İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bi’ Baktılar Yoksun

L şeklindeki devasa, uzun, geniş ve beyaz koridor boyunca sürüklenen serum ayaklığının tekerleri büyük bir gıcırtıyla ilerliyordu. Gecenin kasvetli ve boğucu sessizliğini bozan tek hayat belirtisiydi bu gıcırtı. Özenle döşenmiş ve her daim pırıl pırıl parlayan fayansların arasındaki boşluklar, hastaların koridoru aşındıran ayak sürümeleri yüzünden iyiden iyiye derinleşmişti. L koridorun dönemecinin tam üzerindeki floresan lamba, korku filmlerini aratmayacak bir şekilde yanıp sönüyordu. Yangın merdiveniyle kapı komşusu olan dört yüz beş numaralı odada ölümü bekleyen sekiz hastanın sekizinin de başında sessiz dualar okunuyordu. Dört yüz altı numaralı odadaki yaşlı adamın durumu içler acısıydı. Bir hafta içinde geçirdiği dört ameliyat vücudunu iyice zayıflatmıştı. Doktorlar yarasının açılıp içeride biriken iltihabın temizlenmesi gerektiğini söylüyordu. Ama adam bir kez daha bayıltılırsa bir daha uyanamayabilirdi. Bu yüzden adam uyutulmadan yarası açılmıştı. İki kolundan ve iki bacağından dört asistan hekim sıkı sıkıya kavramış, yanı başında gözyaşlarını içine akıtan yaşlı karısının gözlerine bakarak sessizce yardım dilenen adamın adeta cellatları olmuşlardı. Erkekler koğuşunun tamamına kesif bir sidik kokusu hakimdi. Gece nöbetçisi, iri yapılı hemşirenin süründüğü esanslar, pansuman odasından ince ince sızan tentürdiyot kokusuyla birleşince, insanın başını döndüren bir mezarlık pusu, gözle görülmez bir şekilde havaya çörekleniyordu. Hastalarına refakat edenlerin çoğunun teni, yaz sıcağında günlerdir su yüzü görmemişti. Kadınlardan ve erkeklerden yükselen ter kokuları kimseyi rahatsız etmiyor gibiydi. Sıradan bir insan bünyesinin kaldıramayacağı kadar büyük acılar çeken insanların kaldıkları odalarda pencerelerin kolları çıkarılmıştı. Odalar, yukarıdan açılan küçücük pencereciklerle havalandırılıyordu. Çektiği acılara dayanamayacak durumda olan hastaların, hayatlarını sonlandırması için herkesin uyuduğu bir anda, son bir gayretle yatağından yekinip atacağı birkaç adımla pencereye, oradan da sonsuz huzura ulaşabilmelerini engellemek için alınmış bir önlem olduğunu çok sonra anladım. Burada intihar, rutin bir olaya dönüşmüştü. Daha birkaç gün önce, ergenliğini daha yeni atlatmış bir kızın, çektiği acılara daha fazla dayanamayıp vücuduna bağlı iğnelerden birini kullanarak damarlarını kesip yaşamına son verdiği konuşuluyordu sessiz kalabalık arasında. Gerçek miydi? Gerçekten böyle bir şey olmuş muydu? Yoksa bu da gördüğüm kabuslardan bir tablo muydu? Hala tam olarak bilmiyorum. Kolay değildi bir insanın bu denli büyük acılar çekmesi. Vücutları kesiliyor, içlerinden irili ufaklı parçalar çıkarılıyor, sonra geri dikiliyordu. Genelde bütün bu işlemler onlar uyurken gerçekleşiyordu. Esas çile uyandıktan sonra başlıyordu. Dirsek içlerinden serumlara bağlanmış hortumlar, şahdamarından verilen yakıcı ilaçlar, idrar yolundan içeriye sarkıtılmış sondalar, karın boşluğundan damla damla alınan kirli kan… Ava kurban gitmiş vahşi bir hayvanın, avcılarından merhamet dileyen bakışlarıymışçasına hasta bakıcılara, asistan hekimlere, hemşirelere atılan bakışlar… Yemeden, içmeden geçirilen uzun günler ve geceler… Bakıma muhtaç kalmanın verdiği derin vicdan azabı ve insanın ölümü arzulayışı… Bir insanın çekebileceği en büyük acıları pencere kolları olmayan odaların içine sıkıştırmışlardı sanki. Gecenin sessiz kasvetine kulakla duyulmayan, yürekle hissedilen yardım çığlıkları, isyanlar, yakarışlar, küfürler, beddualar karışıyordu. Serum ayaklığının çıkardığı gıcırtı, insanların gerginliğini daha da arttırıyordu. 

