İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Biliyorum Aşkım

Onun hayattayken zevk aldığı, mutlu olduğu şeyler bugün bana acı veriyor ama mazoşist bir ruh hastası gibi o defterden vazgeçemiyorum. Ruhum hasta zaten. En azından eksik artık, yarısı yok sanki. O da hastalık sayılmaz mı?

Dağınık, toplanmayan bu koca yatakta uyanıyorum her sabah istemesem de. Yanımda uzanan ise akşamdan açık sayfalarıyla o defter. Boş boş baktığım televizyon karşısında koltukta sızıyorum çoğu akşam. Kucağımda yine açık sayfalarıyla o defter.

Yüzlerce fotoğraf var, telefonda kamera kayıtları, beraber selfiler ama hiçbiri bu defterin yerini alamıyor. Kurşun kalemle yazmış, hızlıca ama yine de düzgün. Hiç silgi izi yok, en fazla üstünü karalamış birkaç kelimenin. Karalanmış kelimelere takılıyorum en çok. İmla hatası diye mi yoksa daha güzelini buldu diye mi çizmiş o kelimeyi, merak ediyorum. Kayıp eşya bürosu, bayram mendilleri, hapishaneden uçurulan kara uçurtma, düğünde yapılan gelin adayı listesi, trende poker partisi…Birbirinden alakasız gözüken onlarca kısa hikayeler, ama bir o kadar hepsi birbiriyle bağlantılı. Çünkü onları yazan kalemi tutan aynı el, akan zihin aynı zihin. Onun ruhunun katmanlarında yolculuk ediyorum uçları kıvrılmış, sayfaları yıpranmış defterini okurken. Çok özlüyorum onu çok.

Turuncu kapaklı, çizgili basit bir kırtasiye defteri esasında ama o kadar ağır ki eziliyorum. En arka sayfalara elim gitmiyor. Son zamanlarında yazdıklarını okuyacak yüreğim yok. En büyük korkum, benden bahsetmemiş olması ya da bilirsiniz işte imalı bir cümlesi sonrası kalan tüm hayatım boyunca suçluluk duygusu. İyi ki tarih koymuş tüm sayfalara yazarken. Mart 2018 öncesi rahat geziniyorum sayfalarda. 2018 Mart’taydı mutfakta yığılıp bayıldığı o gün. Acil servis, testler, sonuçlar, üzgünüm diye başlayan doktor cümleleri. Nasıl okuyabilirim Mart 2018 sonrası yazdıklarını? O kelimeler orda, yazıldılar, aktılar şelale gibi ve biriktiler o arka sayfalarda. Derin bir nefes alıp dalsam o su birikintisine. Belki rengârenk balıklar ve mercanlar bekliyordur beni. İki tane yunus gelir belki yanıma, yüzgeçlerini tutar gezerim onun hayal aleminde. Deniz atlarına binmiş su perilerinin ona söylediği veda şarkılarını dinlerim. Vuslatı beklerim usulca o mercanların arasında. Bir emin olsam, dalıcam arkadaki sayfalara ama yok. Korkuyorum karışılacaklarımdan.

Onu çok mu üzdüm, hem de bu kadar onu severken. Bildiğim kadarıyla hayır. Ama sevgimi gösteremedim ki, dökemedim kelimelere onun gibi. İçimde yandı aşkı hep, o bilir, o sezer dedim kendimce. Ya bilemediyse ya sezemediyse. İşte o zaman bir girdap oluşur o şelalenin altında ve beni çeker içine. Ne yutar tam yok olayım ne de serbest bırakır gideyim. Öyle hapis, öyle aciz kalırım oralarda.

Bahçedeyim, akşam üstü, hafif kestiriyorum salıncak kanepede. Gün batımı bir meltem yollamış, üfürüyor kucağımdaki defterin sayfalarını. Elimin yapamadığını rüzgâr yapar belki diye serbest bırakıyorum sayfaları çaktırmadan. Gözümü bir kaçırıyorum, bir bakıyorum çevrilen sayfalara. Sonuna geldikçe defterin kopya çeken öğrenci gibi göz ucum hep sayfa başlarına yazılan tarihlerde. En sona geldik nerdeyse ama Mart 2018’i geçmedik hala. Hastalandıktan sonra hiç yazmamış diye düşünmüştüm ki arka kapaktan önceki son sayfada kaldı defter. Rüzgâr sustu bir anda, kapak kapanmasın diye. Defter dile gelmiş gibi okutturuyordu son yazılanları bana. Sanki sahibine ait bir ulaktı ve son görevini yapıyordu. Tarih 17 Ocak 2019’du. Off, tarih bile acıttı içimi. Ölmeden iki gün önce yazmış. Sadece tarihi okudu diye ağlar mı adam? Ağlar, ağlar. Artık ulak görevini tamamlamıştı ve bana düşen o tarihin altında yazılanları kucaklamaktı. 

17 Ocak 2019

Nerdeyse bir yıl oldu kanser olduğumu öğreneli. Ne zor bir yıldı.  Kemoterapiyi bırakalı on gün oldu. Doktorlar da ısrar etmediler devam etmem için. İsteğimi kabul edişlerinden sonucu onların da kabullendiğini anlamıştım. Ben hazırım da Hilmi hiç hazır değil. Dudaklarını ısırıyor söyleyemediği veda cümleleri için, gözyaşlarını kuytulara gidip döküyor, biliyorum görmesem de. Ben onun içini hep bildim, görmesem de duymasam da. Çok sevilmiş bir kadın olduğumu bilmek teselli oluyor bana. İsterdim ki gerimde bir kız çocuğu bırakmış olsaydım ona. Saçlarını ona ördürsün, babacım diye sarmalasın onu, mutfakta beraber sofra kursunlar, albümlerden, videolardan beni ansınlar. Hilmi’m tek başına nasıl aşacak? Onun içinde yanar yangınlar ama kimse göremez ki getirip su döksün. Bir ben görebilirim onun içini. Bir ben bilirim onun o yumuşak kırılgan kalbini. Bazen düşünüyorum ona son cümle söyleyecek olsam ne derdim diye, sanırım şu olurdu; “Biliyorum aşkım, biliyorum. Ben de seni çok seviyorum.”

Latest posts by Erdem Kıralı (see all)

Yorumlar kapatıldı.