha iyi özümsersin. İşte Livaneli bunu yaparak güzel bir dikkat çekmiş.  

Tabii değindiği konu sadece bu değil. Yıl 2015. Ege’nin binlerce kişiye yazları uğrak yeri olan Muğla’nın Bodrum beldesine bir bebek uğrar. Ama öyle bildiğimiz bir uğrama değil. İstemeyerek, bikinisi ile değil kırmızı t-shirtü ve mavi şortu ile cansız bedeni ile kıyaya vurarak. Hepimizin yüreklerini burkan Aylan bebeğin hikayesi… O zamanlar için mültecilerin dramını içimizde hissetmiştik. İşte Livaneli bu yarayı tekrar tekrar kavlatıyor bizler için. Bana göre asla unutulmaması gereken çok hususi bir mevzu.  

Sezer Sezgin
Latest posts by Sezer Sezgin (see all)

Yorumlar kapatıldı.