“Kahvaltı…” Babamın dudaklarından dökülen tek kelimeydi. Tam yirmi iki gündür yemek yememişti. Bu yirmi iki günde sayısız ameliyata girip çıkmıştı. Kanser bütün vücudunu sarmadan evvel bağırsaklarındaki yaranın alınması gerekiyordu. Aşırı kiloları böbreklerinde yağlanmaya sebep olmuş, onu hızlı bir ölümden bu sağlıksız durum kurtarmıştı. Ne tuhaf bir çelişki! Haftalardır hekimlerin kendisine uygun gördüğü mamalar ve ilaçlarla besleniyordu. Yetmiş yıllık bir ömrün son demleri sidik kokan hastane odalarında bir lokma ekmeğin hayalini kurarak ve geçmişine hayıflanarak geçiyordu. Bir insan daha nasıl yıkılabilirdi ki? İlaçlar… Her gün alınan ilaçlar… Her öğün yemek gibi, su gibi, umut gibi alınan ilaçlar… Aynı anda hem şifa veren hem de tehlike saçan ilaçlar… İçildikçe insanı biraz sağlığa, biraz ölüme yaklaştıran ilaçlar… “Kahvaltı…” diyordu babam. Dudaklarını açmadan, dilini kıpırdatmadan. Sanki yüreğinin derinliklerinden konuşuyordu. Yetmiş yılın bütün ağırlığıyla, omuzlarına yüklenmiş olan bütün sorumluluklarla… Yetmiş yılın sonunda benden tek bir dileği vardı; “Kahvaltı…” Konuşamıyordum. Kelimeler karın boşluğumdan mancınıkla fırlatılıp damağıma çarparak parçalanıyordu sanki. Babama erişemiyordu. Utanıyordum. Onun için hiçbir şey yapamamış olmaktan, onu hayata döndürememekten, çürümesini engelleyememekten utanıyordum. “Kahvaltı…” diyordu babam. Belki de son isteğiydi bu benden. Yerine getiremiyordum. Dünyanın bütün yükü omuzlarıma yüklenmiş gibiydi. Babamın her “Kahvaltı…” demesinde saçlarım biraz daha beyazlıyor, belim biraz daha bükülüyordu. Uzun ve geniş L koridorun bir ucundan diğer ucuna yüz yıllar boyu süren bir yolculuk yapıyorduk. Altında ezildiğim her başarısızlık, babamı hayata geri döndürememenin yarattığı her vicdan azabı saniyeleri asırlara çeviriyordu. 

Dört yüz on bir numaralı odanın önünden geçerken durdu babam. Yavaş hareketlerle kaldırdığı bakışlarını içeride yatan adama yöneltti. Odanın kapısına kocaman, kırmızı bir yıldız yapıştırılmıştı. Hekimlerin dışında kimsenin girmemesi gereken bir odaydı bu. Adamın ince bağırsağından iki metrelik kısım alınmış, makatı kapatıldığı için dışkısını rahat yapabilmesi adına bağırsaklarından dışarı doğru bir torba sarkıtılıp dikilmişti. Adamla göz göze geldiler. Yüzünde bir çizgi dahi oynamayan adama, geçmişini, geleceğini görür gibi baktı babam. Baktı ve yineledi; “Kahvaltı…” 

