Azgın su kalmadı ortalıkta. Hepsi dinginleşti. Yüz metre ötede bir kalabalık var. İşitseniz ya da yalnızca gözlerinizin yardımıyla bile olsa bir biçimde, ürpertici bir kalabalığın toplaştığını anlardınız. İşitebiliyorum, gözlerimde de belli bir oranın dışında büyük bir bozukluk bulunmuyor ama ben bu kalabalıkta bulunan kargaşa dolu havayı göremiyorum. Alıştım artık. Sanki birileri tepemize dikilmiş, ellerinde mikrofonlar ile “Alışsanız iyi edersiniz!” diyerek kötücül bir alaya girişmişler. Varsa böyle birileri, gerçekten var olabilmişlerse ama haklarını teslim ederim, işlerinde başarılılar. Ya kulaklar sağır olacak bu gidişle, ya da tek bir yürek kalmayacak yeryüzünde.

Yaşadığım duyguyu tam olarak ‘umutsuzluk’ sözcüğüyle açıklamaya yeltenen ve elinden gelse başka bir sözcük de kullanmayacak olan kimseler oldu. Bana önem vermedikleri buradan belliydi. Kime önem veriyordu onlar? Yalnızca nerede olduğunu bilmedikleri bir umuda. Oysa yaşamın tamamen bir umutla yürütülemeyeceğini, bunun körlükten başka bir getirisinin olmayacağını bilmiyorlardı. Bu umutla birlikte, kötümserliğin de yüreklerine bulaşmasının gerekli olduğunu, ne de olsa bitip gidecek olduğunu düşündükleri günlerin de hiçbir zaman bitmeyebileceğini bilmeleri gerekiyordu. Benim nasıl olup da yüreğimi büsbütün kötümserliğe buladığımı ve böylelikle bu, yanılgı dolu yaşamı başlattığımı anlatmaya gerek yok. Düşüncelerimde de değişim yok, yalnızca onların gerçek olmayacak bir düşe dönüştüğüne dair sarsıcı bir duygu her yanımı sarmış, sağa sola çarparak yaşamama sebep olmakta. Yine arada bir kendime sorular soruyor, kayıtsızlığımın yarattığı sızıyı bu sorularla daha da körüklüyorum. Dünya neden böyle bir yer? Şu insanlar, onları kim önemsiyor? Üzerlerinden kazanç sağlamak peşinde herkes. Amerikan başkanından, köşedeki mağaza işletmecisine kadar. Ben de onlardan biri miyim? Hayır. Kimse ellerini ovuşturup, suratıma pis pis bakmaya kalkmasın. Asla kullanamayacaklar beni.

Arkadaşlarım da yok değil. Bunlardan biri Ergin’dir. O, üzerinden en çok kazanç sağlananlardan biri midir, bunu bilmem ama en fazla aldatılanlardan olduğunu söyleyebilirim. Aldanmaktan başka da bir çıkar yolu yoktur Ergin’in. Hamaldır. Yük taşır. Sırf yük taşır. Başka bir işi yoktur. Her günün sonunda, otogardan çıkıp da sokağımıza vardığında, Esenler’in en talihsiz insanlarından birini gördüğümü sanırım. Belki sanmak da değildir bu, düpedüz bilmektir. Ergin’den daha talihsizi karşıma çıkana kadar, onun talihsizliğini yere göğe sığdıramamak hakkını kendimde görmeye devam edeceğim.

Ergin, sokağımıza bakan pencerenin karşısında, hemen sol çaprazında oturur. Bir bodrum katta yaşar. Nasıl yaşar, nasıl geçinir, bilmem. Bir kez yakınında gezinirken evine göz ucuyla bakacak olduğumda, soluk ve yer yer de dökük duvarlarla karşılaşmıştım. Olmalı ki, ederi düşük olduğundan kalabiliyordu bu evde. Evi hakkında daha ayrıntılı bir gözlem yapma şansım olmadı. Sanırım Ergin, beni evine çağırmaya hep çekindi. Bu çekincesini görünce, ben de fazla üstelemedim. Utanmıştım ama neden, niçin utandığımı inanın bilmiyorum.

Sürekli olarak yanıma gelir, ufak, daracık balkonumdan sokağa bakmaktan büyük keyif alırdı. Onu öyle görünce, yükseklere uçtuğunu, Hezarfen söylencesi gibi dilden dile, yüzlerce yıl yaşatıldığını sanırdınız. Bir kat yükselmek, onun için paha biçilemezdi. Hele bu bir kat yükseldiği gün işten güçten sıyrıldığı bir gün olsa, değmeyin keyfine! Böyle dediğime de bakmayın, işten kaçmayı istiyor değildi Ergin. İnsanca bir yaşamın da var olduğunu hatırlamış olurdu sadece. Sarı saçlı, mavi gözlü, uzun boyluydu. Saçları dökülmeye başlamış, ön kısımları seyrekleşmişti. “Bu dökülen saçlar olmasa…” diyordum içimden. “O zaman görünür olurdun ulan Ergin!” En büyük kavgası buydu onun. 

