İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ayfer Tunç Kalemi ve “Aziz Bey Hadisesi”

*Bu yazı, kitabın bazı sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Ayfer Tunç, son otuz yıldır kaleminin zarafeti ile Türk Edebiyatına damga vuran isimlerdendir. Tunç, sanat hayatına 1983’te Edebiyat ’81 dergisiyle başlamıştır. Yazarın ilk öykü kitabı Saklı 1989 yılında yayımlanmıştır. Daha sonra bu öykü kitabını Evvelotel öykü kitabıyla birleştirip “Evvelotel-Saklı” adıyla yeniden yayımlamıştır. Senaryo, araştırma, eleştiri ve öykü türünde birçok metin yazan Ayfer Tunç güçlü kalemi ile adeta okuyucularını kendisine bağımlı haline getiriyor. Yeni biçimler denemekten geri durmayan bir yazar olarak edebiyat dünyasına derin izler bırakmaya devam etmektedir. Hem gelenekten beslenen hem de günceli takip eden yazar, yazarlık kumaşını oluşturan yazarları Leyla Erbil, Oğuz Atay ama en fazla Ahmet Hamdi Tanpınar olarak sıralar. Edebiyat hayatına öyküleri ile başlayan Ayfer Tunç, öykü yazarken en keyif aldığı kısmın son yazma anı olduğunu söyler. Güçlü kaleminin en temel özelliği kurgu ve sahicilik olan yazarımız, Aziz Bey Hadisesi kitabında da bu özelliğini bize incelikle sunmuştur. Yazar, başarılı tahkiye kurgusuyla insanın sevgisizlik, arayış, aile denklemleri, yalnızlık, ölüm, fanilik, intihar, aşk gibi temel sorunları tema olarak işlemiş ve okuyucunun zihninde derin etkiler bırakmıştır. Her gün yanımızdan geçen ama bizim görmediğimiz, anlamadığımız insanı, öyle derinlemesine anlatır ki dünyaya başka bir biçimde bakma hissiyle kırparız gözlerimizi. Yazarın en temel konusu “kenarda kalmış insan” ya da başka bir tabirle “yan karakterlerdir.” Başarılı birçok eser veren yazarımız Aziz Bey Hadisesi kitabında da insanın en karanlık tarafını okuyucuya en etkili yerlerden anlatır.

Aziz Bey Hadisesi anlatım açısından oldukça dikkat çeken bir eserdir. 88 sayfalık öyküde Aziz Bey’in bütün insani yanlarını, zaaflarını, acılarını en çok da aşkını okuruz. Kitap sondan başa doğru ilerlemektedir. Aziz Bey, burnu havada, başı dik, yakışıklı, aklı bir karış havada, eğilip bükülmeyen aynı zamanda oldukça duygusal bir adamdır. Tek çocuk olarak büyümüş olan Aziz Bey, hırçın bir babaya sahiptir. Annesi babasına nazaran silik ve sessiz bir karakterdir. Aziz Bey’in hikâyesi Zeki’nin meyhanesinde tartaklanması ile başlar. Bu olayın ardından umursamazca evine giden Aziz Bey, penceresinden Haliç’i izler. Anlatıcı hikâyeyi geri dönüş tekniği ile anlatır.

Yıllar önce ağlamaklı bir tezinin ünlü sanatçısı için diktiği ama kör olunca yarım bıraktığı ve kol ağızları mor satenden siyah kostümüyle Saray Gazinosu’nda tambur taksimi yaptığı sıralarda görülmeye başladı Aziz Bey asıl. Bir gazinodan diğerine koşardı. Koşmak lafın gelişi. Koşmazdı da, tekliflere yetişemezdi… (Tunç, 2017:12)

