İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

9,75 Santimetrekare Roman İncelemesi: Acının Yüzölçümü

Yaralı bir adamı anlatıyor Mehmet Eroğlu. Sokaktan gelen çocuğu, ruhu bereli olanı,  İsa’nın Meryem’i öldürdüğünü gören bebeği, unutmaya ve arınmaya çalışan bir yazarı.

Arka planda yazıldığı dönemin siyasi gündemini, özünde insanı anlatan kitabımız; çok katmanlı yapısı ve iki farklı zaman dilimi üzerinde ileri-geri sıçrayışlarıyla, anlatması pek de kolay olmayan bir eser. Yine de, deneyeceğim.

Ahmet, İsa’dan olma Meryem’den doğma. Babasının elinde tuttuğu kırık şişenin gazabından kurtulmak isteyen annesinin siperi, henüz bebekken. Bu nedenle yüzünde 9,75 santimetrekarelik bir yara izi var. Onu diğerlerinden ayıran, doğum lekesi gibi bir işaret. Hikâye aslında böyle başlıyor. Ahmet, yetimhanede büyüyen, sevilmenin hakkı olduğundan habersiz, onu dilenmeye utanmayan bir çocuk. 

“O gün utanmayı bilmiyordum. Birisinin çocuğu olma isteğim öylesine güçlüydü ki, içimde başka hiçbir duyguya yer yoktu; hele utanca hiç…”

Hayatına giren ilk kadın Sevgi anne. Sevgi talep ettiği, ilk talebinde reddedildiği acı deneyimi. Sonra Vasfiye giriyor hayatına lise yıllarında. Temizlik hastası, hiç sevilmemiş çelimsiz ve çirkin bir kadın. Yatalak kocasına bakıyor yıllardır. Gazetelerde çıkan tüm cinayet haberlerini, gelişmelerini, dava sonuçlarını takip edip biriktiriyor. Ahmet’i hafta sonları yoldan gelip geçerken görüyor. Görür görmez tanıyor yüzündeki yara izinden. Yıllar evvel biriktirdiği üçüncü sayfa haberlerinden biri onunki. İsa Meryem’i öldürdü! Eve çağırıyor yediriyor, içiriyor, yıkıyor. Kuzgun diyor Ahmet’e. Kendisinden başka kimsenin onu sevmeyeceğini, çirkin olduğunu söylemeye çalışıyor böylelikle. Görünmez bir kelepçeyle mecbur kalıyor Ahmet, Vasfiye’ye. Ta ki askere gidene kadar. 

“İtici, ancak gerçek: Çirkin olanın payına düşen acıma, güzelinkinden az.”

9,75 Santimetrekare için sıkça söylenen, hikâye içinde hikâye kısmı aslında Ahmet’in askerliği sonrası etkisinden çıkamadığı olayları yazmaya başlamasıyla ortaya çıkıyor. Askerliğini 1997-98 yıllarında JÖH olarak Gabar’da yapan Ahmet, beş yaşındaki Zinar ile karşılaşıyor. “Ba-bam tö-rö-ist be-nim…” diyor Zinar. Hem de etkisizleştirilmemiş. Teröristin, etkisizleştirilmenin, asker olmanın anlamları hakkına bir fikri yok. Düşmanlığı biliyor sadece, doğduğu anda yazgısına kazınan düşmanlığı. Zinar’ın mahallesine yapılan baskın sırasında hafızasından on saniyelik bir zaman dilimi siliniyor Ahmet’in. Tüm çabası on saniyeyi hatırlamak. Böylelikle Zinar’ın hikayesini yazmaya başlıyor. Bir yandan bilincinin tüm kuvvetiyle hatırlamaya çalışsa da -belki de- bilincinin altı onu korumaya çalıştığı için süresi gittikçe uzayan baygınlıklar yaşamaya başlıyor. 

Romanın yazıldığı dönem 2013 yılı. Gezi Parkı olaylarının, LGBT yürüyüşlerinin başladığı, ülkenin aslında bir eşiği aştığı o dönem. Eroğlu, Gezi direnişini kitabın konusu olarak merkeze almıyor. Gezi, kitabın fon müziği, arkada çalan özgürlük şarkısı daha ziyade. Ahmet’in günün siyasetiyle, çevresinde olup bitenlerle işi yok. O elinden bırakmadığı alkolüyle asosyal sayılabilecek biri. Hep hazırda bulunan etkileyici cümleleriyle senaryo yazıyor ve kadınları büyülüyor. 

