İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ayfer Tunç’un “Ömür Diyorlar Buna” Eserine Bir Bakış

Ayfer Tunç kitabın sinopsis bölümünde “Narlı Bahçe’yi arıyordum. Hangi coğrafyaya ait olduğunu bilebilsem yollara düşmeye hazırdım. Ama bir türlü hatırlamıyordum: Batıda mıydı Narlı Bahçe, doğuda mı? Uzun yolların ucunda mıydı, burnumun dibinde mi? İçimde miydi, dışımda mı? Var mıydı, yok muydu? Kuzeye ve güneye giden yolları büyük denizler kesiyor, rüyalarımda sürekli yer değiştiren Narlı Bahçe’nin yolu bir görünüp bir kayboluyordu,” cümlelerine yer vererek tamamlıyor bu bölümü. Ayfer Tunç bu alıntıyı kitabın Narlı Bahçe bölümünden yapıyor. Kitabın 134. sayfasında yazar şöyle devam ediyor: “Ben sadece Narlı Bahçe’yi arıyordum, onlar her şeyi arıyorlardı. Birini buldukları anda buldukları şey onları başka bir şeye götürüyor, böylece yeni bir şey arar oluyorlar, buldukları dağ gibi birikiyordu. İmreniyordum onlara. Bir gün ben de Narlı Bahçe’yi bulacak, ardından başka bir şey aramaya başlayacak mıyım acaba diye kendime soruyordum.”

İnsanoğlu doğumundan ölümüne kadar süren yaşam çizgisinde çizgiden sapma eğilimine her daim sahiptir ve bu yeni çizgiler bireyin kendi iç dünyasında oluşan boşlukları tamamlamak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu boşlukları doldurma hissiyatı da çizginin sonuna kadar böyle devam eder. Aradığını bulamaz, bulduğunda da bulduklarıyla yetinmez ve daima aramaya devam eder; buldukları kişiyi tatmin edemediğinden bu mücadele sürekli bu yönde gelişen bir yolculuk olur. Bitmeyecek olan bu arayış insanoğlunun bulmamak için çıktığı bir yolculuktan ibarettir aslında, böyle de sürer.

İçindekiler veya İçimizdekiler

“Bitmez tükenmez bu dert, ömür diyorlar buna
Bu gece mehtab gibi aşkım da bitse suda
Gönlüm uyusun sesinde, gel dokunma şuna
Bu gece mehtab gibi aşkım da bitse suda”

diye başlamaktadır Ömür Diyorlar Buna ve yazar ömrü; bitmez, tükenmez bir çileye benzetmektedir. Öyle de… Yaşantı şeklinde oluşan kitap da bununla ilgili zaten. Yazar, farklı yaşamları sürdüren bir sanatçının ya da tanınmış simaların bir yönüne yahut kısa çaplı biyografisine değinmektedir. Tunç, bu yönüyle tüm meseleyi iyisiyle ya da kötüsüyle bir yaşamı sürdürebilmek ve bunu yürütebilmek üzerinden anlatır. 

Yaşantı adı altında ilerleyen kitap, yazarımız Ayfer Tunç’un kendi anılarından oluşturduğu hikâyeler altında gelişmektedir. Eserde Yedi Kadın, Şehirden Sesler, İki Çocuk, Kitaplardan Doğanlar ve Üç Portre Denemesi altında birkaç sayfadan oluşan anı-hikâye diyebileceğimiz konulara ve yazarın yıllar önce kimi dergi ve gazetelerde yazdığı yazılardan oluşmaktadır. Tüm bunları bir araya getiren Tunç, ortaya keyifle okuyabileceğimiz bir anlatı meydana getirmiştir. Aynı zamanda yazarımız bunları hem okuyucuyu sıkmayan diliyle yaparken hem de birçok sanatçıyla ilgili genel kültürümüzü arşa çıkartacak nadir bilgileri de bizlere aşılamaktadır. Toplam 188 sayfadan oluşan ve Can Yayınları’ndan çıkan “Ömür Diyorlar Buna” adlı yapıtımızda aynı zamanda her anı-hikâyenin altında dipnotlar halinde ufak bilgiler de yer almaktadır. Böylelikle anlattığı bazı biyografi nitelikli hikâyelere de kaynakça düşürerek kitabı daha öğretici kılmaktadır. Böylesine öğretmeye dayalı bir kitap haline dönüştüren Ayfer Tunç bunları yaparken sanki anlatılan hikâyelerin birer kurgudan oluşuyormuşçasına yapması ve bizlere böyle hissettirmesi onun eser yazmadaki başarısından kaynaklandığını söylemeyi gerektirir.

