İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yol

harabelerden geçtim yalınayak
cam kırıkları süngülerden
her bastığım yerin yansıması
kollarımdan dallar gibi gülümseyen
bin adımın olduğu söylenir ama tortuyum nihayetinde
ki sözgelimi dört duvarı da sevmediği renge boyayıp
kendi kovuğunu ateşe veren bir sincap misali
dökülüyor yerlere kanım

tatlı suların zehrini perçinleyen
ben değil miyim?

-kim sorarsa o ilk damlasını kirlentinin
bilinsin doğumumla şerh düşüldü berraklığın ölümüne-

saymadım ruhum kaç patika aştı
kaç seyyah tanıdım korkusunu kovalayan
kesif kokusunu aldım sonunda bu izbe dünyanın
ağrısını varınca anladım yamacına bir dağın

çok boyutlu bir düştü bu kuyu -içine doğru yürüdüğümüz-
tutanaklarda kayıtlıydı yaşamdan öncesi
*su, yanılgısıydı evrenin*
ama bilinmeyen bir dilde söylendi

çakıl taşı ağaçlarını gördüm
bu *sır kazınırken gövdeme
uyandım sanık sandalyesinde gizli bahçelerin
suçum evime giden sapağı kaçırıp evrenin dışına çıkmak
ışık yılı yargısından giyip hükmümü
bulutların içinde bir hücreye hapsedildim

bilinmemesi gereken çok şey öğrendim
üç ateş şövalyesinden
çapraz sorgulardaydım kendi gölgemle
dünyada yaklaşık yirmi bir dakika geçti
yedi aydır tek göz odamda
örümcek ağlarından bir yataktayım ve
bilmiyorum kimin ziyafetiyim

baltalar bilenmiş duyuluyor şıngırtıları topuzlarla
yabancı sesler değil bunlar tanırsınız
başka bir gezegende yine devletler öldürüyor insanlarını
karanlık ve yoksulluk
her düzlemde aynı tınısında geziniyor yılgı ezgilerinin

şeytanla pazarlıktayım biletim tek gidiş ve prangasız
masada iki kalem
panayırlarını sordum ayın
saklı yüzünde rastlarmışım tek boynuzlu atlara
gölgemi rehin vermeliymişim eğer
bahçemdeki ağaca asılı bulunmak istiyorsam

Yorumlar kapatıldı.