Yazar: 18:00 Öykü

Ben Bilmem Beyin Bilir

“İtaat et, rahat et!” diyenlerin babasına rahmet. Öte dünyada zebanilerle karşılaşmasınlar inşallah. Ben karşılaştım. Hem de bu dünyada.

Babam, rahmetli anacığıma kök söktüren cinstendi. Nur içinde yatasıca o da inadından hiç geri durmazdı. Kakışır dururlardı. Onlar tepiştikçe ezilen biz çimler olurduk. Kardeşim Ali, ablam Hayriye ve bendeniz Fevriye. Babaannem Cevriye’nin adını, babamın iddiasına göre, akşamdan kalma nüfus memuru Fevriye yazınca olanlar olmuş. Anam kıyameti koparmış evde. Babaannem, ne hikmetse herkese nota vererek savaşın sınırlarını kendi hattına taşımış.

Onların harbi kızışadursun gelelim benim meseleye. Düşünsenize okul, akran zorbalığı ve ben… Yok yook, düşünün dediysem, düşünmeseniz de olur canım, çünkü düşündüğünüz şeyin mağdur olanı değil mağdur edeniydim. Zira ismime karşı geliştirilen alaycı tavırlara misliyle, misliyle olmasa bile orantısız şiddet uygulamak suretiyle karşılık vermişliğim doğrudur. Annem tarafından ön adım Çaçaron, sınıf arkadaşlarım tarafından ise Çata Çat olarak kulağıma fısıldanmadan, ezansız kametsiz kondu. Rahmetliden bana kalan ilk miras sancılar içinde atıldığım dünyaya karşı avazım çıktığı kadar haykırmak ve öğrendiğim ilk kelimelerle zıtlaştıklarıma manifesto ilan etmek oldu. Misal otobüste, “Ay ne tatlı!” diye yanağımı koparırcasına seven teyzenin burnunda köpek dişlerimi denemişliğim, saçımı çeken çocukların oyuncaklarının dayanıklılığını balkondan atarak test etmişliğim çok olmuştur.

Yaşım yukarıya tırmandıkça çevremdekilerin tahammül düzeyi de borsa gibi aşağı seviyelere geriledi. “Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Şöyle ki, küçükken yenilebilir olma özelliğim, büyüdükçe sivrilmelerime evrildiği için, tabiri caizse, insanların boğazlarında kaldım, şahsıma münhasır fevriyeliklerimle âdeta gözlerine battım. Övgüler yergilere, yer yer de sövgülere döndü. “Ay ne sevimli, seni yerim ben,” söylemleri, “Ay ne terbiyesiz kız. Dili de pek uzamış,” homurtularına dönüştü. Onların lügatinde uslu kız tanımına uymuyordum. Lakin kimin umurunda. Ona kalırsan benim literatürüme de onlar garnitür olarak bile giremiyorlardı. Bugüne bugün Kinaye Hanım’ın kızıydım ben. Onun bunun lafına pabuç bırakır mıydım hiç. Bırakmadım tabii. Baktılar pabuç pahalı. Yalın ayak koştular, kendime benzettiğim ergendaşlarımın ardından. Hele o Munise yok mu o Munise? Parmakla gösterilen, “Azıcık onu kendine örnek al,” denilen komşu kızı Munise. Tam bir dişi aslana evrildi. Çalıştığı iş yerinden istifa edip Küba’ya yerleşti. Anası daha da bilendi bana. Faşist dedi, anarşik dedi. Kızını ben örgütlemişim güya. Külliyen yalan. Azıcık konuşmuş olabilirim kendisiyle. Ne var bunda. İyi kız, hoş kız. Ama fazla itaatkârdı. Üzerler dedim. Dayanamadım. Çektim bunu kenara. Kendisinden sadece iki yaş büyüğüm. O halde bana abla der de başka bir şey demez. Dikti koyun gibi gözlerini üstüme. Melül melül baktı. Merinosu andıran saçlarını şöyle bir savurup geriye attı. Çekirdek çitliyordu. Aldım elinden koni şeklindeki içi dolu gazete kâğıdını, koydum kenara. Ayakta dikiliyordu yanı başımda. Oturttum bunu da kaldırım taşına. “Bana bak Munise. Liseyi bitirmişsin iyi hoş. On sekizini de devirmişsin maşallah. İngilizcen de fena değil. Ne diye üç kuruşa sürünüyorsun buralarda? Ne grev biliyorsun ne tatil. Köle mi geldin kızım sen bu dünyaya?” Dediğim de bu ha. Kafasında ampul yandı diye şimdi ben bu kıza git de Küba’ya yerleş diye yol mu yaptım köprü mü yaptım. Hayır, yol yapacak olsam oraya mı yaparım. Gel de bunu anasına anlat. Her gün beni Yaradan’a havale ediyordu. “Öyle birine düş ki sözünden çıkma inşallah!” diyerek gözlerini devirip kendini yerlere atıyordu. Kadın böyle diye diye türbelerden çıkmaz oldu. Bu gidişle türbedar olursa hiç şaşırmam diyordum kendi kendime. Fakat konumuz bu değil elbette.