Ömür Diyorlar Buna’nın “Biliyor musun ki İyi Yaşanmış Hayat Bir Hazinedir” olan ilkanlatısında, 1905 yılında yedi aylık doğan ve Litvanya Türklerinden Bayraşevski ailesinin büyük ve görkemli çiftlik evinde, altıncı çocuk olarak dünyaya gelen aynı zamanda da birden çok savaşa şahit olan ve yaşamı boyunca tam yedi dil öğrenen Fatma’nın başından geçen olaylarına yer verilmiştir. Yıllar sonra eşi Cemalettin Konuk’la birlikte taze Cumhuriyet’in henüz yeni ilan edildiği Türkiye’ye yerleşerek ömrün son demlerine kadar burada yaşadığına değinmiştir. Ayfer Tunç bu hikâyeyle belki de taze Cumhuriyet’in Fatma ve eşi üzerindeki ilk tesirini bizlere de sunarak o günü yaşayabilmemizi sağlamak istemiş ve de bunda başarılı olmuştur.

Şapkacı Arlet’te Doktor Manuk üzerinden başlayan hikâye Madam Argiro üzerinden devam etmektedir. Tunç, bu anlatıda kitabın yirmi dokuzuncu sayfasında kendini hatırlatmayı ihmal etmiyor. Her ne kadar anlatılan hikâye bir kurgu olmasa da bu hatırlatma üstkurmaca tekniğini çağrıştırmaktadır. Kozmopolit bir ortam üzerinden Şapkacı Arlet’in farklı bir dine mensup olan Kalef’le evliliği üzerinden şekillenen bu hikâyede de bir öncekinde olduğu gibi yaşlılığında yalnızlaşan bir kadının hayatını anlatmaktadır.

Ayfer Tunç, “Gitme Dur..” Aylin Işık’ta Aylin Işık adında bir öğretmenin hayat koşullarından kaynaklı olarak hayatın onu Aydın Taverna adlı bir mekânda şarkıcılık yapmaya itmesine değinmektedir. “BURADA SİYASET YAPMAK KESİNLİKLE YASAKTIR!” cümlesini iri puntolarla yazan Tunç, bu hikâyede tariz yapmayı da ihmal etmemektedir. Hikâyenin sonunda tavernada ölen şahısların da ölme sebebini, birilerin burada siyaset yapmış olmasına bağlayarak yazar, asıl söylemek ve yapmak istediğini sonunda noktalamaktadır.

Bir Aktris-Artık Değil’de özgürlüğüne düşkün bir kız olan Efsun adlı bir karakterin baskıcı ve tüm camiada tanınan babasına karşı babasının istememesine rağmen evden kaçıp oyuncu olma yolundaki hikâyesine değinilmektedir. Burada yazar, Efsun adlı karakterin aslında herkes tarafından bilinen bir oyuncu olduğuna değinmektedir ancak bu oyuncunun kim olduğunu söylemek istemez. Çünkü en sonunda burada da mutlu olamayan Efsun yaşamına Marmara denizinde son vereceğinden dolayı bu kişinin mahremiyetini bizlere sunmak istememiştir.

Bir Kara Derin Kuyu’da yine yazar çok genç yaşta vefat eden ve birçoğumuzun da bilmediği bir oyuncu olan Nil Göncü’yle ilgili bilgileri bizlere aktarmaktadır; eğer genç yaşta vefat etmeseydi çok iyi bir oyuncu olacağına değinmektedir.

Nur Hanım’ın Piyanoları’nda ise Ayfer Tunç daha önce yayımlanmış bir metin de olan bu hikâyede; liseli bir genç olan, daha sonra konservatuara giderek burada eğitimine devam eden ve “Sultaniyegâh”ın Nur Hanım’ını anlatmaktadır.

To/Bedri-From/Joan’da iç monolog tekniğinden oldukça faydalanan yazar, sıradan bir adamın henüz hiç tanışmadığı soylu bir İngiliz kızla mektuplaşmalarını anlatmaktadır.