“İnsan sana bakınca neyi kavrıyor biliyor musun? Bütün hayatın güzellik üzerine tasarlanması gerektiğini… Ve insan seni seyrederken karşısındaki güzelliğin hakkını verebilmesi için ya ressam ya da şair olması gerektiğini kavrıyor…” 

Zinar ise ilk çocukluğu Şırnak’ta geçen, liseyi okumak için İstanbul’a amcasının yanına giden ve Üniversite yıllarını Diyarbakır’da geçiren biri olarak nereye gitse uyumsuz ve genelde dışlanmış kişi oluyor. İstanbul’a gittiğinde fazla doğulu, Diyarbakır’a gittiğinde fazla batılı. Babası dağda öldü diye annesi başkasıyla evlendirilip gönderilmiş, evine sık sık gerillalar uğrayan ve köyüne asker baskını yapılan biri olarak Zinar’ın politik olması kaçınılmaz. Yine de ne istediğini bilmiyor.

“Hayatını neye adayacağına karar verememek: bence insanın temel sorunu bu.”

Yazar, Zinar ve Ahmet’in hikayesinin ortak noktaları olan anne, bellek, terk edilmek gibi kavramları kitap boyunca işliyor. Neredeyse her bir cümle altı çizilecek kadar güzel ve düşündürücü.

“En koyu yalnızlık, insanın kendini terk ettiğinde ortaya çıkar… İnsan başkası olacak kadar güçlü değilken kendi olmaktan bıkarsa, yapayalnız kalır…”

“İnsan acaba kendisi olmaktan ne zaman bıkar? Cevabı ikimiz de biliyoruz: terk edildiğinde…”

9,75 Santimetrekare bir aşk romanı değil ama Serap ve Ahmet arasındaki o duygunun kelimelere dökülmüş halini okuduğunuzda, hiç tatmadıysanız bile, aşkın artık neye benzediğini biliyorsunuz. Bu bir sezgi ve tüm gücüyle orada olduğunu hissettiriyor. Ahmet, ilk kez ve gerçekten aşık olduğunda neredeyse hiç zamanının kalmadığını öğreniyor. Bu size haksızlık gibi geliyor mu? Hayır, haksızlık değil. Hiç tatmamış olabilirdi aşkı. Kim bilir, önünde yaşanacak on yılları daha olsa bu kadar biricik ve kutsal olmazdı hissi. İnsan, vakti hiç tükenmeyecekmiş gibi onu savurganca harcama konusunda ustadır çünkü.

“Aşk sanat gibidir: yaşamı genişletir, yaşanacak bir şeye çevirir.”

Ahmet’in hatırlayamadığı o, on saniye bilinç altının onu hayatta tutma çabasıydı belki de. Bu yüzden kabullenemediği şeyi baştan yazdı bilinci. İnsan anlaşılmaz bir varlık. Bir yanıyla gitmek isterken, diğer yanının tüm kuvvetiyle yapışıyor yaşama. Bundandır ki, yüzyıllardır kurgular, şekiller değişse de anlatılmaya çalışılan hep insan. İnsanı anlatmayan şeyler bir süre sonra silinip gidiyor. İnsanı anlatma ve anlama çabası hep baki.

“Bak delikanlı! İnsan olmak için bir rahimden dışarıya çıkmayı başarmaktan fazlası gerekir.”

Nihal Baysal’ın dergimiz için yaptığı röportajda Mehmet Eroğlu, bazen bir alıntı sayfalar boyu anlatmak istediklerimizi özetler diyor. 9,75 Santimetrekare ise Henry James’in şu alıntısıyla başlıyor:

“İnsan kendi için yaptığı, kendine uyan bir tasarımda dünyadaki acıyı nereye koymalı?”

Yazar dünyadaki acıyı ne yapmalı, nereye koymalı, onunla nasıl yaşamalı belki de bunu anlatmak istiyor yazdıklarıyla. Ne kadar anlıyoruz bilmiyorum ama çabamız bu olmalı, biliyorum. Anlamaya çalışmak.

İletişim Yayınları/2014

Yorumlar kapatıldı.