Mahalle, Munise depremini atlatmışken bu kez de ablam Hayriye yüzünden bir kez daha yedi nokta sekiz şiddetinde beşik gibi sallandı. Zira kendisi, şahsına münasip görülen müstakbel eniştem ile hayırlı bir evlilik yolunda yardıra yardıra ilerlerken romantik komedi filmlerindeki gibi kalbinin sesine itaat ederek babama karşı geldi. Bu hikâyedeki esas oğlan Ali Cabbar, sevdiği kızı başkasına kaptırmadı lakin kabak da benim başıma patladı. Neymiş efendim ablama, “Yüreğinin götürdüğü yere git,” demişim. Hayriye’nin kalbi dokuz sekizlik Ali Cabbar diye atıyorsa ben ne yapaydım yani. Babam hışımla üzerime yürüdü. Annem, “Haşim Efendi bir dur hele, meseleyi bir de kızdan dinleyelim,” dese de babam celallenmişti bir kere. Tuttu, beni ömür törpüsü bu herifle zorla nişanladı. Hayatımda bu kadar zıtlaştığım başka insan tanımamıştım. Ben kara diyordum o ak, ben çok diyordum o az. On dokuz senem kedi köpek gibi hırlaşmayla geçti. O vakit hatırladım Munise’nin anasının bedduasını. Karı türbelerden çıkmazdı. Sonra sonra paraşüt açıldı da dank etti. İzdivacımın mimarı olan bu kadın, tam bir inanmışlıkla mahalleye duyura duyura ettiği beddualarında çetin ceviz bir kocaya düşmem hususunda adımı eksik etmezdi. Kaderin cilvesine bakın ki kendisi de şimdi kızının yanında ikinci evliliğini yaptı. Rahmetli Rasim Amca mezarında çürürken bunlar Güney Amerika ülkelerinde fellik fellik geziyorlar. Fevriye de anca Haşim’le cebelleşsin. Oh ne âlâ memleket! Çocuklar desen büyüdü. Üniversite çağı gelen şehir değiştirdi. Biz Edi’yle Büdü kaldık mı baş başa. Bir gün televizyon izliyorduk. Maç devre arasına girince kuzgun misali kapıverdim kumandayı. Meşhur bir yarışma vardı çiftlere araba veren. “Ben Bilmem Beyim Bilir”. Baktım bizimki arabayı duyunca top peşinde koşturan herifleri unuttu. Topuklu ayakkabı giymiş hemcinslerini ağzını ayıra ayıra izlemeye durdu. “Ben de başvurayım, ne olacak ki. Ucunda ölüm mü var? Hem arabayı yenileriz,” dedim; kararttım gözümü, doldurdum formu.

Bir iki mırın kırın etti ama ağzından girip burnundan çıktım. “Yaparsın aslanım, kazanırsın paşam, sen bilirsin Haşim’im” diye diye kurdu kuzuya çevirdim. Bildiğin kuzu çevirme oldu bizimki. Tükürdüğümün aklı bunca sene neredeydi acaba? Bu kadar yıl cevval oldum da ne oldu sanki? Hangi sözüm dinlendi. Meğer keramet nikâhta değil itaatteymiş. Keloğlan Ali Cengiz’i ne vakit yendi? Biliyorum dediğinde mi yoksa bilmiyorum deyip biat eder göründüğünde mi?

Kocişim şu anda saatin pilini takıyor, o bitince kumandayı bozup bozmadığıma bakacak. “Konservenin kapağını açar mısın hayatım?” dediğimde ona da bir el atar herhalde. Eşek değil ya! Hakikaten tatlı dil yılanı deliğinden çıkarıyormuş. Benim tatlı kobram da ona döktüğüm dillerden sonra su görmüş pamuk şekeri gibi erimezse şayet, yeni isteklerimi de eminim şevkle yerine getirecektir. Zira ben de onun istediği kulak memesi kıvamında epey bir piştim. Şimdi pişmiş aşa su katmanın âlemi yok değil mi? Şimdiden dilimi alıştırayım. “Yaparsın aşkım!” Haftaya yarışma için çağırdılar. Ne miydi adı? “Ben Bilmem Beyim Bilir”. Beyin bu, her boku bilir!

Editör: Hatice Akalın

Elmas Tunç
Latest posts by Elmas Tunç (see all)
Visited 36 times, 1 visit(s) today
Close