Böyle bir girişten sonra yazar anlatıcı kişileştirme ile bize Aziz Bey’i anlatır. Yazarın Aziz Bey’i anlatırken daha çok babasını anlattığını görürüz. Ayfer Tunç eserlerinde daha çok erkek karakterler yer alır, ama bu erkek egemen bakış açısından değildir. Ayrıca anlattığı hikâyelerde umutsuzluk baş köşededir. Umudun kandıran bir tarafını olduğun düşünür ve bu da yazarın gerçekçi tarafını okuyucusuna sunar. Aziz Bey’de derinlemesine tahliller yapılır ve kitabın temelinde var olan “aşk” a gelir sıra. Aziz Bey Meryem’e âşık olur. Aziz Bey’in gençlik aşkı olan Meryem ailesi ile birlikte Beyrut’a göç eder ancak aralarındaki aşk, mektuplarla daha da alevlenir. Meryem, Aziz Bey’i Beyrut’a davet eder, bunun üzerine onun yüzünü görmek için aklına gelen her şeyi yapacağından şüphe duymadığımız karakterimiz evi terk eder. Evden çıkar çıkmaz annesi ölür ve elbette Aziz Bey bundan haberdar değildir. Meryem’e olan aşkı Aziz Bey’i hiç bilmediği bir memlekete doğru sürükler. Tüm bunlar anlatılırken yazar okuyucuyu içine döndürür. Zaaf, fedakârlık, aşk, umut ve daha birçok duyguyu kendi benliğinde arayan okuyucu kitaba ve Aziz Bey’in hikâyesine kapılmıştır bile. Hiç bilmediği bir ülkeye doğru yola çıkan Aziz Bey aşkın en kör haliyle yaşar hislerini.

Aziz Bey’in dramı Meryem’le başlar. Çünkü ona âşık oldu. Bu aşk, kör bir göz, felçli bir kol, tekleyen bir kalp gibi, ona hep acı verdi ama onunla birlikte yaşadı.

(Tunç, 2017: 17)

Aziz Bey’in Meryem’in yüzünü görme isteği onu başka bir dünyanın içine sürükler. Beyrut’ta bir otel odasında yaşamaya başlayan Aziz Bey, Meryem’in gelgitli duyguları ve ziyaretleriyle sarsılır. Beklediği ve aradığı şeyin bu olmadığını gören Aziz Bey bir sarsılma yaşasa da hâlâ umudu vardır ancak bu umut yaralı bir umuttur. Okuyucu kendi yaşamıyla ilişkilendirdiği bu olayda sarsılan umutların sadece aşka dair olmadığını çok net biçimde görür. Hayat tam da böyle bir şeydir. Aziz Bey hiç bilmediği bu ülkede yaşam mücadelesi vermeye başlar. Aradığı sevgiyi bulamayan Aziz Bey, yaşadığı bu tramvayı müzik tutkusu ile başka bir noktaya taşır. Bu bir umut filizi değildir, yalnızca sanatın temelinde yatan üretim ve mutsuzluk ilişkisini perçinlemeye yarar müziğin baş gösterdiği filiz. Diğer taraftan para kazanmak ve bir şekilde yaşamak zorunda olan Aziz Bey yaptığı bu işten utanır, buradaki utanma duygusu bu işi “aşağılama bağlamındadır. Aziz Bey hayatını bu şekilde yaşarken karşısına Vuslat çıkar. Elbette Meryem’i gördüğü gibi görmez onu, o şekilde derin bir aşkla bağlanmaz. Annesinde gördüğü resmin aynısını Vuslat’ta da görür ve bu resim onu etkiler, evlenir onunla. Burada bahsedilen etki, kendi hayatında konforun sağlanması duygusudur. Ne de olsa annesi gibi silik bir kadının yalnızca ihtiyaçlarını karşılamasına destek olur. Diğer türlüsünü kaldırabilecek gibi değildir Aziz Bey.

