İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Kabus

Ne kadar uzun bir sokak. Uzun, sessiz ve karanlık. Sabah olmak üzere, gün doğacak gibi ama ay ışığı her adımımın önünde. Karanlık sokakta yürürken ileriyi görmüyorum, ama ay yukardan takip ediyor beni polis helikopteri gibi. Yürüdükçe önüm aydınlanıyor, arkam kararıyor. Arada bir arkama bakıyorum, ama sadece fısıltılar geliyor oradan. “Gitme, daha ileri gitme.” Sesler tanıdık aslında ama kime aitler hatırlamıyorum. Sonra paçalarımın ıslandığını fark ediyorum. Ayaklarımın arasından akıp giden yeşilimsi suyun rengi ay ışığında turkuaza dönüşüyor. Hatta biraz dikkatli bakınca suyun yüzünde renkli Japon balıklarını görüyorum. Sonra ayaklarıma çarpmaya devam eden küçük şeylerin onlar olduğunu var sayarak yere doğru ayaklarıma bakıyorum. Ay ışığı bakışlarıma bağlı; baktığım yeri aydınlatıyor, ama yeşil suyun içinde ayaklarımı göremiyorum. Ayağımın birini yukarı çektiğimde bir toynak görüyorum. Neden toynaklı olmak beni rahatsız etmiyor o an? Rüzgâr gibi dört nala koşuyorum bu sefer bataklık bir arazide. Her yerde ölmüş asker cesetleri var. Koşarken şarapnel çukurlarına basmamak için devamlı yere bakıyorum. Deliklere basmadan istediğim istikamete dörtnala koşuyorum. Kusursuz bir ahenk; keyfim hat safhada. Sonra önüme sağıma soluma düşen bombalar ve onların fırlattığı toprak parçaları. Görüşüm çok azaldı, ama yavaşlamadan koşmaya devam. Savaşın kaderi bana bağlı sanırım. Nedir bilmiyorum ama üzerimde önemli bir şey var karşı cepheye ulaştırmam gereken. Israrla ve korkusuzca o patlamaların arasında koşuyorum. Çok uzak değil varacağım yer, göremiyorum ama hissediyorum. Az kaldı, çok az. Dikenli teller dolu arazide. Ben koştukça daha daralıyorlar, alan bulmakta zorlanıyorum. Toynaklarıma bakıyorum, harley-davidson botlar var ayağımda. O şaşkınlığı atamadan tellere takılıyorum, ama yine de ısrarla koşmaya devam ediyorum. Koştukça daha çok dolanıyor bana teller. Hem batıyor hem de beni geriye çekiyor, derimi pençe gibi yırtıyorlar. Yere yığıldım, çok hızlı nefes alıyorum, nefesimin ısısı buhar gibi gecenin soğuğunda. At değilim artık ama asker de değilim. Tüfekler üzerime doğrulmuş, ama tutanları göremiyorum. Hangi millet bunlar, kollarında bayrak var mı diye bakıyorum. Birisi botlarımı çekiştiriyor ayağımdan. Baygın numarası yapıyorum belki öldürmezler diye. Ayaklarımı serbest bırakıyorum botları alıp gitsinler diye. Birinin miğferinde sıkıştırdığı sigara paketini görüyorum. Nerdeyse bitirmiş paketi, belli birkaç dal sigara kalmış. Sigaranın jelatininin içinde doğalgaz faturası var. Belli ki ek gelir için askerlik yapıyor bu adam. Ben de çok sıkıştım bu ay. Bir ek iş bulmam lazım. “Getir”e motokurye olurum belki. Bu arada teller boynuma kadar geldi, nefes alamıyorum, bayılmış numarasından vazgeçip aman mı dilesem. Yoksa ölüp gideceğim buralarda bok yoluna. Gözlerimi açtım artık, ne olacaksa olsun. Kızılderili yaşlı kadın, boğazıma dolanmış telleri kesiyor çelik halat makasıyla. Baltası belinde. Ama taze kan var üzerinde. Belli ki askerleri o öldürmüş. Ağzında izmaritini yakan sigara var. Dumanı beni öksürtüyor. Ne adi bir tütün. Galiba hala bir atım ben. Yoksa Kızılderili beni nenden kurtarsın? Ben ayaklarıma bakıyorum toynaklarım var mı diye. Kızılderili ise askerlerin çamurlu üniformalarını çamaşır makinesine atıyor. Şimdi çamaşır yıkama zamanı mı? Ölüyorum ben. Ölüyorum. Durdursana kanayan yaralarımı. 

Latest posts by Erdem Kıralı (see all)

Yorumlar kapatıldı.