Ayaklarım artık tutmuyor gibiydi. Aylardır hastaneden dışarı adımımı atmamıştım. Sıcak hava nefes almamı zorlaştırıyordu. Vücudum yapış yapıştı. Sidik kokusu elbiselerimi delip geçmiş, tenime işlemişti. İnsan olmaktan çıkmış gibiydim. Terliklerin içinde yapış yapış olmuş ayaklarıma baktım. Tırnaklarım siyahlaşmaya başlamıştı. Acınacak hâldeydim. Babamı yatağına yatırıp hastane tuvaletinde soğuk suyla yıkanmaya karar verdim. Tuvalete yaklaştıkça kokular birbirine karışıyor ve uyuşturucu etkisi yaratıyordu. Artık kokulardan tiksinmiyordum. Alışmıştım. Eskisi kadar kusmuyordum da. İnsan mecbur kalınca her şeye alışıyordu. Tuvaletten içeri girdiğimde dört yüz on üç numaralı odada yatan ince uzun adamın gizli gizli sigara içtiğini gördüm. Kimseye söylememem için yalvarırcasına baktı. Görmezden gelip kendimi kabinlerden birine attım. Klozetin etrafı kusmuk gölüne dönmüştü. Midemde bir şeyler kıpırdıyor gibiydi. İğrenmediğim için kendimden biraz daha uzaklaştım. Gözlerim kararmaya, başım dönmeye başladı. Sabahtan beri hiçbir şey yememiştim. Açlıktan bayılmak üzereydim. Derinden ritmik bir şekilde trampet seslerinin geldiğini duydum. Titreşimlerini beynimin kıvrımlarımda hissediyordum. Sesler gittikçe yaklaşıyor, büyüyor, toklaşıyordu. Korkuyordum. Aylardır duyduğum inleme sesleri, ağıtlar, haykırışlar sanki bu seslerde birleşmiş ve bir kasırgaya dönüşmüştü. Az sonra ben de bu kasırgaya kurban gidecek ve sonsuza kadar gökyüzünde asılı kalacak olan bu haykırışların bir parçası olacaktım. Yerimde çakılı kalmıştım. Hareket edemiyordum. Sesler daha da yaklaşmış, artık sanki kulağımın birkaç santimetre açığına yerleşmişti. Alnımdan ter boşalıyordu. Son duamı etmeye bile fırsat bulamadan devasa bir balyoz sol tarafımdaki duvardan içeriye girdi. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Yorgunluğumdan beklenmeyecek çeviklikte bir hareketle topuklarımın üzerinde geriye doğru dönüp kendimi L koridora attım. Devasa koridor sanki daralmış, duvarlar beni sıkıştırıp yorgun bedenimi boş bir çuvala çevirmeye yemin etmiş gibiydi. Gittikçe daralan duvarlarla birlikte nefesim de daralmaya başlamıştı. Çığlık atmak istiyordum. Ama bunu yapmak için bile gücüm yoktu. Az önce tuvalette beni teğet geçen balyoz bir iken bin olmuş, koridorun duvarlarına inmeye başlamıştı. Duvarlar büyük bir gürültü ile deliniyordu. Deliklerden toz yerine irin akıyordu. Safran sarısı bir irin siyahlaşmış ayaklarımı görünmez hâle getirmişti. İrin havuzu hızla yükseliyordu. Babama koşmak, onu kurtarıp dışarı çıkarmak son anda aklıma geldi. Fakat artık çok geçti. Sarı havuz içinde adım atmak imkansızdı artık. Bütün kuvvetimi toplayarak babamın kaldığı dört yüz dokuz numaralı odaya doğru yöneldim. Güçlükle de olsa babamı görebildim. Gözlerini bana dikmişti. Kımıldamıyordu. Sadece bana bakıyordu. Dudaklarını oynatmadan yine aynı şeyi söyledi: “Kahvaltı…” Ağzımı açamıyordum. İrin burun deliklerime kadar yükselmişti. Artık nefes alamıyordum. Hayata dair gördüğüm son imge babamın donuk, çaresiz ve beklenti dolu bakışlarıydı. Kulağımda yankılanan tek bir ses: “Kahvaltı…”  Daha fazla dayanamıyordum. Kendimi kaderime teslim ederek ölümü beklemeye başladım. Gözlerim ağırlaştı. Nabzım yavaşladı. Artık belli belirsiz, bir yavaşlayan kalp atışlarımı bir de babamın insanın vicdanını delip geçen sesini duyuyordum. Gözlerim kapandı. Nefesim iyice yavaşladı. Derin bir sessizliğin içine gömüldüm. Gözlerimi güçlükle açtığım zaman güneş yeni doğuyordu. Oturduğum refakatçi koltuğunda kan ter içindeydim. Tepemde babam dikilmiş, gülen ve umut dolu bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Elinde plastik bir kahvaltılık… Sanki cehennemin en zorlu katmanlarına kadar inmiş, ölümün bizzat kendisiyle yumruk yumruğa dövüşüp onu alt etmiş gibiydi. Saatlerce dudakları açılmadan konuşan bitkin adamın yerini şen şakrak, hayat dolu, capcanlı bir yeni yetme almıştı. Plastik kahvaltı tabağını bana uzattı: “Kuvvetli ye. Bugün geri kalan hayatımızın ilk günü. Beni taksiye bindireceğin zaman güçlü olman gerek. Bakma öyle. Ben yemem bunları. Kendimi günlerdir evdeki kahvaltıya hazırlıyorum.” Bütün sıkıntılar geride kalmıştı. Yeni bir gün doğmuş, yeni bir umut filizlenmişti. Her sabah beni kabuslarımdan uyandıran ağıt sesleri bu sabah duyulmuyordu. O günlerden aklımda kalan tek şey kafasında bonesi, elinde eldiveni, üzerinden buharlar çıkan seyyar arabasıyla odaların önünde durup bağıran orta yaşlı adamın sesi: “Kahvaltı…”

Latest posts by Taner Çelik (see all)

Yorumlar kapatıldı.