Âşık olacak, kapris çekecek, ortak hayatlarını bitmeyen istekler manzumesine çevirecek bir kadının gönlünü eyleyecek hali de arzusu da yoktu. Öylesine bencil düşünceler içindeydi ki ancak Vuslat gibi sessiz, silik, dikkatle bakılmadıkça görülmeyen, varlığına ihtiyaç duyulmadıkça ortaya çıkmayan, o konuşursa dinleyen, sorarsa cevap veren, kısacası hayatını alabildiğine kolaylaştıracak bir kadınla yaşayabileceğini düşünüyor, dahası böyle bir kadın istiyordu. (Tunç, 2017: 59)

Vuslat’la Aziz Bey’in evliliklerinde hayal kırıklığı yaşayan taraf Vuslat’tır. Vakit geçtikçe kendi başına bir sevgi yaşadığını fark eder Vuslat. Devam eden bu yalnızlık onu iyiden iyiye incitir. Tam da bunun üzerine bir bebekleri olur, ancak bebek ölür. Aziz Bey hayata ve eşi Vuslat’a karşı duyarsızlığını sürdürür. Zaman hızla akar. Aziz Bey gürültülü hayatından emekli olur, Vuslat ise onu beklerken içini çürütür ve bir hastalığa yakalanır. Evde daha fazla vakit geçiren Aziz Bey, Vuslat’ı hayatta tutmaya çalışır, ancak Vuslat’ın yaşayacak mecali yoktur. Vuslat ölür. Her anlamda yalnız kalan Aziz Bey’in dehlizleri iyice belirginleşir. Bu süre içerisinde nasıl umutsuz bir aşkın içinde olduğunu, karanlığın içinde nasıl boğulduğunu bilmesine rağmen gerçeklerle karşılaşmak istemeyen Aziz Bey’in kendi ile hesaplaşması dışında bir gerçeği kalmamıştır. Terk etme eylemi onun için kabul edilmiş bir durum haline gelir, zaman içinde terk ettiği her şey onun için kayıp ve karanlıktır. Yapacak çok bir şey kalmamıştır onun için artık, tamburu üzerinden acılarını, geçmişini, yaşadığı kırık dökük aşkı yeniden anlatır. Zeki’nin-eski patronu-meyhanesinde çalmaya başlar ancak kimsenin onu dinleyecek gücü yoktur. Eğlenmek için gelen dinleyiciler Aziz Bey’in nağmelerinde hissettikleri acının yükünü taşıyamaz ve burada çıkan hengâme sebebi ile tartaklanır ve kovulur. Bütün hikâye burada son bulur, ancak biz o kadar tanıdık biriyle vakit geçiririz ki kendimize ve dünyaya ait birçok imgeyi, analizi, anlatıyı yakalarız. İşte buna Ayfer Tunç kalemi demek çok doğru bir yaklaşım olur.

Ayfer Tunç, öykü ve romanlarında kendine has bir üslubu olan, olay anlatımından çok iç sızıları, hüznü, yalnızlığı anlatan incelikli ve abartısız kalemi olan bir yazar. Yazarın diğer eserleri gibi yüzü insanın derinliklerine dönük, realist ve dairesel hareketler kullanmıştır. Olay örgüsünün dallanıp budaklanmaması merkezde olan aşk ve onun yanılgılarına dikkat çeker. Olaylar içinde akan evlilik, baba ile olan uyumsuzluk, terk etme meselesi, ölüm gibi unsurlar merkezdeki aşkı belirginleştirmek ve ona hizmet etmek için vardır. Öykü boyunca yalnızca Aziz Bey’e odaklanırız ve öykünün kurulumu da okuyucusunu öyle bir sarar ki okuyucu metinden kopamaz. Tüm bunlara baktığımızda bu öykünün üslubu ile öne çıktığını; Ayfer Tunç’un bu kadar sakin ve sade bir ifade şekliyle bu kadar yoğun bir anlatımı başarabilmesinin ona has bir yazma şekli olduğunu ifade edebiliriz.

Yorumlar kapatıldı.