Kitap okumaya başladı Ergin. Sürekli sigara içmek artık onu yormuş olacak ki, bir gün kitaplığıma gözünü dikip, “Bir tane alsam mı?” diye sordu. “Hangisini istersen!” dedim. Sevinç içinde bir tane aldı. “Bunu okuyacağım.” dedi. Şaşırmıştım. Elindeki kitap, nereden bakılsa, bin sayfa vardı. 

“Adam tutup da bu kadar yazmışsa, bir bildiği vardır.” dedi, gülerek.

Böyle şakalar yapmayı severdi. Elindeki kitaba yaraşır bir okuma yapamayacak sanırdınız bu şakaya bakarak ama sonuç hiç de öyle olmadı. Ertesi gün, ilk doksan sayfayı okuduğundan söz etti.

“Ağabey! Baksana, bir diyeceğim var. Bu kitabı biraz okudum. Konuşulacak o kadar yanı vardır, biliyorum ama benim de takıldığım bir şey var. Karenina trenden iniyor ya hani, bir de şu subay ile annesi var, sonra Karenina’nın kardeşi de yanında. Güzel, çok güzel roman ama bak, o sırada orada sırtına yük binmiş hamaldan öyle bir söz edip geçiyor. Hiçbir önemi yok o hamalın sanki! Bin sayfa yazmışsın, bir sayfa da şu hamala ayırsana be adam!”

Yine gülüyordu ancak bu defa, söylediği sözlerin gülünç karşılanmaması için gülüyordu. “Haklısın Ergin.” dedim. “Hamaldan da söz etmek gerek. Devamını da oku hele!” Bir sigara yakıp, balkona geçti. Oradan seslendi bana.

“Sen yazar adamsın, ağabey! Bir hamalı yaz, yazacaksan! Hoş, baş karakter yap demiyorum ama en azından birkaç sayfanı ayırsan da olur.”

“Olur.” dedim yine gülerek.

 Bir adam hamal olur, yükler taşır, sıkıntılar görür de hiç aşık olmaz mı? Kuşkusuz olur. Hele yükünü taşıdığı bir kadınsa bu, böyle aşk ne güzel olur! Anlatıcı için değerlidir. Dinleyen can kulağıyla dinler. Yaşayana sormak gereklidir bir de. Onun için bunda nasıl bir güçlük, nasıl bir ağırlık vardır, kim bilir! Sordum bir gün.

“Sorma ağabey!” dedi. “Aldım yükü sırtıma. Tabi ben daha bilmiyorum kimin yükünü taşıdığımı. Gençten bir adam tuttu beni önce. Sonra bir baktım, bir başkası var. Bir kadın. Ayaklarını gördüm önce. Yükümün altından, ne kadar net görebilirsem işte onu, baktım yüzüne. Öyle güzeldi ki! Sonra şu romandaki gibi saydım kendimi. Baksam ne olacak dedim. Bu kadın Karenina olsun, bu adam kardeşi, şu yoldan geçen de o adi subay… Ne olacak başka? Ben de hamalım. Kim bakacak yüzüme?”

Bir gün, dayanamadım sordum.

“Ergin! Sen ne kadar kazanıyorsun?”

Şimdi kazancını açığa vurmak olmaz, benim kazandığımdan düşüktü epey.

“Ben de o kadar kazanıyorum.” dedim. “Ne fark var aramızda? Benden çok insan görüyorsun hem sen.”

Yemedi. Her şey iyiydi de bununla övünmesi gerektiği gibi bir anlam çıkarmış olmalıydı sözlerimden, bu da oldukça kırıcıydı.

“Öyle değil işte! Hiç insan görmüyorsun belki günde. On günde bir görsen ne olacak? O insan seni görür. Sever, sevmez, ben bilemem ama yine de görür. Beni kim görüyor ağabey? Bir sen gördün işte! Neye yarar? Ben onun beni görmesini istiyorum. Sırf onun yüzünden otogar dışından iş almaya başladım. Geçen yine o tuttu beni.”

“Sonra ne oldu?”

“Ne olacak? Paramı verip gönderdi. Alın terime saygı duyduğunu gördüm ama neye yarar? Beni görse olmaz mıydı? Beni bağıra çağıra geri çevirse, gözlerimi oysa gözlerine bakıyorum diye ama yine de beni görse, olmaz mıydı?”

Şöyle durdum, düşündüm. Bir sonuca varma çabasından uzaktım. Öylesine, olsa olsa süre kazanmak için düşünüyor gözüküyordum. Bir hamalın öyküsünü kim anlatmaya kalksa, günleri sancıyla geçer, kıvranır durur sanıyorum. Nereden bulup çıkaracak bir hamalın öyküsünü? Bir hamalın öyküsü var mı? Olanak tanısalar olacak da olanak tanıyan var mı? Sırtına vurdum bir iki defa.

“Olmazdı, Ergin.” dedim. “Olmazdı.”

Varol Mengüverdi
Latest posts by Varol Mengüverdi (see all)