Geveze Pazar, bir fotoğrafın Ayfer Tunç üzerindeki etkisini ve bu etkinin hikâyeleştirilmesini anlatmaktadır. Kalabalık yaşamların insanlar üzerindeki tesirine, insanların birbirlerini görmezden gelmesine, kalabalıklaşan dünyada kalabalığın içinde yok olan insan bedenine, grileşen dünya rengine, herkesin hiçleşmesine ve gürültüyle artan sessizliğe değiniyor Tunç. Gitgide yalnızlaşan bireyi bir fotoğraf üzerinden anlatan Tunç, günümüz sorunsalını harikulade anlatmıştır.

Hisli Bir Apartman Toplantısı’nda Ayfer Tunç günümüzde aynı apartman çatısı altında yaşayan ve kapı komşusunu dahi tanımayan yahut tenezzül etmeyen hissiz insanların dramatik yapısını trajikomik bir toplantı üzerinden anlatmaktadır.

Yine bu yalnızlık diğer bir hikâye olan Koku’da yaşlı bir kadın üzerinden anlatılmaktadır. “Çöp” biriktirme hastalığına sahip olan bir kadının yıllarca biriktirdiği çöplerin yıllar sonra bir kokuyla fark edilmesini anlatmaktadır. Hikâyenin sonunda bu çöplerin özellikle kâğıtların yaydığı kokunun temel sebebi olarak harcanmayan ve biriktirilen paralar olarak görülmektedir. Eser bu yönüyle cimri ve açgözlü insanları hatırlatmaktadır. Çünkü polislerin evdeki çöpleri toplamaya gelmesiyle birlikte zamanı geçen, tedavülden kalkan paraları almasıyla kadın ölür ve bu paraları zamanında harcayamayarak bu dünyadan göçer. Eserin sonunda iki sonuç çıkmaktadır: yalnızlaşan, yalnızlaştırılan ve birbirinden bihaber olan insanların, insanlığın trajik sonucu; gelecek için şimdinin yok edilişi.

İki Kedi’de ise biri resesif ve diğeri dominant karakterli olan kedilerin aynı evde yaşamaya başlamasıyla birlikte sonradan gelen dominant kedinin önceki kediyi yerinden etmesi tıpkı insanların da böyle oluşuna benzetilmektedir.

Nâzımsever Küçük Komünistin Hikâyesi’nde Nâzım Hikmet anısı üzerine yazılmış bir hikâyeyi içermektedir. Henüz ilkokul çağındaki bir çocuğun Nâzım Hikmet’e ait bir dizeyi okul duvarın yazdı diye okulda ifşa edilmeye çalışılması ve çocuğun bu zorunluluktan kaynaklı olarak okulu bırakması anlatılmaktadır.

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine,” deyip olunamaması…

Çarli adlı hikâyede ise birbirine takma ad takan bir ailede büyüyen ve cam kemik hastalığıyla doğan Çarli’nin kısa yaşamı ve babanın Çarli’nin halasına emanet edilişi ve babanın Çarli’ye karşı ihmalkârlığı anlatılır. Hikâye, yıllar sonra bu yaptığından vicdan azabı duyan babanın Çarli’nin yanına gelmesiyle birlikte henüz eve giremeden kapının eşiğinde vefat etmesiyle bir geç kalınmışlık ve ertelenen hayatlar için biçilmiş bir kaftan ve ders olarak görülebilir.

Narlı Bahçe’yi ve İde Ağacı’nı bu kitabın en manalı anlatısı olarak değerlendirilebilir. Narlı Bahçe’yle ilgili yorum henüz yazının başındayken yapılmıştır. Gelelim şimdi İde Ağacı’na. İğde değil de ide denmesini de Tunç şöyle açıklıyor: “Açık Radyo’da Murat Gülsoy ve Yekta Kopan’la birlikte, adını Oğuz Atay’dan ödünç aldığımız ‘Ubor Metanga’ adlı bir edebiyat programı hazırlayıp sunuyorduk. Bir programda Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun asıl adının ‘İğde Ağacı’ olduğunu sandığımız ama muhtemelen yazım hatası nedeniyle ‘İde Ağacı’ olarak yazılmış öyküsünü konu etmiştik. Öykü müthiş etkileyiciydi, kendimi tutamadım, o öyküyü yeniden yazdım.” Bu hikâyeyi ise eserde 138. sayfada geçen motto olabilecek birkaç cümleyle açıklama lüzumu görüyorum: “İncir ağacı baharın gelişini haber veren ağaçlardan değildir. Hiç incirler çiçek açtı, bahar geldi dendiğini işittiniz mi? İncir ağacı doğurgan ve çilekeş annelere benzer. Sütlüdür. Kayayı deler. İlle de yaşar, tırmanır, büyür, doğurur. Ne meyvesi ne çiçeği kokar. Bu nedenle inciri ısırdığım an, bir mucizeyle karşılaşmışım gibi bir duyguya kapılırım. Kendini belli etmeyen bu meyve, ne ilahî bir lezzete sahiptir. İğde ağacı, incir ağacının aksine cazibeli kadınlar gibidir, kokusunun peşinden gider insan. Ama meyvesi için ümitleri boşa çıkarmış evlat desem yeri; tatsız, kumsu, o muhteşem kokudan nasibini almamış yavan bir meyve.” Bu kurgu için diyeceğim tek yorum şu olacak: Harika bir teşbih-i beliğ.

Kitabının Adını Göstermeyen Yolcu: Günümüz rahatsızlıklarından biri de okumayan kesim biraz kültürlü gözükmek için okumadığı kitabını gösteriyor. Buradaysa trende yolculuk yapan iki kitap sevdalısı yolculardan birinin diğer yolcunun hangi kitabı okuduğuyla ilgili merakını anlatır ve bu merak yolcunun yolunu uzatmasına neden olur. Herhangi bir olay barındırmayan hikâye, içsel didişmelerin bireyler üzerinde yarattığı tesirine değinmektedir. Kimi zaman bireyler karşıdaki muhatabı olan ya da olmayanla ilgili böyle hesaplaşma içerisindedir ve bunlar kişiyi kimi zaman yoracak niteliktedir. Ayfer Tunç bu anlatıda bireyin iç dünyasıyla ilgili döküntüyü ele almaktadır.

Max Frisch Bana Neden Portakalı Hatırlatıyordu? hikayesiyle, kişilerin kimi zaman dikkati çekmeyen bir unsurun zamanı geldiğinde asıl unsur olabileceğine dikkat çekmektedir.

Ayfer Tunç Yaratıcımız Yusuf’ta, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’ndeki Zebercet karakterini yeniden canlandırarak tüm olayı Zebercet üzerinden bir kez daha anlatmaktadır. Karakteri konuşturarak roman içinden tekrardan bir hikâye yaratmış ve farklı bir tekniği bu bağlamda kurarak ortaya muazzam bir yapı oluşturmuştur.

Yazar, İki Akademili’yi, aynı konulu dizi TRT’de yayımlandığı sırada Sokak dergisinde yazmış ve bu yapıtının nasıl olup da adı anılmadan TV dizisi yapılabileceğini araştırmak amacıyla yazdığı bir eserdir.

Ayfer Tunç; kitabın aynı zamanda da son ana başlığı olan ÜÇ PORTRE DENEMESİ’nin ilk anlatısı olan O Tatlı Dinozor’da Mina Urgan’ın yaşamına, “Kedilerimi İyi Doyurunuz!”da Hüseyin Rahmi’yle ilgili biyografik denemeye ve son olarak da “Mesut Bahtiyar’dan Şarkılar Dinlediniz”de de Zeki Müren’in bazı yönlerine değinmiştir. Okunmaya değer bu biyografik anlatılarla her yazarın neredeyse bazı yönlerini hiç bilmediğimiz, duymadığımız farklı yönlerini anlatmıştır.

Şüphesiz okunan her kitap, kişinin yaşama deneyimine yeni bilgiler katarak yaşamı tecrübeleştirme yolunda ilerletir. Ele aldığım bu incelemeyle birlikte gerek okurkenki kazandığım yeni edinimler gerek bir kez daha yazarken farklı bakış açılarını doğuran ve şahsıma katan işlevlerle birlikte kendimi bu konuda şanslı hissedenlerdenim. Çünkü Ayfer Tunç’u okumak bunları getiriyor ve mutlaka her okur kitlesinin de yaşayan böyle bir hazineden haberdar olması gerekiyor. Ayfer Tunç’u eserleriyle keşfetme temennisini barındıran bu incelemenin faydalı olmasını umuyorum. Şimdiden keyifli okumalar dilerim!

Yorumlar kapatıldı.